Soru şu: Kim yönetecek?

Sınırsız yağmanın, rantın, talanın, sınırsız sömürünün ve savaşın sonuçları; son bir ayda göç dalgası biçiminde, ırkçı saldırılar biçiminde, orman yangınları, seller biçiminde yıkıldı yaşamlarımızın üzerine.

Orman yangınları 12 gün boyunca devam etti. Devlet ortada yoktu. Ne zaman ki halkın, orman işçilerinin, gönüllülerin, bölgeye giden devrimcilerin dayanışmasıyla örgütlenen çalışmalar öne çıktı, devlet “ben buradayım” dedi ve bölgedeki dayanışma çalışmalarını engellemeye başladı. Van’da ve Batı Karadeniz illerinde yaşanan sellere, devletin hiçbir önlem almadığını, dahası büyük bir çabayla ölüm sayılarını gizlemeye çalıştıklarını biliyoruz. Tıpkı Soma maden katliamında olduğu gibi. Ve bugün sel bölgelerinde de halk sele kapılan yakınlarının bedenlerine ulaşmaya çalışırken, dayanışma için giden gönüllüler ise yönetenler tarafından engellenmeye çalışılıyor.

Halkın en zor anlarda günlük yaşamı kendisinin örgütleyebildiğini birçok örnekte gördük. Orman yangınlarında, İzmir depreminde bunu gördük. Yönetenlerin el koydukları tüm olanaklar halkın elinde olsaydı, biliyoruz ki o yangın söndürme uçakları hangarda kilitli kalmazdı, dahası, aylar önce bilgisi edinilen orman yangınlarına önlem alınabilir ve başlamadan önlenebilirdi. Sel bölgelerinde dere yatağına konutlar yapılmaz, HES’ler yapılmazdı ve ölümlerin önüne geçilebilirdi.

Pandeminin ilk aylarında uzunca süre maske satışı yasaklandı ve birçok insan maskeye ulaşamadı. İktidar kliklerindeki çete/cemaat/şirketlerin maske piyasasını parsellemesi beklendi. Ancak ondan sonra maske satışları serbest oldu. Bu kapitalist devlet yerine halk bu inisiyatife sahip olsaydı, biliyoruz ki herkese yetecek kadar ücretsiz maske üretilebilir ve dağıtılabilirdi. Çünkü onları zaten biz işçiler üretiyoruz. Ki o süreçte tüm imkânsızlıklara rağmen dayanışmayı örgütleyen ve evlerinde siperlik üretip sağlık emekçilerine ulaştıran da yine halk oldu.

Maskeyi üreten de biziz, yangın uçaklarının pilotları da, orman işçileri de, ekmeği yapan da, doktor da, mühendis de, itfaiyeci de, hepsi biziz. Bütün bu işleri biz yapıyoruz. Ama bunlara dair hiçbir fikri olmayanlar, ellerindeki tüm imkânları satıp yiyenler ve bizim dayanışmamıza engel olmaya çalışanlar yönetiyor. Şiddetle saldırmak dışında halkla herhangi bir bağı olmayanlar; savaştan, sömürüden, yağmadan beslenenler, savaşın sonuçlarını halkların üstüne yıkanlar yönetiyor.

O yüzden soru şu: Kim yönetecek?

Düzenin sunduğu seçenekler belli: İktidar var, muhalefet var, A, B, C var…
Erken seçim tartışmaları pişiriliyor şimdi ve önümüze konuyor: Seçin bakalım…

Kafanıza çay fırlatan mı yönetsin, yangın boyunca etkili tek bir iş yapmadan oturup seyreden mi?

Ormanları turizme açan yasayı öneren mi, yoksa bu yasayı mecliste kabul eden mi?

Saldıran mı yönetsin istersiniz, “aman sokağa çıkmayın” diyerek saldırılara boyun eğmemizi salık veren mi?

Savaş tetikçiliği yapan mı, yoksa hem tetikçiliği destekleyip hem de “hudut/sınır namustur” gibi söylemlerle savaşın sonucu olan göçleri ırkçılığı yükseltmek için fırsata çeviren mi?

Yağmalayan da, yağmaya göz yuman da; bölgede savaşı büyüten de, savaş politikalarını destekleyen de, işçilerin, emekçilerin, halkın karşısında tüm bu yıkımın sorumlusudur. Kendi aralarındaki çıkar çatışmaları bu gerçeği değiştirmiyor. Kâh anlaşarak, kâh kavga ederek; ama mutlaka işçilerin, emekçilerin, halkların sırtına birlikte binerek bu tabloyu yarattılar.

Şimdi de bize diyorlar ki, birimizi seçin.
Yapamayız, biz sizi birbirinizden ayıramayız.

Biz “seçmen” değiliz; üretenleriz, toplumun %99’uyuz. Bunu fark etmemiz, bu gücü görmemiz, egemenlerin en büyük korkusudur. Bu yüzden, her şeyi üretenler, devletin yokluğunda yangın söndürme çalışmalarını ve günlük yaşamı örgütleyenler, depremde enkaz taşıyanlar, pandemide dayanışma örgütleyenler olarak bu gücümüzü görmeyip “seçmen” olmayı kabul etmemizi istiyorlar. “Afganistan gibi olmayalım” korkusuyla seçimi beklememizi istiyorlar.

Onlar bizi “seçmen” olarak görüyorlar ve önce ABD’den onayı aldıktan sonra bize kendilerini seçtirmek istiyorlar.

Burjuva muhalefet olası bir erken seçim için adayını tartışıyor bugünlerde. Ne için peki?

ABD’nin savaş politikalarına karşı mı çıkacaklar? Biden’a rest mi çekecekler? Ekonomik krizi mi bitirecekler? Koç’un, Sabancı’nın, Cengiz’in, Limak’ın mal varlıklarına el mi koyacaklar? Zenginlerin halktan çaldıklarını halka geri mi dağıtacaklar?

Bunlar yapılmadığı sürece, emin olabiliriz ki savaş, işsizlik, açlık, sömürü devam edecek. “Biraz daha iyisi” bile olmayacak. Çünkü işçiler, emekçiler için “biraz daha iyi” olabilecek yaşam koşulları, egemenlerin kârlarının azalması demek. İktidara gelen, patronların, çetelerin çıkarlarını gözettiği sürece sistem aynı biçimde devam edecek, belki “güçlendirilmiş parlamenter sistem” adı altında… O da bize sus payı…

Saray Rejimi; yağma-rant-savaş denkleminde örgütlenmiştir. Bu iktidara gelen partiyle ya da kişilerle ilişkili bir durum değildir. “Parlamenter demokrasi” de olsa, parlamento kimin çıkarlarını gözetiyorsa onun kuralları geçerli olur. Yani bugün olduğu gibi büyük şirketlerin, zenginlerin kâr hırsı ve rant üzerine güdülenir.

Bu düzende “biraz daha iyi” egemen olamaz. Bu düzen ya yıkılacak ve her şeyi üretenler olarak bizler kendi yaşamlarımızı yönetmeyi göze alacağız ya da açlık, sömürü, yağma, afetler artarak devam edecek.

 Öyleyse bir kez daha soru şu: Kim yönetecek?

Egemenlerin sunduğu seçenekler değil, insanı insan yapan dayanışmayla, bu her şeyi üreten sınıf yönetebilir; işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, halklar olarak biz yönetebiliriz ve ancak bu şekilde bu yaşam insanca olabilir.

Sınıfın özneleri, her koşulda sınıfın çıkarlarını savunanlar bu gerçeği görmek zorunda. Egemenlerin yarattığı yıkımın karşısında, sınıfın örgütleri olarak siyasal varlığını, siyaset olarak iradesini ortaya koymamak, sınıfın ve halkın çıkarına değildir.

Kendilerini toplumsal muhalefetin tarafında sayanlar, düzen partilerinden bir farkları olduğunu iddia ediyorlarsa, çözülen devleti kurtarmaya çalışmaktan, ‘sorunun devlette değil, AK Parti’de’ olduğunu savunmaya çalışmaktan vazgeçmelidirler. Kapitalist devletin düzen partileri tarafından seçim vaatleriyle tamir edilmesine yardımcı olmak yerine; kendi gücüne, sınıfın ve halkın gücüne güvenmek; halkın örgütlenmesini taşıyacak bir siyasal odak oluşturmaya yoğunlaşmak; eşitlik, adalet ve insanca yaşam konusunda gerçekçi olanların tek seçeneğidir.

Biz bu seçeneği örgütlemeye devam edeceğiz. İşsizlik, geleceksizlik, emperyalist savaş, pandemi, yangın, deprem, iklim krizi, ekonomik kriz, kadın cinayetleri, halklara yönelik saldırılar, ırkçılık, egemenlerin doğrudan ya da dolaylı ürettiği tüm toplumsal sorunlar karşısında, siyasal varlığımızla buradayız.

Kazanmak için, bu düzenden bir çıkarı olmayan herkesi çağırıyoruz.

Kazanmak için; sandığa değil, Birleşik Emek Cephesi’ne çağırıyoruz!

Tüm üretenleri; fabrika işçisini, orman işçisini, itfaiyeciyi, emeğini-alınterini ortaya koyan gönüllüleri, mühendisleri, mimarları, inşaat işçilerini, metal işçilerini, sanatçıları, doktorları, hemşireleri, akademisyenleri, kadınları, gençleri, öğrencileri; öz örgütlenme ve dayanışmalarımızla, mücadeleci sendikalarımızla, sınıf örgütlerimizle ortak bir yaşam programı oluşturacağımız ve sırtımıza binen asalaklarla mücadele edeceğimiz siyasal bir odağı, Birleşik Emek Cephesi’ni örgütlemeye çağırıyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here