Paylaşım savaşımı ve bölge devriminin dinamikleri

Fotoğraf: 1 Mayıs 2014 / Antakya

Artık daha anlaşılır olduğu kesin; biz “paylaşım savaşımı” ya da “üçüncü dünya savaşı” dediğimizde, yakın döneme kadar bunu anlamayanlar fazla idi, kimisi anlamak istemediğinden, kimisi “yok artık” diye felaketlerden korktuğundan, kimisi de gerçekten anlamadığından. Bugünlerde paylaşım savaşımı ya da üçüncü dünya savaşı dediğimizde, herkes ne hakkında konuştuğumuz konusunda bir fikre sahiptir.

Hâlâ anlaşılmayan noktalar vardır elbette.

1

Birinci anlaşılmayan nokta, savaşın bir paylaşım savaşımı olduğudur. Savaş, bazılarının filmlerden elde ettiği bilgilerle iddia ettiği gibi bir “güç savaşı” değildir. Elbette her savaşta güçler çarpışır ve sonuçta “güç” önemli bir değerlendirme olgusudur. Ama bu savaş, bir paylaşım savaşımıdır, güçlerin savaşı değildir.

Aradaki fark nedir?

Paylaşım savaşımı dediğimiz zaman, biz, bu savaşın;

a- Emperyalist güçler arasında bir savaş olduğunu, özünü bunun oluşturduğunu, savaştaki yerel unsurların bu açıdan birincil (önemsiz demek istemiyoruz; her güç kendi yerelinde önemlidir) olmadığını kabul etmiş oluruz.

b- Ve elbette ki savaşın kapitalist dünya ekonomisinin bir sonucu olduğunu kabul etmiş oluruz.

Ki böyledir.

Savaş, bir emperyalist paylaşım savaşımıdır.

Eğer öyle ise, demek ki, dünyayı kendi aralarında paylaşmış emperyalist merkezler, tekeller ve onların devletleri, dünyayı yeniden paylaşmak istiyorlar demektir. 1. Dünya Savaşı tam da böyle bir savaş idi. Kapitalizm, tekelci kapitalizme, olgun aşamasına evrilmiş, az sayıda şirket ekonominin tümüne, sektör sektör hâkim olmuş, bu tekelci sermaye finans sermayesi ile iç içe geçerek finans kapitali oluşturmuş, dünya hem toprak olarak büyük emperyalist güçler arasında hem de ekonomik olarak büyük tekeller arasında paylaşılmış ve bu paylaşım tamamlanmıştı. Tekellerin egemenliğindeki devlet, kendini bu yeni duruma göre örgütlemekteydi. Ve başlıca emperyalist güçler, kendi aralarında ittifaklar da kurarak, paylaşılacak alanların paylaşılması için, savaşa tutuşmuşlardı. Bu başlıca emperyalist güçler, o zamanlar, dünya kapitalist ekonomisinin lideri olan İngiltere’nin dünya egemenliğine de meydan okumuş oluyorlardı. Elbette o dönem, İngiltere’nin gücü, komünizme karşı tüm diğer emperyalist güçleri şemsiyesi altına toplamış bir ABD’nin bugünkü gücü gibi değildi. Almanya, Japonya, Fransa, ABD, İngiltere, en öndeki güçler idi. ABD, konumu gereği en uzaktan, son derece avantajlı bir biçimde savaşa dahil oluyordu. Elbette İtalya, Osmanlı, Avusturya-Macaristan vb. savaşın içinde idi.

Ama bu savaş, sömürgeleri yeniden paylaşmak amacını güdüyordu. Paylaşım masasında uzakta Çin, yakında Osmanlı vardı. İran, Balkanlar vb. de paylaşılacak alanlar içinde idi.

Bugün de savaş, aynı nedenle gündeme geliyor. Savaş, emperyalist güçler arasında bir paylaşım savaşımıdır demek, işte bu nedenle önemlidir. Savaş ve sınıf mücadelesi arasındaki bağları kurmak açısından da bu son derece önemlidir. Bir ülke halkı, eğer bu savaşta kendi ülkelerindeki devleti destekliyorlarsa, aslında bu savaşta emperyalist paylaşım savaşımını destekliyor, kendi ülkesinde halkı egemenlik altında tutan, sömüren tekelleri destekliyorlar demektir.

İşte emperyalist güçler arasındaki paylaşım savaşımı bu açıdan önemli bir vurgudur. Bu nedenle, “güçlerin savaşı” yerinde değildir.

2

İkinci nokta, bunun devamıdır. Birinci noktayı netleştirip, bu savaşın aslında üçüncü paylaşım savaşı, Üçüncü Dünya Savaşı olduğunu kabul ettik mi, savaşın sorumlusunun emperyalist ülkeler, bir bütün olarak kapitalist sistem olduğunu da ilan etmiş oluruz.

Öyle ise kimdir bu emperyalist güçler?

En başta, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya. Bu beşli çetedir savaşın tarafları. Elbette Avrupa’da başka emperyalist güçler de vardır. Ama esas aktörler bunlardır.

Savaşın erken “kışkırtıcısı” ise ABD’dir. ABD, ekonomik olarak hegemonyasını kaybetmiştir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, komünizme ve SSCB’ye karşı kurulan uluslararası kapitalist-emperyalist örgütlenmenin başında oturan ABD, sistemin hegemon gücü olarak var olmuş ve buna göre de ciddi kârlar elde etmiştir. 1970’lerden beri ise, bu ekonomik avantajlarını kaybetmeye başlamıştır. SSCB var olduğu sürece, SSCB tehdidi, komünizm tehdidi yalanı ile bir arada tutulan bir emperyalist örgütlenme vardı. Bu örgütlenme, SSCB’nin çözüldüğü 1989’dan bu yana artık anlamsız olarak varlığını sürdürmektedir. Bu durum, ekonomik alanda kaybolmaya başlayan ABD hegemonyasının, siyasal alanda da kaybolmaya başlaması süreci demektir.

ABD, bu süreci görüyor. Ekonomik alanda Almanya ve Japonya’nın öne geçişi karşısında, siyasal alanda İngiltere ve Fransa’nın daha “özgür” hareket edebilme kabiliyetleri karşısında, önlemler almaya yöneliyor. ABD, başlangıçta, “dünya imparatorluğu”nu ilan etti, “üçüncü Roma” diye nutuklar attı. Afganistan ve Irak işgalleri ile bu yola girdiğini, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile bu yolda belirleyici olduğunu ilan etti. Ama işler sahada başka türlü gelişmeye başladı. Libya işgali, Batı’yı birleştirme planı idi ama tutmadı. Bu kez, Batı’yı ABD’nin kuyruğuna yapıştırmak üzere, yeni “düşman” olarak İslamcı çeteleri kullandı. Bunlar zaten ABD’ye bağlı idiler ve IŞİD bunun en açık kanıtıdır. Suriye savaşı, durumu bir kere daha kırdı. Suriye savaşı, ABD’nin karşısına Rusya ve Çin’in çıkmasına neden oldu. Böylece askerî üstünlük meselesinin de sınırları ortaya çıkmaya başladı. Bu durum, Suriye savaşının yeni hâli, ABD adımlarında iki temel değişikliğe neden oldu.

a- ABD, diğer emperyalist güçlere karşı Rusya ve Çin’i yeniden düşman olarak ortaya koymaya yöneldi. Kapalı kapılar ardında, bu emperyalist rakiplerine, Rusya ve Çin’i, birlikte yok etme, birlikte paylaşma önerilerini getirdi. Zaman zaman Rusya önde oldu, zaman zaman Çin. Ukrayna meselesi tam da budur.

b- Diğer emperyalist rakiplerine tehdit olarak IŞİD’i gösterdi ve üzerlerine salmaktan da geri durmadı.

İlki havuç ise, ikincisi sopadır ve bu sopanın yanında başka sopaların da olduğundan şüphe etmeye gerek yoktur.

Bush’tan sonra Obama, “demokrat” politikaları devreye sokarken, aslında, bir adım geri atan ABD saldırganlığının yeni yüzünü temsil ediyordu. Obama, Suriye savaşının bizzat mimarı değilse, Biden orada olduğundan olabilir. Trump, ABD hegemonyasını yeniden sağlamak üzere “America First” sloganını öne çıkartan bir başka adım idi. Trump’ın AB ve diğer emperyalist rakiplerine karşı aşağılayıcı ve diplomatik teamülleri aşan tutumu, gerçekte, bir başka deneme idi. Ve bugün yeniden Biden ile, bir kere daha “demokrasi” havariliğine soyunuyorlar. Trump’ın kaba-saba tutumları olmamış olsa idi, Biden’dan umutlanan bir dünya ortaya çıkmazdı. Her ikisi de sahne şovudur.

3

Suriye savaşında Rusya ve Çin’in aldığı tutum, sanki savaşın iki cephesinin ABD ve Rusya-Çin olduğu izlenimini yaymak isteyen Batı propagandasının üzerinde yürüdüğü hat oldu. Bu propaganda, her zaman olduğu gibi, savaşın emperyalist karakterini görmek istemeyenlere, özellikle de liberal sola inandırıcı geldi. Zaten, Amerikan rüyası ve Batı hülyasını rehber edinen bu liberal sol, Batı’dan gelen her şeye inanmaya hazırdır. Bir örnek güncel bilgi kirliliği için de faydalı olur. Örnek, Covid-19’a karşı üretilen aşılarla ilgilidir. Israrla Rus aşısı, Çin aşısı aleyhinde kampanya yürütülmesi şaşırtıcıdır. İngiltere, Rus aşısı için işbirliği yapmaya çalışırken, açıkça Rus aşısına karşı kampanya yürütmüştür. İtalya, açıktan Rus aşısı için onay talep ederken AB kurumları tuhaf biçimde sessizdir. Almanya, Rus aşısını isterken, ona karşı kampanya yürütmüştür. Ülkemizde Rus aşısı yokmuş gibi davranılmaktadır. Oysa Rus aşısı Mayıs 2020’den beri Rusya’da uygulanmaktadır. Ülkemizde Çin aşısı ise, ancak iktidarın henüz onay almamış Çin aşılarından birini seçmiş olması nedeni ile gündem olmuştur. Bizde, Batı’dan gelen bilgi “doğru”, “kutsal”dır. Bu örneği bir yana bırakalım. Demek ki, Batı’dan gelen bilgiye inanmak, ülkemiz sol liberalleri, liberal solcuları için hap cinsinden kolaydır, kolay alınır. Öyle yapıyorlar. Savaşın aslında büyük güçlerin savaşı olduğunu, büyük emperyalist güçlerin savaşı olmadığını söylüyorlar. Çin ve Rusya, bu büyük güçlerin içine girebilir, ama emperyalist güçlerin içine girmeleri o kadar kolay değildir. Eğer emperyalist güçlerin içinde olsalardı, mesela Rusya ve Çin’e karşı akıl almaz ambargolar uygulanmazdı. Batı için, sanki Rusya eski SSCB imiş gibi soğuk savaş politikaları devrededir. Bir kapitalist, bir emperyalist güce karşı bu duvarlar neden olur ki?

Biz Rusya ve Çin’in sosyalist olduğunu savunmuyoruz, ama kapitalistlikleri de çok “tuhaf” olmalıdır, emperyalist olmadıkları ise açıktır. Elbette, onlar da, kendilerine karşı geliştirilen tehditlere yanıt verebilecek güçtedirler.

Ama artık ortada, üretilmiş bir “gerçek” vardır, ABD savaşın ucunu Rusya ve Çin’e yöneltmekte kararlıdır. Biden yönetimi bunun işaretlerini vermektedir.

4

Tam da bu noktada, emperyalist paylaşım savaşımına karşı tutum meselesi ortaya çıkmaktadır.

İçinde yer aldığımız bölge, Balkanları, Kafkasları, Ortadoğu’yu içeren bölge, ABD emperyalizminin çözülmekte olan hegemonyasını durdurmak için savaşı yoğunlaştırdığı bölgelerden biridir. ABD bu bölgede, diğer emperyalist güçlerin aleyhinde bir hegemonya kurmak istemektedir. Bunun önündeki en önemli engeli İran olarak görmektedir. Anlaşılan budur. Ama aynı zamanda, Kürt devriminin yükselişini de bir tehdit olarak ele almaktadır. Filistin meselesini, partneri İsrail’i rahatlatmak üzere ezmek istemektedir. Elbette, bölgede İngiliz, Fransız varlığı da açıktır. Ama ABD, daha çok Rus varlığı ile ilgilidir ve Rusya’yı baş hedef hâline getirerek Fransa ve İngiltere ile daha sonra hesaplaşma planları kurmaktadır.

Rusya ve Çin’in, İran ve Suriye üzerindeki başta olmak üzere, bölgedeki etkisini azaltmak için, ABD, onların kendi evlerine saldırıyı yoğunlaştırma peşindedir. Obama ve Trump döneminde kullandığı metotlara, bu kez “demokrasi” vurgusunu ekleyecektir. Bunun başlıca nedeni, dünyada gelişen kitle hareketi ve kitlelerdeki duyarlılıklardır. Bu, ABD’nin içinde de sorundur, Ortadoğu’da da. Böylece Rusya ve Çin’in anti-demokratik yönetimlerine karşı mücadele öne geçecek, yetmezse en yakınlarında bir savaş devreye sokulacak, bu yolla onların bölgeden uzak durması sağlanacak. Bunun ardından Suriye ve İran’a karşı hareketler geliştirilecek, bu arada ise Kürt devrimi boğularak Barzani çizgisinin zaferi sağlanacak.

Planlar böyle gibidir, ama hayat, her zaman bu planları bozma alanıdır.

5

Tüm bu planı Kürt devrimi üzerinden görmek mümkündür. Bu plan yeni değildir, Obama döneminde vardır, Trump döneminde devam etmiştir ve şimdi Biden ile daha şiddetli biçimde devreye sokulacaktır.

a- TC devleti, Kürtlere karşı azgınca bir savaş yürütecek, yürütüyor. Bu savaşın arkasında ABD desteği gizlenecek. Çok zorlanırlarsa NATO desteği olduğu kabul edilecek. Böylesi bir saldırı ile PKK sıkıştırılacak.

b- PKK’ye karşı savaş, aynı zamanda Güney Kürdistan’dan, yani Irak Kürdistanı’ndan da artırılacak. Uzun süredir bunun hazırlıkları vardır. Barzani yönetimi bunun için TC devleti ile daha sıkı işbirliğine girecek.

c- Türkiye içinde, Barzanici bir yeni siyasal parti ile HDP etkisiz hâle getirilecek. Ya da önce HDP etkisiz hâle getirilecek sonra Barzani partisi kurulacak. Selahattin Demirtaş’ın içeride tutulma nedeni budur.

d- Suriye Kürdistanı’nda Barzanici bir yol egemen hâle getirilecek, Rojava devrimi ile ortaya çıkan tablo bozulacak. Petrol anlaşması, bu açıdan oldukça ilgi çekici bir adımdır. Bu yolla Barzani devleti geliştirilecek.

Bu politikayı epey zamandır uygulamaktadırlar. Bu biliniyor. Biden’ın “Kürt kökeni” araştırıldığına göre, hamleler hızlanacak. TC’nin saldırıları artacak ki, Kürt hareketi içinde ABD’nin kurtarıcı olarak sığınılması gereken bir yer olduğu düşüncesi kök salsın. Böylece Kürt devrimci hareketi tasfiye edilmek istenmektedir.

Bunun anlamı, Kürt devrimini, bir paylaşım savaşımının parçası hâline getirme isteğidir. Bir yandan İsrail, bir yandan Türkiye, diğer yandan Suudi Arabistan, bu politikanın önemli unsurları olarak iş görmektedir.

6

İster Suriye sorunu olsun ister Lübnan, ister Filistin sorunu olsun ister Kürt sorunu, tüm bunlar, emperyalist güçlerden “daha iyi” olanı ile anlaşarak çözülemez. Emperyalist güçlerin daha iyisi yoktur, olmaz. Bu yol bir felakettir ve tarih bu türlü “büyük güçlere sığınma” felaketleri ile doludur.

Çözüm, bölgede gelişmekte olan toplumsal mücadelenin, emperyalist güçlere ve onların bölgedeki ortaklarına karşı açık, anti-emperyalist bilinci temel alan bir tarzda geliştirilmesindedir. Yani, hiçbir emperyalist güce boyun eğmeden, kirli ilişkiler içine girmeden, bir sosyalist mücadelenin dışında çözüm yoktur.

Bu açıdan da, Kürt devrimci hareketi, ciddi bir olanak, ciddi bir güçtür.

Diğer parçalarda gelişmiş bir toplumsal mücadele henüz yoktur. Ama yaşamın hızlı aktığı, tarihin hızlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Bugünün nüveleri, yarının büyük güçlerinin tohumlarıdır.

Bu açıdan, Batı’da, yani Anadolu, Balkanlar vb.de gelişecek mücadele çok büyük bir değer taşımaktadır.

7

Bölgede gelişecek bir devrimin diğer tüm ülkelere yayılması hem gereklidir hem de mümkündür. Tüm bölgeyi saracak olan bir devrim, sosyalizmin dünyadaki bayrağının yükselişinde de yeni bir sayfa açacaktır

Bunun olanakları vardır.

Bölgemizde gelişecek sosyalist devrim, elbette bir yandan işçi sınıfının kurtuluşu bayrağını zafere ulaştırmak demektir, bir yandan da, bölgede yaşayan tüm halkların özgürleşmesinin yolunu açmak demektir.

Bunların kolay olmayacağı açıktır elbette. Ama defalarca emperyalistlerin oyunları içinde piyon olarak yer alan bir politikanın sonuçlarını görmüş halklar olarak, bu zor yolu denemekten başka çıkış olmadığının da bilincinde olmalıyız.

Biden döneminin politikaları da tutmayacaktır.

Bölgede devrimci çıkışlar, hiç de küçümsenir durumda değildir. Kürt devrimini, Lübnan’daki eylemleri, Irak’taki eylemleri, Mısır’daki gösterileri, Anadolu’daki Gezi Direnişi’ni, Sudan direnişini vb. yakın geçmişte gerçekleştirmiş bir bölgedir burası. Evet işin kolay olmadığı, Kürt hareketindeki gibi bir örgütlülüğün diğer parçalarda oluşmamış olduğu açıktır. Ama öte yandan, tüm bölgeyi kapsayacak bir devrimci çıkışın temellerinin de oluşmakta olduğu açıktır. Tüm bölge halklarının, tüm bölge işçi ve emekçilerinin ortak sosyalist federasyonu, bölgenin tarihini kökünden değiştirecektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here