Walter Benjamin’in tarih ve zaman anlayışı: Proustyen bir an / Feraye Yeşil

Giriş

Bu makalede Walter Benjamin’in “Tarih Kavramı Üzerine Tezler” adlı çalışmasından da hareketle, onun tarihe bakışı ve zaman anlayışı ile kendisinin de etkilendiği ve üzerine yazdığı Marcel Proust’un, romanlarında benimsediği zaman kavramına ilişkin analojiler ele alınacaktır. Geçmiş, şimdi ve gelecek, hâkim düzeni, modernitenin kırılgan yapısı içerisinde aşılmaya çalışılırken Benjamin’in tarihin oluşumuna ilişkin gündeme getirdiği eleştirilere değinilecektir. Benjamin’in tarih yazımına ilişkin görüşleri ve tarihsel maddecinin nasıl hareket etmesi gerektiğine dair fikirleri açılımlanacaktır.

Walter Benjamin yaşadığı dönem içerisinde, adeta bir felaket çemberinin içinden seslenmektedir bizlere. Bu sesleniş, onu içinden çıkmak için çabaladığı yığının altında bırakmıştır. Tıpkı Angelus Novus’un çekip kurtaramadığı diğerleri gibi o da geçmişin yığınlarının içinden bugün de kurtarılmayı beklemektedir. Benjamin’in zaman anlayışı, modernitenin getirdiği ilerlemeci, hep daha parlak bir yere doğru gittiği söylenegelen anlayıştan farklıdır. Onun zaman anlayışındaki bu farklılık, içerisinde türlü eleştirileri de barındırmaktadır. Çizgisel zaman anlayışının kendisinde, ileriye doğru gidişin sürekli olarak arkasında bıraktıklarını görürüz. Benjamin’e göre tarih böyle bir ilerlemeler, olaylar zincirinden ibaret değildir. Bu olsa olsa galip olanların, hakim sınıfın yazdığı tarih olabilir. Benjamin geçmişinden kopuk hâlde rüyada yaşayan bir birey benzetmesi yapar ve galip gelenlerin geçmişin izlerini, ilerleme dedikleri unsurun da etkisi ile nasıl ortadan kaldırmaya çalıştıklarına dikkat çeker. Geçmiş acılar, hatıralar hepsi orada kalmış ve şimdinin içerisinden kurtarılmayı, anımsanmayı beklemektedir. Bunu bir zincirin halkası gibi bizi bugüne getiren anılara, yaşanmışlara bir dönüş olarak değil; şimdinin imkânında sürekli olarak yeniden ele alınması gereken bir neticeymiş gibi görmek gerekir. Benjamin’de olduğu gibi Proust’ta da zaman düz bir şekilde ileriye doğru akmaz. Tam da hâkim sınıfın, galip gelenlerin belleğe etki ettiği gibi bir unutuluşun geri getirilmesi, kayıp zamanın geri getirilmesi olarak adlandırabileceğimiz bir anlayışa sahiptir. Bunu yaparken birtakım tekniklere başvurur. Belleğinde canlandırdığı geçmiş, koku, nesneler, rüyalar yoluyla şimdiye taşınır. Benjamin’in rüyada olan kişisi Proust’ta rüyada olma durumunu, geçmişi şimdiye getirmenin aracı olarak kullanır. Romanlarının yapısına da yansıttığı üzere, sonsuzluğu yakalamanın, zamanın akışını kırmanın bir yoludur bu.

Proust’a göre zaman parçalanmaz bir bütündür ve şimdi, sürekli olarak geçmişin belleğe yansımaları ile vücut bulur. Proust’un zamanın bütünsel akışını bu denli reddedişi onun uzlaşı zamanının (takvimsel zamanın), parçalanmaların, yok oluşların ve yeniden elde edilemeyenlerin zamanı olduğunu düşünmesinden kaynaklıdır. Benjamin için de benzer bir durum, geçmiş acıları, unutulmaya yüz tutmuşları şimdiye getirme ihtiyacından doğar. Eğer tarih, yazılmış olduğu gibi bizi bugüne getiren geçmişe borçlu olsaydı bu, geleneğin otoritesinin bir ürünü olmaktan farksız ve ardında bıraktıklarını yok saymak demek olurdu. Tarihi yazanlarla galip gelenler arasındaki ilişkide, tarihsel maddecinin yapması gereken geçmişi şimdiye taşıyıp, unutulanları, yok sayılanları, mağlupları, anlatılmayanları saplandıkları yığının içinden çekip almaktır. Bunu bir anlığına parlayan geçmişin imgesinden yakalaması gerekmektedir. “Bu yıkıntıdan bir şeyler kurtarmak isteyen tarihsel maddeci, olsa olsa bir paçavra toplayıcısı gibi davranabilir. Kültürün sürekliliğini oluşturan değerleri değil, tüketilmiş, bir kenara atılmış nesneleri, kültürel artıkları, tarihin döküntülerini toplar. Amacı, ‘tarih imgesini, tarihin en silik nesnelerinde, artıklarında bulmak’tır.” Tıpkı Baudelaire gibi, flaneur gibi tarihsel olana bakışını yöneltirken görmeyi bakmaktan ayıran bilinçle hareket eder. Fakat flaneur de tarih meleği gibi harekete geçmekten acizdir. Caddelerde, sokaklarda dolanır her ne kadar kalabalığa sığınıyor olsa da ondan kopamayan bir yanı da vardır. Kalabalığı kendi iç dünyasına dönüştürmeyi başarmıştır. Modernitenin kaçınılmaz değişimleri onu bir gözlemci rolünü üstlenmeye itmiştir. Flaneur her ne kadar görmeyi başarabilmiş olsa da onda değiştirici bir güç bulunmadığını belirtmek gerekir. Benjamin’in flaneur’lüğe vurgusu onun görmeyi bilen bir gözlemci olarak kenara atılmışları, kimi önemsiz gibi görünen nesneleri bakışında tutabilmesinden ileri gelir. İlerleme denen rüzgâr, tarih meleğinin kanatlarını nasıl tutuyorsa flaneur de kalabalıklar içerisinde aynı yığınları yalnızca görebilmekle kalmıştır. Bu görmenin kendisi yabancılaşmanın körleştirdiği, uykuya düşürdüğü yerde gözlerini açıp bir kenara atılmış olanı dışlanmaktan kurtarması açısından önem taşımaktadır. Nesneler yığınlar arasında önemlerini kaybederken görmeyi bilen bir göz tarafından bir “an”da yakalanırlar. İşte Proustyen bir an dediğimiz de bir anlığına belleğimize gelmesiyle yakaladığımız şimdi ile geçmişin aynı noktada birleştiği, geçmişi buraya getirmiş olan andır. Bir unsur aracılığı ile (bazen dejavu olmak olarak da adlandırılır) geçmiş duygulanımlarımızın bugünde vuku bulması bu momente tekabül eder. Bellek burada büyük bir rol üstlenir. Şimdi ile geçmiş arasındaki köprü olmakla birlikte içine aldıklarını saklama görevi de görmektedir. Proust’ta geçmişi bir nesne aracılığı ile bugüne getirmenin, zamanı çizgiselliğin boyunduruğundan kurtaracağına inanıyordu. “Kaybettiğimiz kişilerin ruhlarının, daha ilkel bir varlığın, bir hayvanın, bitkinin veya cansız nesnenin içinde tutsak olduğu yolundaki Kelt inancını çok makul bulurum; bu ruhları gerçekten de kaybetmişizdir, ta ki, birçokları için hiç yaşanmayan bir gün, ruhun hapsolduğu ağacın yanından geçinceye, ruhu barındıran nesneyi tesadüfen ele geçirinceye kadar. O zaman ruh irkilip ürperir, bizi çağırır ve onu tanıdığımız anda büyü bozulur. Bizim tarafımızdan kurtarılan ruh ölümü yener ve bizimle birlikte yaşamaya başlar tekrar.”

Proust, Benjamin’in vurguladığı tarihsel maddecinin görevi olan unutulanı, yok sayılanı geri getirmeyle ilişkilendirilebilecek bir noktaya değinir. Tarihin çizgisel yanını kesintiye uğratıp olaylar zincirini koparmak amacıyla geçmiş belleğe getirilmeli ve benimsenmelidir. Proust’un geleneksel romancıların zaman anlayışını çözdüğü gibi Benjamin de tarih yazıcılığının eleştirisi için aynı eleştiriyi dile getirmektedir. O halde hâkim olanın bellekten koparmaya çalıştığı geçmişi, şimdinin içerisinden ele geçirmeli ve sahip çıkmalıyız der Benjamin. Bu hatırlamanın kendisi irade dışı bir hatırlamadır ve bir “an”da belirdiğinde yakalanmalıdır. “Yitik Zamanın Peşinde, bütün bir ömrü, aslında ancak tek bir an üzerinde toplanabilecek bir dikkat ve bilinçle aydınlatma çabasıdır. Canlandırmaktır Proust’un yöntemi, düşünmek ve çözümlemek değil.” Benjamin için ise tarihsel maddeci, yalnızca bu “moment”de beliren imgeyi yakalamakla kalmayacak onu şimdide özgürleştirecek olan bir kefaret arayışına girecektir. “Zamanın katmanlarına işlemiş kefaret imgesi, bu imgenin okunabilirliğini haiz bir bakışı tümüyle belirler ve mekânın kronolojik bir yapıda katedilmesini imkânsız kılar. Şimdiki zaman, burada, geçmişin tehditkâr imgesinin baskınına uğramış ve mutlak egemenlik yanılsamasını yerle bir eden tarihsel anlar tarafından işgal edilmiştir. Walter Benjamin, zamanın bu katmanlı biçimine “şimdi zamanı” (Jeztzeit) der; burada “geçmiş” failini şimdiki zamanda bekleyen bir kalıntı niteliğindedir, “şimdi” ise, geçmişin anıtlarını canlandırma dinamiği şeklinde tarif edilebilir. Dolayısıyla, şimdi-zamanı’nda verilen her karar, kişiyi geçmişin olaylarında da etkin kılar; geçmiş henüz müdahaleye kapanmamıştır ve kurtarıcı bir bakışı talep etmektedir.” Benjamin’in tarihsel materyalizm ile mesiyanik görüş arasında kurduğu bağ da bu kurtarıcı talebin altında yatmaktadır. Tarihsel maddeci bakışını yöneltip geçmişi bugüne getirebildiği anda onun için bir umut, özgürleştirici bir durumu gözetme gayreti içinde olmalıdır.

Benjamin, tarihin düz bir çizgide ilerlediğine olan inancı, aynı zamanda hükmedenlere hayranlık duyulmasını amaçlayan bu yaklaşımı değiştirip “tarihi kendimizin kılmamız” gerektiğine vurgu yapar. Galiplerin, hükmedenlerin, baskıcıların değil kenarda köşede kalmış, görünmeyenlerin, sesini duyuramayanların tarihini buraya getirmek gerektiğine işaret eder. Bu da dünyayı, tarihi değiştirecek olan devrimci yaklaşımın kendisi olacaktır. Bunu yaparken de Mesihçi anlayıştaki kefaret duygusu ile hareket edilip geçmişin kefareti ödendiğinde sonunda bir özgürlük ve mutluluk getireceğine inanmaktaydı. Ancak geçmişi kurtarmış olmak bizi bir tür gelecek tahayyülü kurabilme aşamasına getirebilir. Bu da Benjamin’in vurguladığı gibi “tarihi kendimizin kılmak”tan geçecektir. Benjamin, bakıldığında bir araya gelmesi nadir görülebilecek türden anlayışları düşüncesinde harmanlamış bir düşünür olma özelliği gösterir. Mesiyanizm ile Marksizmin kimi düşüncelerini birleştiriyor bir de bunlara gerçeküstücülüğü ekliyor gibidir. Adı Frankfurt Okulu ile anılıyor olsa da onu ayıran mistik bir yönünün olmasıdır. Bu anlamda kendine özgü bir düşünce anlayışına sahip olduğu söylenebilir. Aynı zamanda kurduğu dostluklar da düşüncelerinden bağımsız olmaksızın, birbirine zıt kutupları içeren türden dostluklardır. Scholem, Benjamin’e getirdiği yorumlardan birinde, tarih meleğinin başarısızlığını Mesih’e başvurarak telafi ettiğini söylemektedir. Bu daha çok teolojik bir bakışı içerir. Bu farklı yorumları beraberinde getiriyor olsa da özgürleşmeye gidecek olan yolda, tarihi kurtarmak açısından bir metot olarak görüldüğü kanıları da bulunmaktadır. O hâlde tarihsel maddeciyi, flaneurden, tarih meleğinden ayıran nokta, onun geçmişin yığıntılarını görebildiği anda, kefaret duygusu ile birlikte hatırlamanın ötesinde bir yere varabiliyor olmasıdır. Tarihsel akıştaki bütünselliği, sürekliliği kopuşa uğratmayı üstlenebilmesi açısından gözetilen bir farktır bu.

Geçmişin yığınlar hâlindeki kalıntılarını tanımak son noktada bakışı eğitmeyi gerektirecektir. “Zamanın okunurluğunun koşulunu, fenomenolojik özler aracılığıyla değil diyalektik imgelerle düşünür Benjamin. Bu da zamanın belirli imge yığınlarıyla türdeş hale geldiği momentleri gerektirir. Fakat bu türdeşlik, zamanın çözümlenmesine yönelen bir anlayışla, örneğin Hegelci bir alacakaranlık mantığıyla tesis olmaz. Aksine Benjamin, zamanın baskın kültürel kodlarla dayatılmış homojenliğini bozan, yadırgatıcı uğrakların arayışındadır.” Benjamin’in yapmaya çalıştığını var olanın devamı olan geleneğin baskıcı tavrından kurtulmak için girişilen bir tür çaba olarak görmek mümkündür. Benjamin’in Marksizm ve Mesiyanizmden yararlandığı gibi gerçeküstücülerden de etkilendiğine değinmiştik. Gelenek aktarılan bir şeye tekabül ettikçe hegemonyası onunla birlikte gelecektir. Benjamin geleneğin baskıcı otoritesini engellemenin bir yolunu da alıntı yapma tekniğinde bulmaktadır. Alıntı yapmayı, yazının otoritesini kırmanın bir yolu olarak görmektedir. Kendi söylemini, “ben”in vurgularını ne kadar azaltırsa metnin hegemonik unsurlar olmadan o kadar öne çıkacağına işaret etmektedir. Benjamin’in yapmak istediği ve metinlerde montaj tekniğini kullanmasının sebebi buydu, buradan yola çıkarak aynı ilkeyi tarih için benimsetmek, geleneği kesintiye uğratmak amacı gütmektedir. Benjamin moderniteyi kendi içerisinden hedef almıştır aslına bakılırsa. “Eski yeni şeylerden değil, yeni kötü olan şeylerden yola çıkın” diyen bir Brecht özdeyişine göre Benjamin de modernitenin hem içinden konuşmakta hem de onu yargılayan bir konumda bulunmaktadır. Gerçeküstücüler, egemenlik ilişkileri, tabular, yasaklarla oluşan modern toplumda alternatif varoluşu, aklın dışladığı bir alanda, bilinçdışında aramaktaydı. Sistemli olarak, hiçbir etkiye kapılmadan sansürün zorunlu varlığını inkâr ederek, bilinçdışını, harikulade, rüya, cinnet, korkunç gibi kavramlarla değerlendirdiler. Bu denemeler anlamlı, bilinçli ve rasyonel davranışlara karşıttı. Benjamin, “düşlerin devrimci rolü” konusunda ve metalaşmış burjuva kültürüne karşı verdikleri savaşta gerçeküstücüler ile aynı noktada olsa da kurtuluşun ve özgürleşmenin hakiki maddi koşulunun “uyku hâlinden uyanma” ile geçekleşebileceğini düşünür. “Son Avrupalı entelektüeller” dediği gerçeküstücülerde farkı budur.” Tarihsel maddeci uyku halinden uyanan kişi olarak devrimci rolü üstlenecek ve tarihin akışındaki zinciri koparan olacaktır. Geçmişteki umut kıvılcımlarını körüklemek tarihçinin bir görevi olmaktadır.

O hâlde materyalist bir tarih yazımı da benzer ilkelerle oluşturulmalıdır. Öncelikle zamanı bütünselliğin, çizgiselliğin, sürekli gelişme düşüncesinin boyunduruğundan kurtaran bir anlayışa sahip olmalıdır. Benjamin vakanüvis bir tarih yazıcılığına, historisizme karşı çıkmaktadır. Geçmiş durup orada bizi bekleyen bir şey olmaktan çok onu yanıp sönen bir “an”da birden ele geçirilmeyi bekleyen olarak görmek gerekmektedir. Historisizm, geçmişi ebedî bir şey olarak tasvir eder. “Evrensel tarih (historisizmin zirvesi) düşüncelerin akışına; materyalist tarih yazımı ise düşüncelerin tutuklanmasına dayanır.” Geçmişi olgular silsilesi olarak görmekten çok onun içerisindeki umut parıltılarına tutunarak, geride bırakılmış nesneleri bir anlığına belleğine getirdiğinde sarıp sarmalayarak tarihin akıntısını tersine çevirmektedir. Böylece ölüler unutulmaktan kurtulur, bir kenara atılmışlar öne çıkarılmaya hak kazanırlar. Geleceğin inşası, geçmişi bu şekilde tutabilmekle, kefaret duygusunu unutmayarak tarihte devrimci bir rol almakla, ezilenlerin tarihini yazabilmekle, onu modernizmin takındığı ilerici anlayıştan koparmakla, acı çekmişlerin kurtarıcısı olabilmeyi her dönemde yeniden yapabilmekle mümkündür. Benjamin aslında ezilenlerin geleneği olabilecek bir tarih anlayışının yaratılması peşindedir.

“Benjamin, Naziler Fransa’yı işgal ederken Gestapo’dan kaçacaktı. Benjamin kaçamadı: Kaçışı, Gestapo’nun eline düşme ihtimalindense canına kıyacağı Fransız-İspanyol sınırında engellendi. Bu intiharın öyküsü, Scholem ve Arendt tarafından da anlatıldığı gibi, tarifsiz bir biçimde trajikti. Benjamin “Tezler”ini kaleme aldığında, Nazilerin her tarafından yayıldığı bir Avrupa’dan nasıl ve hangi yollarla kaçacağı sorunu tarafından tam anlamıyla tüketilmiş durumdaydı; Hitler ile Stalin arasındaki anlaşma halen yürürlükteydi. Benjamin’in kaderi, zirveye çıkmış felaketle dolu bir zamandan uzakta, ilerleme kasırgası tarafından kovalanmakta olan tarih meleğininkinden farklı olmadı.” Bugün kulak verdiğimiz seste Benjamin’in de yankısı bulunmaktadır.

Kaynakça

Avcı, A. (2015). Ünsal Oskay’ın Walter Benjamin Üzerine Çalışmaları. Marmara İletişim Dergisi (23), 25.

Beiner, R. (2013). Walter Benjamin’in Tarih Felsefesi. (M. Alican, Dü.) Tarih Okulu Dergisi (6), 609-7.

Benjamin, W. (2012). Son Bakışta Aşk. (N. Gürbilek, Dü.) İstanbul: Metis Yayınları.

Bostan, C. (2020). Divandaki Tarih Meleği: Walter Benjamin’de İmge-Uzam. Cogito (97).

Proust, M. (2020). Kayıp Zamanın İzinde: Swann’ların Tarafı. (R. Hakmen, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here