Kanal İstanbul, burjuva “muhalefet” ve “söke söke”

Kanal İstanbul ile ilgili, aslında hiçbir önemi olmayan, bir “temel atma” töreni, Haziran sonunda gerçekleşti. Bu temel atma törenine kadar “ya Kanal ya İstanbul” diyen CHP, İmamoğlu ve diğer burjuva muhalefet, temel atma törenini protesto etmek ister gibi yaptı. Evlere şenlik bir “protesto” girişimi ile, hazır başka gündemler ağırlıkta iken, burjuva muhalefet, CHP, İmamoğlu ve CHP İstanbul İl Başkanı, adeta “Kanal İstanbul” projesine destek verdiler.

Nasıl mı? Anlatacağız.

Kanal İstanbul’un hikâyesi büyümektedir. Öyle anlaşılıyor, daha da büyüyecektir. Bu nedenle, konuyu daha geniş olarak ele almak istiyoruz.

Erdoğan’ın açıklamalarından başlayalım.

Erdoğan, 11 yıl önce, diyor, bu proje gündeme geldi.

Yalandır.

Her konuda yalan söylemeyi alışkanlık edinmiş, dahası yalan söyleme aparatı ile Saray Rejimi’ni donatmış bir devlet var ortada. Erdoğan, bu konuda en önde koşma isteğindedir. Yalanın her türünü, yakası açılmamış yeni yalan biçimlerini bile “helâl” olarak halka sunmakta maharetlidirler.

Konumuza dönelim.

Gündeme tekrar gelmesi değildir yalan olan, yalan olan, bu projenin ilk gündeme gelişinin kendi döneminde olduğudur. Bu proje, Ecevit dönemine kadar gidiyor ve AK Parti iktidarından öncedir. Muhtemelen 1989’da SSCB’nin çözülüşü sonrasında ciddiyet alması istenmiş bir projedir.

Demek ki, proje, “Bay Yüzde On” adı ile anılan Erdoğan’ın projesi değil. Erdoğan, bu projeye çok sarılmış durumdadır.

Bu “şey”e çok sarılmanız, ihtiyaçtandır.

“Şey”, yerinde bulunmalıdır. Kanal İstanbul projesi, bir “şey”dir ve “kanal” meselesi değildir, daha çok İstanbul meselesidir, ondan daha da çok emperyalist paylaşım savaşımı projesidir.

Adeta Erdoğan “Kanal İstanbul”a sarılıyor, Kanal İstanbul da ona. Bu sarmaş dolaş olma hâli, kuşku yok ki, Saray Rejimi’nin iktidarı sürdürme isteği ile de bağlıdır. Bugünlerde Saray Rejimi, sadece Erdoğan değil, devletin bizzat tümü, sarılacak “şey”ler aramaktadırlar.

Bize göre Kanal İstanbul projesi, sürmekte olan paylaşım savaşımı (ABD, Almanya, İngiltere, Fransa ve Japonya’nın başrollerinde oynadığı, ABD hegemonyasının çözülmekte oluşunun şekil verdiği paylaşım savaşımı) anlaşılmadan anlaşılamaz.

Erdoğan’ın hayali değildir.

Erdoğan’ın paradan başka, dolardan başka hayali olamaz.

Para ve dolar hayali, bir insan hayali olamaz. Demek, Erdoğan’ın hayali yoktur.

Erdoğan, komisyoncudur. Kurnaz komisyonculuk bir “itibar” ise, itibarlıdır. İtibarlı olmadığı için, dine başvurmaktadır. Din ve milliyetçilik konusunda “efendileri” tarafından atanmış uzmanları vardır. Yalan ve karanlık basını, Soylu’su, Akar’ı ve bilcümle savaş aygıtı ile efendilerinin verdiği rolü oynamaktadır. O komisyona bakar, dolar ile ilgilenir. Ama sonuçta o; kurnaz, eli kanlı, dili yalana dolanmış, korkak bir komisyoncudur.

Böylelerinin “hayal”lerinden çok kâbusları vardır.

Para içinde yüzdüğü için dolar cinsinden hayalleri artık önemsizdir demek istemiyoruz. Tersine her şeyden önemlidir. Ama kâbusları çok ama çoktur. Erdoğan, Saray Rejimi’nin tümü, kâbuslarla yaşamaktadır.

Bugün bulunduğu koltuk dahi, onun hayali değildir, efendilerinin kendine biçtiği roldür. Tek hayali paradır ve daha ileri hayali, daha fazla paradır. Bu paraları yiyebilecek bir vizyonu da yoktur. En küçük çay masrafını bile, devlet bütçesine yükler, en büyük “hayır” işlerini dahi devlet bütçesinden yapar.

Gizli bir bilgiye sahip gibidir: “Öbür tarafta, dünyada sahip olduğun dolarlar ne kadar çok ise, o kadar çok faiz alacaksın” türünden bir bilgi olmalı. Galiba işin sırrı budur.

İşin sırrı ne olursa olsun, Erdoğan’ın, dolardan daha başka bir hayali yoktur ve olamaz.

Ancak ve artık baştan aşağıya kâbustur.

Erdoğan’ın, efendilerinin kulağına üflemediği bir “düşüncesi” varsa, o da bedenî zevklere ilişkin, güdülerce açıklanabilir şeylerdir. Onu da kulağına üflemezler, “devlet pezevenklerine” hatırlatırlar.

Yani, ne düşüncesi, ne hayali vardır.

Kanal İstanbul, efendilerin, paylaşım savaşımı için geliştirdikleri bir projedir ve Erdoğan’ın kulağına, ABD- İsrail hattında üflenmiş olmalıdır.

Erdoğan, bugünlerde ABD-İsrail hattında kendine söylenmiş olan “şey”lere sarılmak zorundadır. Geleceğini burada görmektedir.

Erdoğan’ın geleceğini “devletin geleceği” olarak okuyan CHP, bu nedenle “devleti kurtarmak” için, her tür “hizmeti” yapmaya gönüllüdür. Erdoğan’ı temizlemek, Saray Rejimi’ni yıkamak ve parlatmak, artık Saray Rejimi’nin saldırılarının korkutamadığı kitleleri hurafelerle korkutmak CHP’nin işidir.

Hong Kong gibi, bir şehir devlet, bir dünya finans merkezi, kimsenin olmayan bir bölge, kimsenin olmadığı ölçüde aslında parababalarının olan bir yer: İşte istedikleri budur. Bunun için, her tarafı deniz ile ayrılmış bir bölge istiyorlar. Küçükçekmece’den Sarıyer’e kadar, Anadolu yakası hariç, bir yeni şehir-devlet planıdır bu.

Bunun, yapılabilirliği sorundur. Hem teknik anlamda içerdiği riskler nedeni ile hem de ondan önce tüm emperyalist dünyanın bu plana evet dememiş olması nedeni ile. Bu nedenle proje ABD hattına aittir. Diğer emperyalist güçler, ancak karşılığını aldıklarında buna evet diyebilirler ya da bu iş genel dünya savaşının sonunda belirlenir.

Erdoğan, ne zaman iktidarını sürdürme konusunda bir “zorluk”la karşılaşırsa, hemen efendilerinin isteklerini çok iyi bilen masajcı gibi, hemen o “uygun” noktaları kaşıyor: TC devleti için, ABD emperyalizmine hizmet etmek üzere yürüttüğü tetikçilik serüveninin Suriye savaşı sonrası bölümünde “uygun” kaşınacak, yatırım yapılacak nokta çok sayıda değildir. Ukrayna’da ne isterseniz yaparız, Karadeniz’de NATO emireri oluruz, Afganistan’da bize ihtiyaç var, emredin Suriye’yi alalım. İşte Kanal İstanbul projesi de, böyle bir kurtarıcı, “ben yaparım efendim, siz dert etmeyin” mesajı içermektedir.

Ülkenin yurttaşları, burada yaşayanlar, işçi ve emekçiler, böylesi bir kanala ihtiyaç duymuyorlar. Gerekli değildir.

Ülkenin işçi ve emekçileri, bambaşka ihtiyaçlara sahipler. Mesela işsizliğin, açlığın, yoksulluğun, sömürünün, adaletsizliğin, ayrımcılığın, açık hapishanede yaşamanın son bulmasını istiyorlar. İşçiler ve emekçiler savaşsız ve sömürüsüz bir dünya istiyorlar. İşçiler ve emekçiler, tekellerin, parababalarının, şirketlerin kölesi olunmayan, kâr için üretim yapılmayan bir dünya istiyorlar.

Burjuva muhalefet diyor ki, “bu kadar para var mı?” Diyelim ki var olsun, yine de bu projeye ihtiyaç duyan bir halk yoktur. Yani, böylesi bir gereklilik yoktur.

Konu ilginç olduğu kadar, birçok açıdan, ülkedeki siyasal durumu, Saray Rejimi’ni, muhalefeti vb. de anlamak için kolaylıklar sağlamaktadır.

Saray Rejimi, Akarlı ordusu, Soylulu emniyeti, Bahçelili Atasagun’u, Albayraklı medyası, savaş sanayii, yalan makinaları, trolleri, polis gücünün devamı olan yargısı, SADAT gibi paramiliter grupları, IŞİD gibi İslamî bağları, tekelleri, uluslararası sermayesi, beşli çeteleri, mafyaları, tarikatları ile yerleşik kuvvetlere sahiptir. Bir de yandan çarklı kuvvetleri var.

Burjuva muhalefet, yani Saray Rejimi’nin “dıştan” destekçileri, “yandan çarklı kuvvetler”, yani CHP, İYİ Parti ve diğerleri, Kanal İstanbul’u istemediklerini söylüyorlar. Ama her zaman olduğu gibi, bir teatral havada. Yani gerçekte karşı çıkmıyorlar, sadece karşı çıkıyormuş gibi yapıyorlar. Elbette bazı bilim insanlarının açıklamalarını da kullandıkları, bu açıdan bazı doğruları söyledikleri oluyor. Ama hiçbir biçimde burjuva muhalefet, Kanal İstanbul’a gerçek anlamı ile karşı durmuyor. Her konuda böyleler. Bahçeli açıktan Saray Rejimi’ne destektir. Atasagun yönetiminde Bahçeli, gerekli her türlü desteği vermenin yolunu buluyor. Oysa CHP, İYİ Parti ve diğerleri, sanki Saray Rejimi’ne karşılar gibi yapıyor, halka ise şöyle sesleniyorlar: Sakın eylem yapmayın, karşı çıkın ama içinizden, sakın slogan atmayın, sakın eyleme çıkmayın, sokaklardan uzak durun. Böylece Saray Rejimi’nin saldırılarından korkmayanlar, sanki CHP bir şey biliyordur düşüncesi ile, CHP’nin yaydığı korkuyu içlerine çekiyorlar.

CHP, muhalefet yapıyormuş gibi yaparak, aslında cambazlara taş çıkartacak yetenekler sergiliyor. Yani, burjuva muhalefetin işi, Saray’dan daha zor.

Bu nedenle, iki kesimi acınası buluyoruz:

Birincisi Saray medyasının kalemşörleridir. Mesela Selvi gibi, mesela Ahmet Hakan gibi, mesela Nagehan gibi. Saymaya gerek yok. Hepsi bellidir. Bunlara acımamak elde değil. İnsanımsı varlık da olsalar acınacak durumdadırlar. Saray, bunların da “insan” olduğunu unutuyor. Bir gün Saray bir açıklama yapıyor, ertesi gün tam tersini söylüyor. İlk günkü açıklamanın ardından kaleme sarılıp, alacakları dolarları hak etmek isteyenler, tam yazılarını bitiriyorlar, Erdoğan’dan başka bir açıklama geliyor. Bu sefer, dün yazdıklarının tam tersini, büyük bir şevkle yazmak zorundadırlar. Bok böceklerinin de bir onuru, haysiyeti vardır. Zavallıların yoktur. Veyis, belki bir gazetecilik oynamıştır, insanımsıdır, ama bir onuru olmadığı açıktır. Bu yüz dolarlık adamlar, yüz dolarlarını harcamaya sıra geldiğinde, onunla bu kez yarısı kadar “hayat” satın alırlar. Mesela Dow Kimya’nın ABD’deki bürosunda çaycının aldığı para, onların aylıklarından fazladır ve çaycı, onurlu bir iş yapmaktadır. Çay servis ederken, cinsel tatmin servisi vermediği kesindir.

Yüz dolara kalemlerini satanların, eğilmeyecekleri kıble, hizmet etmeyecekleri karakter yoktur. Bu nedenle, kalemlerini onursuzca kullanmak konusunda acımasız bir yarış içindedirler.

İkincisi burjuva muhalefettir. Mesela CHP’ye bakın. Saray’dan gelen lağım kokusunu kapatmak için, her şeyi yaparlar. Devlet zarar görmesin, devlete zeval gelmesin diyerek, halkı korkutmak için her türlü cambazlığı yaparlar.

Hangisi daha karaktersizdir; ilki mi, ikincisi mi?

Bazan, burjuva muhalefet, kaldıramayacağı durumlarla karşılaştığında, yaptıklarının takdir edilmediğini gördüğünde, özellikle “ikna” edilmesi gerekiyor. Mesela Kılıçdaroğlu’na saldırdıktan sonra, bazı CHP’lilerin geri çekilmesi gibi. “İkna” sınırı, güncel politik duruma göre değişmektedir. Artık bazı “gaflar”, TC devleti, Saray Rejimi açısından, acımasızca yanıtlanmaktadır. Zira, işler yolunda değildir. Sahnede tiyatro oynamak tamam ama, provanın bile bir sınırı vardır denmektedir.

Kanal İstanbul da böylesi oyun alanlarından biridir. Yaptırmayız, ya Kanal ya İstanbul ile, yaptıracağız tarzı tartışmalar eşliğinde ilerliyoruz.

Saray Rejimi, artık Kanal İstanbul’u yapıyormuş gibi görünmek için daha fazla nedene sahiptir.

– Saray Rejimi, ABD’ye, Erdoğan hakkında dosyaları açma, istediğin her şeyi yaparım demek için harekete geçmiştir (Dikkat edilsin, sadece Erdoğan harekete geçmiyor, Saray Rejimi harekettedir. Zira “tek kişi rejimi”, “kişi diktatörlüğü” sözleri, gerçekte devleti kurtarmak, Saray Rejimi’ni aklamak içindir). Akar (şu günlerde Erdoğan sonrası yarış için Soylu’ya göre puan toplamak üzere alttan alta çalışmaktadır ve Peker henüz diyelim, Akar hakkında dosya açıklamamıştır. Belki de o dosyaları da Soylu açıklar), Afganistan dosyası ile, Erdoğan’ın gönlünü almıştır. Böylece, Biden ile görüşmenin gündeminde Afganistan yer tutmuş ve “hamdolsun” Erdoğan ailesi dosyaları açılmamıştır. Bundan dolayı, Akar, Erdoğan’dan ne kadar övgü alsa azdır.

Saray’dan birileri de, belki Altun mesela, Kanal İstanbul hamlesini öne çıkartmak istemektedir. CHP, İYİ Parti, aslında bu isimleri bilirler. Ama açıklamazlar. Çünkü “devlet zarar görür” diye açıklamıyorlar. Ne büyük bir rezillik! Hangi devlet zarar görecek? ABD, biliyor, Almanya biliyor, İngiltere biliyor, dünya biliyor, sorun yok, ama halk bilirse sorun var. Bu da bir zavallılıktır.

İşte bu yolla Saray Rejimi, “her işi yaparım abi” modunda efendilerinden fazladan ömür, destek istiyor. Kanal İstanbul tartışmalarını güncelleyen nedenlerden biri budur.

– İkincisi içe dönük olandır. Saray Rejimi, Saray’ın müteahhitlerine, sürekli gelir getirecek yeni işler pas etmek istiyor. Bu aynı zamanda Erdoğan ailesinin de garantili gelirleri demektir. Eğer müteahhitler beslenmezse, eğer bu canavarlar beslenmezse, sahiplerini, kendilerini besleyeni yerler. Bu beslenme meselesi bu kadar acil iken, Kanal İstanbul diye bir proje ortada var iken, hemen bununla ilgili ihaleler yapılabilir. Bunu yapıyorlar.

Saray Rejimi’nin yarattığı iki zavallı kesim vardır: Biri burjuva muhalefettir ve diğeri Saray medyasındaki kalemşörlerdir.

Hangisinin daha zavallı olduğu, olaylara göre değişmektedir.

Yani zavallılığın da kendine has bir hareketi vardır.

Zavallılığın kendine has bir zekâsı olduğu gibi.

Mesela Selvi’nin Erdoğan’ın her açıklaması için bir yanıt üretme süreci, bu “zavallılığın zekâsı” örneğidir.

Kılıçdaroğlu, Kanal İstanbul projesi için, hikâyeden bir temel atma töreni öncesinde, zavallılığın zekâsına olumlu bir örnek sergilemiş, “ihaleyi alanlara parasını vermeyeceğiz” demiştir. Erdoğan buna bir şey demezdi, ama müteahhitler, yatırımcılar, Erdoğan’ın yanıt vermesini talep edebilirler. Zira bu sözler, halkın önünde söylenmiştir.

1- Ya Kanal ya İstanbul, bizzat Kılıçdaroğlu ve CHP zavallılığı tarafından yutulmuştur. CHP, İmamoğlu ve CHP İstanbul İl Başkanlığı, açıkça temel atma törenini tanımışlardır. Zavallılık böyledir işte, sen kabadayılık yaparken o paçalarından aşağı sızmaya başlar. Kılıçdaroğlu, iktidara geleceklerini deklare ederken, Kanal İstanbul’u yaptırmamak konusunda kolpacı olduklarını ifade etmiştir.

2- İmamoğlu ise “bakın efendim, gelin bu inattan vazgeçin” diyerek, Erdoğan’a yaltaklanmaktadır. Siz büyüksünüz, benim cumhurbaşkanımsınız, sizi sayarım, ama bu projeden lütfen vazgeçin, sizi çevrenizdekiler kandırıyor, demek istemektedir. Diyelim ki, İmamoğlu gerçekten böyle düşünüyor, bu düşünce zavallılık değilse nedir? Diyelim ki, böyle düşünmüyor da, birini öldürmek isteyen silahlı birini, konuşarak ikna etmeye çalışan sevimli adamı oynuyor olsun, bu hâl, bir tiyatro mudur, yoksa zavallılık mıdır? Erdoğan, bu “ikna” metodu ile Kanal İstanbul’un yaratacağı ranttan vazgeçer mi?

3- Diyorlar ki, ihaleye girmeyin, bakın halka deklare ediyoruz ki “paranızı vermeyeceğiz.” Böylece, Kanal İstanbul’un ihalesine girecek olan müteahhitleri, beşli çeteyi “ikna etmeye” çalışıyorlar.

CHP böyledir.

Avrasya Tüneli, Üçüncü Köprü, şehir hastahaneleri, havalimanları vb. gibi “garanti müşterili” projeleri kamulaştırmadan söz edilince, “bedellerini ödeyerek kamulaştıracağız” diyecek kadar zavallıdırlar. “Bedellerini ödemek” de ne? Zaten, halkın olan şeylerin bedellerini ödemek ne demektir?

Şimdi de beşli çeteyi ikna etmek için, bakın paralarınızı vermeyeceğiz, dediler.

Öyle anlaşılıyor ki, beşli çete Erdoğan’a, bu açıklama iyi olmadı, halka açık konuşma iyi değil demiş olmalı.

Erdoğan, “söke söke alırlar” dedi.

Aynı anda hem muktedir ve hem de kul olmanın kendine has bir karakteri var. Osman’ın soyundan olsa, yani Osman ailesinin mirasçısı olduğu miras hukuku ile kanıtlanmış olsa, “muktedir” olduğunda başındaki taç, soy yolu ile gelmiş olurdu. Bu durumda, böyle konuşmazdı. Ama “muktedir”liğinin ilanı olan taç, efendileri tarafından konulmuş çakma bir taç olunca, bir de önce efendilerinin, sonra yüzde on aldıklarının hizmetçisi olunca, onlar adına, kendi temsil ettiği “muktedirlik” makamına karşı konuşmak zorunda kalmıştır. Erdoğan, kendine karşı konuştu: “Söke söke alırlar.”

1- Geçenlerde “helâlleşme” moduna girmişti. Ben gidiyorumun ifadesidir bu. Derinden geliyor, bir süre sonra dile vuruyor. Şimdi de “söke söke alırlar” diyor. Demek ki, kendisinin yolun sonunda olduğunu kabul ediyor. Beşli çeteye diyor ki, “alırız, çünkü ben işi iyi yaptım, anlaşmalarda yetkili mahkemeler Londra mahkemeleri.”

2- Saray Rejimi, yargının polis gücünün devamı olması anlamında yeniden örgütlenmesini sağladı. Ama bu yaptıkları şeyin, öyle anlaşılıyor, Londra’da asla yapılamayacağını düşünüyorlar. Londra mahkemeleri, o paraları kendilerine bırakırsanız, sizi haklı çıkartırlar. O kadar güvenilecek mahkemeler midir, bay yüzde on, bay muktedir? Erdoğan kendini Londra hukukuna emanet etmek istiyor gibidir. Hazırlandığı görev, aslında Londra destekli komisyonculuktur. Yani, yine Ülker’e yakın durmak istiyor. Hayat işte, dön dolaş, kürkçü dükkânına git. Ticarete Ülker satarak başlamıştı, ülkeyi haraç mezat satarak devam ediyor ama galiba en sonunda Ülker’in yanına İngiltere bayiliğini almaya gidecek.

3- “Söke söke alırlar” cümlesi, Kılıçdaroğlu’nu, Bay Kemal’i cahil olarak görmektir. Erdoğan ise deneyimlidir, kendisinden nasıl söke söke aldıklarını biliyor.

Ardından tören yapılıyor; Kanal İstanbul açılış töreni.

CHP, oluşabilecek protestoları önlemek üzere, polisin kordonu altında Bakırköy’de toplanıyor. İşte size CHP korkaklığı. İşte size devletçi aklın çalışma biçimi.

Sivas katliamı sırasında, İnönü, devlette görevli idi. Başbakan yardımcısı olabilir. Sivas’ta insanlar yakılmaya başlandı. Ankara’dan Sivas’a bir helikopterle kalkıp gidemedi. Belki iki saatini alırdı. Korkmuş mudur, yoksa “yanlış da olsa devlet işine” saygısından mıdır, gitmemiştir. CHP’nin “devlete halel gelmesin” anlayışı, orada yakılan aydınlar konusunda da kendini göstermiştir. Şimdi utanmadan Kılıçdaroğlu, “gençler konuşun, korkmayın ben varım” diyor. Kılıçdaroğlu, bir kere olsun, bir tek ciddi meselede olsun, muhalefet bile yapmamıştır. Sanıyor ki, kendi çevresine söyledikleri, dışardan duyulmuyor. Sanıyor ki, dışardan bakınca, kendi hâli anlaşılmıyor.

Tele1’de Merdan Yanardağ ve Emre Kongar, çıkıp, “korkmayın, biz varız, ben varım, Merdan var” diye açıklamalar yapıyor. Hâle bak, kimler, halka “korkmayın” diyorlar. Soylu’nun karşısına geçip bir tek ciddi soru soramayan, tam tersine onun oyalama planlarına su taşıyan mantık, halka korkmayın diyor.

Sanıyorlar ki, halk CHP’nin peşinden gidecek. Utanmadan, anketlerde Erdoğan mı kazanır yoksa bilmem kim mi, diye soruyorlar. Oysa Erdoğan’ın aday olması yasal olarak da mümkün değil. Hiçbiri anket firmalarına, siz bu soruyu neden soruyorsunuz, demiyor. Erdoğan “seçimle gidecek” ya, halkı “seçim olacağına” inandırmak istiyorlar. Daha önce olan seçimlerde hile var diyorlar ama bu kez, Erdoğan hile yapmayacak garantisi veriyorlar.

Gerçek şudur: CHP, burjuva muhalefet, ABD tarafından Erdoğan’ın kullanım süresinin dolmasını beklemektedir. Mustafa Balbay nasıl ABD’ye görevi bize verin, daha iyisini yaparız, diyor idiyse, şimdi de bunlar aynı şeyi söylüyor. Bu yaklaşımın hiçbir yerinde halk, hiçbir yerinde insan yoktur, ülke sadece tekrardan ve tekrardan satılmak üzere vardır.

CHP, hep devlet partisidir ve hiçbir zaman sol olmamıştır.

Uzun zamandır iktidar olmadan devlete sahip çıkmaktadır.

O nedenle, CHP başkanlarının bazılarına hizmet “devlet pezevenklerine” düşmektedir. Baykal bunlardan biridir. Ve tümü, CHP, Saray Rejimi’nin destekçisidir.

Şimdi Kanal İstanbul’a dönelim.

Ya Kanal Ya İstanbul diyen İmamoğlu, Kaftancıoğlu, nasıl olur da, bu denli ciddiye aldıkları Kanal İstanbul projesi için, bu denli saçma, bu denli maskaraca bir protesto gösterisi düzenlerler?

Kılıçdaroğlu, olmuyorsa İmamoğlu, olmuyorsa Kaftancıoğlu, olmuyorsa CHP il yönetimi, açıktan, herkesi, tüm halkı, tören alanına davet etmeli idi. Madem bir tören var, madem temel atma töreni yapılıyor, öyle ise, hep birlikte oraya gitmeliyiz. Onlar temel atarken, sen Bakırköy’de, polisi de çağırıp, kendini kordon altına neden aldırıyorsun? Bu nasıl bir kepazeliktir!

Diyelim ki, bu ilk temel atma töreni olsun, daha ikincisi vb. olacaktır. Öyle ise, Cumhurbaşkanı nerede, tüm halk orada, başlığı ile bir çağrı yapılmalıdır. Oraya, Kanal İstanbul törenine davet, en başta projenin bir yıkım projesi olduğunu söyleyen İmamoğlu’nun görevidir. O yapmıyorsa, o kolpacı ise, o belli bir miktar rüşvet karşılığı susuyorsa, o korkuyorsa, nedeni ne ise o yoksa, bu görev Kaftancıoğlu’na düşer. Hadi diyelim unuttunuz, çağrımızdır, şimdiden söylüyoruz, çağrınızı yapın, örgütleyin.

Gelelim “söke söke”ye.

Öyle diyor Erdoğan. Erdoğan, “söke söke” işini, efendileri ile olan ilişkisinden bilir. Bilir, öğrenmiştir. ABD’li efendilerinin isteklerini yapmak zorunda olduğunu öğrenmiştir. Bunu “söke söke” diye anlıyor.

Bu belki “söke söke”nin bir çeşididir.

Erdoğan’ın karşısına çıktıklarında, onun mal dosyasını koyuyorlar. “Mal canın yongasıdır”, ama malı olanlar için, mülk sahipleri için. Çulsuzlar, açlar, işsizler, işçiler için değil. Hangi işçi mahallesine gidersen git, sana su ve ekmek verirler. Hangi zengin mahallesine gidersen git, ekmeği, eti çöpten toplarsın ama sana vermezler.

Erdoğan’ın canı kıymetlidir. 3000 koruma ile gezer, sarayın hep başka odasında yatar, sarayın duvarları bile casuslarla donanmıştır. Bir tek simit almaya gittiğinde, yüzlerce polis ortaya çıkar. Simitçi, istese de istemese de o simitleri verir. “Sana satmıyorum” diyemez. Zira çevrede 3000 polis, keskin nişancılar vb. vardır. Simitçiye “devlet kuşu” böyle konar. Bir anda simitlerini satmış olur.

Erdoğan’ın malı da kıymetlidir. O da devlet kuşu, ama bir başka konar. Allah ona yürü ya kulum demiştir ve tüm dünyayı alsa gözü doymaz. Almak için ona hizmet edenlerin paylarının fazla olduğuna karar verir. Giderler birisinin malına çökerler. Yüzdesini alır.

İşte Erdoğan’ın “söke söke”si budur.

Kılıçdaroğlu, kutsal devletin her yanını yaladığı için, devletin her yanında bir kutsiyet var diye düşünür. O, mahkemeden korkar. Erdoğan, İngiliz hukukunun “söke söke” alacağını düşünür, Kılıçdaroğlu, hizmetçisi olduğu devletin “söke söke” alacağına inanır. Bu, deneyim farkından gelir.

Ama bir de işçi sınıfının, halkın “söke söke” alışı vardır. Örnekleri azdır. Zira, işçilerin polisi yoktur, mahkemeleri, ordusu, özel güvenliği vb. yoktur. Onları savunacak bir Londra mahkemesi yoktur. Onlar adına iş görecek mafyaları, şuraya buraya çökecek Ağar’ları yoktur.

Onlar, açlar ordusu, hayatı üreten ama ürettiklerinin kırıntıları ile yetinmek zorunda kalan milyonlar, bir gün gelir, sokaklara çıkarlar. Gezi Direnişi’nde olduğu gibi. 15-16 Haziran’da olduğu gibi.

İşte onların “söke söke”sinin bir küçük ifadesidir Gezi.

Bir gün, an gelir, saat çalar, yerin altı üstüne kalkar, işçiler ellerini toprağa basarak kalkarlar ve zincirleri kıra kıra alanlara akarlar. İşte o zaman “söke söke” almanın işçi biçimi, emekçi biçimi ortaya çıkar. Hepsinden ve her şeyi alırlar.

Kendileri için almazlar, “çökmez”ler, toplumun olduğu hâlde özel ellerde duran serveti, mülkiyeti toplumsal biçime, aslına geri çevirirler. Sarayları yıkarlar, zira saraylara fazlaca öfkelidirler. Bunu henüz bilmiyorsunuz, efendilerinize, Londra mahkemelerine sorun, size anlatacaklardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here