Saray Rejimi, az “reform”, çok “yeni anayasa”
ölmesine izin verilemeyecek kadar değerli hasta

Fotoğraf: 1 Mayıs 2018 / İstanbul

IMF programı gizli olur mu? Normalde iflah olmaz bir liberal hukuk adamı iseniz, sisteme ve kurumlara çok “güvenen” bir yaşam tarzını “gelenek” hâline getirmiş iseniz, bu soruya “hayır” demeniz gerekir. Çünkü özgür düşünemezsiniz. Öyle ya, koskoca IMF, Türkiye ile neden gizli bir anlaşma ile IMF programı uygulasın? F. Soydan’ın yazısında detaylıca var. Nedeni üzerine konuşacaksak, liberal hukuk adamlığınızı ve kurumlar konusundaki önyargılarınızı bir an için bir kenara bırakmanız gerekir.

Bir şeyin nedenini anlamadık mı, muhtemelen o şeyi de eksik anlıyor oluruz.

Neden IMF programı var diyecekseniz, cevabı açıktır, borç verenler (uluslararası tekeller, uluslararası sermaye) alacaklarını garanti altına almak ister ve 1946’dan beri IMF, uluslararası düzenin, şimdilerde eskiyen, 1946’larda yeni olan, “great reset” olarak adlandırılabilecek yeni düzenin bu işle ilgili kurumudur. Ve eğer, Türkiye’den alacaklarını alacaklarsa, en dibi görmeden, öldürmeden, borçlarını ödemesini sağlamak daha kârlıdır. Bunu bilirler. Hele ki, Türkiye, AB ve ABD arasında süren paylaşım savaşımının tam da orta yerlerinden birinde iken, Erdoğan’a rağmen, “ölmesine izin verilemeyecek kadar değerli hasta” durumundadır. İşte bu nedenle, bay liberal hukukçumuz, sayın AB yanlısı liberal solcumuz, değerli Batı değerleri yanlısı kurumlara önem veren profesörümüz kusura bakmasınlar, artık bunlar her türden anlaşmayı yaparlar. Yani alacakların garantisi, hastanın öldürülmemesi gereği ile birleşince IMF, Erdoğan’ın “anlaşmayı açıklamayın lütfen” ricasını yerine getirir. Şartları olmalıdır ve Saray Rejimi’nin bunlara hayır demesi, şartlara karşı durması mümkün değildir. Borsa simsarları bu durumu “anlarlar”, çünkü onlara efendileri bilgi verir, “koşun Türkiye’ye gidin, dolarınızı 8,50’den TL’ye çevirin, faize yatırın, vakti geldiğinde size haber gelecek, bu kez TL’nizi faizi ile birlikte 7 TL’den dolara çevirin.” Bu bilgi geldi mi, borsa simsarı, gereğini yapar.

Gizli IMF anlaşması, çok önceden de biliniyor, bilinen IMF şartlarını içeriyor olmalıdır. İlki, MB (Merkez Bankası)’nin “bağımsızlığı”. Bu gerçekte, MB’nin, uluslararası sermayenin kurallarına ve IMF gereklerine bağlı olması demektir. Bu o dönemler, yani bundan bir-iki yıl önce, Damat Berat’ın azli anlamına geliyordu ve “kabul edilemez” bulunuyordu. Oysa 8 Kasım’da Damat, Berat’ın kayınbabası olan Erdoğan’ın emri ile, Hazine’yi boşaltmıştı. 138 milyar dolardan söz ediliyor. Bu boşaltma işi, zorunlu görünen IMF anlaşmasından önce yapılmıştır.

IMF, enflasyon rakamlarının “gerçeği yansıtması” üzerinde duruyordu. Yani, TÜİK rakamları o kadar bozuktur ki, gerçeklikle bir bağı kalmamıştır. Diyelim ki, IMF uzmanları, açıklanan rakamı 2 ile, 3 ile, 5 ile çarparak bir sonuca ulaşamıyorlardı. İşte şimdi, TÜSİAD, MÜSİAD da dahil, birkaç öğretim üyesi ile TÜİK enflasyon rakamlarını denetleyecek bir kurul, paralel IMF istatistik birimi kurdular. Şartlardan biri daha yerine gelmiştir.

Şartlardan biri, acı reçete idi ve Damat Berat’ın kayınbabası olan kişi, Damat’ın “görevinden affını” ilan eder etmez, “acı reçeteyi içeceğiz” dedi. Doların aşağıya gelmeye başlaması bu ilandan sonra, Londra bankerlerinin dolarlarını TL’ye çevirmelerinden de sonradır.

MB faiz oranlarını artırdı, açıklamalar yaptı ve ardından, TÜSİAD, MÜSİAD, TESK, en son IMF açıklamaları “beğendi”ler. Fiilî olarak “ekonomi”nin pilot koltuğu Damat’ın kayınbabasından alındı. Damat’ın kayınbabası, aslında bu durumu biliyordu ve 138 milyar doları bu nedenle içettiler. Ve şimdi bu para, onların iktidarlarını korumaya yetecek mi, diye bir soru vardır.

1-2 yıl önce IMF, aynı zamanda ekonomik ve hukukî reformlar istiyordu. Bunun işareti de geldi. Damat’ın kayınbabası, açıkça kıblesini AB’ye çevirdiğini açıkladı. Geleceğimiz AB’dedir, diye buyurdu. Bu açıklamayı, Suudiler hac ziyaretini kapattıkları için yapmış olamaz. Ve ardından, bazı reformlardan söz etti.

IMF, reform derken, elbette kendisi için reformdan söz ediyor.

Mesela bir ihale sırasında kanun değişemez gibi. Mesela bir şirkete ya da 5 şirkete 5 yılda 120 kere vergi affı yaparsanız, diğerlerine de yapmanız gerekir gibi. Mesela “mülkiyet kutsaldır” ama yabancı mülkiyet daha da kutsaldır gibi garantiler. Mesela kayırmacılığın üst düzeyde olmaması gerektiği ve şirketlere eşit mesafede kalınması gerektiği gibi.

Yoksa, reform denilince, hemen aklınıza Demirtaş ve Kavala’nın çıkması, mesela gösteri ve yürüyüşün anayasal bir hak olduğu meselesi gelmesin, bunlardan söz eden yok. Ne IMF bunlarla ilgilidir, ne uluslararası sermaye, ne de bizim liberal sol aydınlarımızın tapındığı Batı değerleri. Hayır. Onların istedikleri şeyler sermaye için, ticaret için vb. reformlardır. Ve gerçekçi olunacaksa, bu son derece normaldir. IMF neden insan hakları, işçi ve emekçilerin hakları vb. ile ilgili olsun? Ortada bir paylaşım savaşımı var ve onlar alacaklarını garantiye alacak arayışların, kârlarını koruyacak arayışların peşindedir.

Yerini geçmeyelim, belki sonra unuturuz, anayasanın uygulanması “reform” demek olmaz. Yani, ne Demirtaş’ın çıkması, ne öğrencilerin gösteri hakkını kullanması, ne avukatların yürümesi, ne işçi direnişleri yasal olarak suç değildir. Polis saldırıyor ya, işte suç olan odur ve mevcut olan, ama kendisi rafta yer alan anayasaya göre de böyledir. Öyle iken, Demirtaş’ın çıkacağını “reform” olarak düşünmek saçmadır.

Ama bizde “reform” denilince, şu çevreler harekete geçiyor:

1- İktidarın iki ortağı olan Perinçek ve Bahçeli. Bunlar hemen, Demirtaş’ın çıkarılması gibi bir şey anlıyorlar, hemen işçi hakları vb. anlıyorlar, hemen yargı düzenlemeleri vb. anlıyorlar ve buna karşı önlem almak üzere, ağızlarını daha güçlü açabilmek için gözlerini yumuyorlar.

2- Liberal sol ya da sol liberaller: Her ikisi de, Batı ve ABD’den bir işaret geldi, şimdi Biden, Damat Berat’ın kayınbabasını reforma zorluyor, diye düşünüyorlar. Artık Batı’nın, Saray Rejimi’ne destek olmak yerine, “tek adam” mantığına son vereceğini düşünüyorlar. Kendileri hiçbir zaman bir şey yapmayan, solculukları da liberallikleri kadar çürük olan bu baylar, Batı’nın kendilerini kurtarmaya geldiğini sanıyorlar. O nedenle, hemen tüm isteklerini sıralıyorlar, şu yapılmalı, şu da yapılmalı, yargı bağımsız olmalı, Merkez Bankası bağımsız olmalı, Demirtaş’ı da bırakın elbette, hele Osman Kavala, sokak gösterilerine de bu kadar şiddetle saldırılmaz, haydi ülkenin normal zekâdaki öğrencilerini dövüyorlar ama Boğaziçi gibi en gözde ve normalin üzerindeki zekâ sahibi olan öğrencilerini dövmesinler bari… Hem sonra Damat neyse ama, kayınbabası son derece pragmatist bir adamdır ve bunu yapar diye bekliyorlar.

3- Üçüncü olarak AK Parti’yi, fabrika ayarlarına, o ayarları kim yaptı ise, döndürmekten söz etmeye başlıyorlar. Yani, hadi 2013-2021 arasında Saray Rejimi her şeyi yaptı ama, geri dönelim ve Batı’nın yönlendiriciliği ile 2002 ayarlarına dönelim, işte bunu savunanlar harekete geçiyor.

4- Reform kelimesinin harekete geçirdiği bir kesim de burjuva muhalefettir. Kendisine “muhalefet” denmesini bile fazlalık gören, o denli Saray Rejimi’ne eklenmiş CHP, İYİ Parti vb. reform kelimesini duyar duymaz, bunun içeriğini tartışmaya başlıyor. Haydi diyelim ki Damat, her dediğini yaptı, çünkü kayınbabası idi, yani çocuklarının dedesi idi. İyi ama CHP ve diğer muhalif partiler neden Damat’ın kayınbabasına bu denli bağlıdırlar, onun her dediğini ciddiyetle tartışıyorlar?

İşte bu kesimler ilk önce harekete geçenlerdir. Elbette bu kesimlere bağlı sendikalar da bu işin içindedir.

Bizim konumuz da burada başlıyor.

Öncelikle IMF programı nedeni ile bir “reform” tartışması olduğunu biliyoruz.

İki, IMF’nin son derece dar reform talebi, Saray Rejimi’nin içinde bulunduğu durum nedeni ile başka tartışmaları beraberinde getiriyor. Yani Saray Rejimi’nin açmazları, reform tartışmasını Damat’ın kayınbabasının “uzlaşma” işareti olarak yorumlayanları çoğaltıyor. Böyle yorumlayanlar, dikkat edin, hepsi aslında devletin içinde, çevresindedir. Yani bu tartışmada halk yoktur; ne reform beklentisi vardır ne de Saray’dan gelen herhangi bir şeyde “hayırlı” bir taraf görmektedir.

Üç, ülkenin içinde bulunduğu nesnellik, “reform” talebinin boyutlarını genişletmektedir. Çünkü nesnel olarak Saray Rejimi, yolun sonuna gelmiş, zorla, karanlıkla, şiddetle ömrünü uzatmaya çalışmaktadır. Hatta CHP ve İYİ Parti, Saray Rejimi’nin gitmekte olduğunu görüyor ve bu durumun devletin yıkılmasına yol açmaması için, “yeni anayasa” hazırlıkları yapıyordu. Yani nesnel olarak TC devleti, alttan gelen bir devrimle yıkılma tehdidi ile karşı karşıyadır. Ve tek şansları, işçi ve emekçilerin, henüz buna uygun bir örgütlüğe sahip olmamalarıdır. İşçi ve emekçiler, devrimci saflara henüz meyletmemiştir.

İşte yeni anayasa tartışmaları böylesi bir zemin üzerinde yürüyor.

İşçi ve emekçilerin, halkın ezici çoğunluğunun açık bir yeni düzen, sosyalist devrim talepleri yok iken, onlar güçlükle sürdürdükleri bu olağanüstü rejimi, “normale” çevirmek için yollar arıyorlar.

Bu açıdan da, burjuva kampta iki grup vardır. Birincisi Saray Rejimi’dir. Onlar, aslında durumun olduğu gibi sürmesini ama bu arada tüm tartışma ve tehditlerin boşa çıkarılmasını istiyorlar. İkinci grup, aslında Saray Rejimi’nin gitmekte olduğunu kabul ediyor ama devleti kurtarmak için yumuşak iniş yolları arıyor. Bunlar halkı korkutmak için, Damat’ın kayınbabasının özel savaş ve sokak çatışmaları tehditlerini, halka hatırlatıyorlar: “Sokağa çıkarsak onlara fırsat vermiş oluruz, sakın sesinizi çıkarmayın seçime kadar bekleyin” masalları bunun içindir.

Tam bu noktada, “yeni anayasa” tartışmalarını tartışmaya açacak da bir türlü açamayan tuhaf muhalif partiler, CHP ve İYİ Parti hazırlanmakta iken, Damat’ın kayınbabası, “yeni anayasa” çıkışı yaptı. “Yeni anayasa” çıkışı, “Ay’a sert iniş yapmak” çıkışı ile aynı da olsa, arada fark var.

Damat, aylarca önce, “bu millet, biz Ay’a dört gidiş, dört geliş otoban yaptık desek buna inanır” demişti. Yani, “Ay’a çıkacağız, sert iniş yapacağız” aslında eski bir plandır. 2019 yılında uçak yapacaktık. 2019 geçti ama biz yine de yapacağız yalanını söyleyebiliriz. Ay’a sert iniş de güldüren bir vaattir.

Ama “yeni anayasa”, biraz daha ciddidir. Tartışmaya, “yeni güçler” katılmıştır. Adalet Bakanı, 1921 Anayasası’ndan söz etmiştir. Ve Ayasofya’nın baş imamı (bu arada “baş imam”lık da yeni olmalıdır) 1921 Anayasası’nı destekledi ve içinde laiklik yok dedi.

Demek ki, “yeni anayasa” ciddi bir tartışmadır.

Damat’ın kayınbabasının arkasında bazı güçler dizilmektedir ve saldırıya kalkmaktadırlar. Daha ilk adımda, laiklik vb. tartışılınca, muhtemelen CHP ve İYİ Parti, geri adım atacak, sokaklar kana bulanabilir, provokasyona gelmeyelim, evde kal anayasasız kal sloganını benimseyelim diyebilirler.

1877’de, V. Murat, deli padişah olarak tahtan indirildikten ve Abdülhamid tahta çıktıktan sonra, Kânûn-ı Esâsî ilan edilmişti.

Ama bu ilandan önce, Abdülhamid, kendisine muhalif Mithat Paşa ile ihtilalci Namık Kemal’i, anayasa hazırlama komisyonu diyebileceğimiz bir kurulun içine kattı. Abdülhamid, çok korkak olarak tarihe geçer. Herkesi izletirmiş, kimse kalmayınca, kendi gölgesinden korkarmış. Korkmadığı bir an olursa, tedbiri elden bıraktım diye kendi kendine korkarmış. Abdülaziz’i tahtından indiren (hâlleden) donanma olduğu için, V. Murat daha padişah iken, donanmanın Haliç’e çekilip tüm donanmanın çalışmaz hâle getirilmesi için en kritik parçalarını söktürme planları kurmakla meşhurdur.

Korkaklığın kendine has bir zekâsı vardır. Abdülhamid’de de vardı. Kânûn-ı Esâsî’yi hazırlatma işini sürdürürken, sabırla bir yol arıyordu. Öyle bir madde koymalı ki bitmiş hâline, onu otomatikman ortadan kaldırsın. Bunu da bulmuştur. Namık Kemal itiraz etmiş, Mithat Paşa, “demek bu kadar olabiliyor” diyerek razı olmuştur. Bu maddeye göre, 113. madde olmalı, önce Mithat Paşa’yı sürmüş ardından boğdurmuş, Kânûn-ı Esâsî’nin ilan edildiği gün Namık Kemal’i hapse attırmıştır.

Çok öykündüğü ya da çevresinin onu çok benzetmek istediği Abdülhamid’den farklı olarak, Damat Berat’ın kayınbabası, tahtın varisi değildir. Öyle anadan doğma varis olmayınca, yüzde on hastalığının nüksetmesi çok normal oluyor. Abdülhamid, ne harcıyordu ise, “kendi malı”ndan harcıyordu. Oysa Damat’ın kayınpederi, her şeyden bir yüzde on almakla meşguldür. Biri doğuşundan, belki de boğdurması gereken rakipleri olsa da tahtın varis adaylarından idi, diğeri ise bu gelip geçici dünyada yüzde onları ne kadar alabilirse o kadar zengin olacaktır. Biri tahtın varisidir, diğeri Amerikalı efendilerinin hizmetkârı. Birinde korkunun zekâsından söz edebiliriz, şimdikinde ise kulluğun ve rantçılığın %10’a dayalı zekâsından söz edebiliriz. Biri Osmanlı denilen ailedendir, diğeri böyle bir hanedandan gelmiyor, Amerikan hanedanı tarafından beslenerek Osmanlı torunu numarası ile taç giymeyi hayal ediyor, başına ne konursa onu taç sanıyor.

Ve elbette ki Damat’ın kayınbabası, anayasa tartışmalarını en başından geri püskürtmeyi hedefliyor. Bunun için Ayasofya imamına ihtiyacı var. 1921 ve laiklik meselesi bu nedenle dillendiriliyor.

1

Demirtaş’ın içeriden çıkması, Kavala’nın içeriden çıkması bir “reform” gerektirmiyor. Anayasa ve yasalara göre bu ikisi ve daha başkaları içeride tutulmuyor. Tersine yasalara rağmen içeride tutuluyorlar. Her ikisi ünlü isimlerdir ve bu nedenle onların üzerinden tartışılıyor. Simgedirler. Ama yasalara göre suçlarının ne olduğu bile belirsizdir. İçeride olmaları siyasi bir durumdur. Ve siyasal durumdaki gelişmelere göre içeriden çıkmaları ya da daha uzun süre yatmaları mümkündür.

Burada bir “reform”luk durum yoktur.

2

Mevcut yasaların uygulanması bir hukukî reform değildir, olamaz. Mevcut yasaları uygulamayan iktidardır. Saray Rejimi, açık olarak kendini bu yasalara bağlı görmüyor. Bu durumda ülkede bir anayasa ya da yasalar yoktur.

Boğaziçi öğrencileri, başka iddialarla gözaltına alınıyor ve hepsi, icat edilmiş suçlarla içeride tutulmaktadır. Bunun gibi on binlerce insan vardır. HDP’nin tüm kadroları tutukludur ve nedeni belli olsa da, hukukî olarak bir dayanağı olmayan tutuklamalardır bunlar.

Var olan anayasa, aslında yoktur. İşçiler ve emekçiler, halk, bu olmayan yasalara uymak için uğraşmak yerine, kendi yasalarını yapmaya yönelmelidirler. Bu da reform değil, devrim demektir, Saray’dan değil, aşağıdan gelmek demektir.

3

Devlet kendini kanunlara bağlı saymıyorsa, halkın da kendini kanunlarla bağlı saymama hakkı vardır. Hatta bu, devletten çok daha önce, halkın hakkıdır. Kanunları yapan egemen sınıftır. İşçi ve emekçiler, bu kanunları tanımama hakkına sahiptirler. Bugün devlet bunu yapıyorsa, halkın, işçi ve emekçilerin bunu yapmaması, ancak alışkanlıklar, önyargılarla açıklanabilir.

Bugün, ülkede içeri girmemiş bir genç kadın veya erkek, neredeyse utanç duymaktadır. Yakında içeri girmemiş kişinin, kadın ya da erkek, pek de insan yerine konulamayacağı günlere gebeyiz. İçeri girmemiş, görevinden alınmamış, fişlenmemiş bir öğretim üyesi, muhtemelen Saray Rejimi’nin adamıdır diye muamele görecektir.

4

Yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır. Bu yeni anayasa, işçilerin, emekçilerin, gençlerin, kadınların ellerinde yükselecek bir sosyalist devrimin anayasası olacaktır. Bu yeni anayasa, sokakta, çarpışmalarda yazılacaktır. Mücadele içinde yapılacaktır.

Bugün, daha şimdiden, ülkemizde bir anayasa maddesi netleşmiştir: Halk kendini yönetecek organları seçecek, seçtiği kişiyi görevden alabilecektir. Biz buna “emek meclisleri” diyoruz. Eski dilde adı “şûra”dır, Sovyetler tarzı örgütlenmenin bir benzeridir, isteyen buna meclisler diyebilir, isteyen komiteler adını takabilir, isteyen buna “temsilcilikler” diyebilir. Bir fabrikada işçiler, kendi yönetim organlarını seçerler, bir mahallede, bir okulda vb. Emek toplumsal yaşamın üzerinde şekillendiği eylemdir. Bu eylem, emek üzerinden, emek meclisleri, işçi iktidarının, proletarya diktatörlüğünün, işçi devletinin organları olacaktır.

Elbette, mücadele bize daha fazlasını vermektedir, öğretmektedir. Biz bizzat mücadele alanlarında, her türden dinî, cinsiyetçi, ırkçı vb. ayrımı yok sayıyoruz ve birlikte geleceği kurma olanaklarını görebiliyoruz.

Bugün, her mücadele alanında, mücadelenin her yeni sayfasında, kâr için üretimi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti, hayatın her alanını kontrol eden mülkiyet ilişkilerini, meta toplumunu, tüketim toplumunu yıkmamız gerektiğini öğreniyoruz: Yârin yanağından gayri her şeyde, her yerde, hep beraber demenin anlamını öğreniyoruz.

Onların yasaları, her zaman zalimleri koruyor, her zaman karanlığı koruyor, her zaman katliamcıları koruyor, her zaman kendi yandaşlarını koruyor. Bu nedenle, sistemin tümünü yıkmadan yeni bir anayasa mümkün değildir.

Hakkını arayan bir işçiyi suçlu ilan edip, sonra da reformdan söz edilmesini kabul etmiyoruz.

İşyerlerinde cinayete kurban giden işçilerin isyanını haklı, meşru görüyoruz. Bunu yasaklayan yasaları, işçilere saldıran kollukları, onları destekleyen yargı sistemini suçlu görüyoruz.

Okullarımıza kayyum atayan zihniyeti sadece çağdışı görmüyoruz, aynı zamanda çürümüş ilan ediyoruz. Seçilmiş belediye başkanlarını tutuklayıp yerlerine kayyum atayanların anayasa yapmasını ilerleme olarak görmüyoruz. Katillerin reformdan söz etmesini hakaret olarak görüyoruz. Sermayenin kârını artırmak için alınacak önlemleri, sermayeyi korumak için yapılanları reform olarak ilan edenlerin Ay’da değil, burada bu topraklarda “sert iniş” yapmasını istiyoruz.

Saray Rejimi ve onun dayanağı olan tekelci polis devletinin yıkılması yolu ile bir halk anayasasının yapılabileceğini düşünüyor ve biliyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here