Sonradan görme “Çoban”a babadan görme Hazine Bakanı

Genco Erkal, bir tiyatrocudur. Sadece oyuncu değildir ama oyuncu yönü de güçlüdür. Böyle olunca, önüne gelen malzemeye bakarak, en azından “söz söyleme sanatını” konuşturması en beklenen, en normal olan olmalıdır. Erdoğan’a hakaretten yargılandığında, mahkeme salonunda, Erdoğan’a “çoban” demesi de konu oldu. Ama, aslında Genco Erkal değildi Erdoğan’a çoban diyen. Erdoğan, hangi “kutsal” kaynaktan ve hangi danışmanın tavsiyesinden çıktı ise kendini “çoban” olarak ilan etmişti.

Çobanlık, insanoğlunun tarihsel gelişiminde elbette bir yer tutar.

Ama Erdoğan, kendine çoban derken, halkı da sürü yerine koymuştu. Ve elbette bir sanatçı olarak Genco Erkal, buna itiraz etmişti. Gelin görün ki, Saray Rejimi’nin kalifiye hâkimleri-savcıları, Erdoğan’ın kendisine çoban dediğini unuttu. Gerçekte “çoban” bir hakaret ise, Erdoğan, kendi kendine hakaretten yargılanmalı idi. Çok da yerinde olurdu. Çoban olarak kendine hakaret ettiği için Erdoğan, kavalcı olarak Bahçeli, çoban yamağı olarak da Kılıçdaroğlu, hepsi birden yargılansaydı, tiyatro tarihine yeni bir sayfa açılmış olurdu.

Öyle olmadı.

Kendisi her şeyde ilk sırayı almaya hevesli olan Erdoğan, yağmada, rantta gösterdiği ilk sıraya yerleşme ve rekor kırma başarısını, kendisine en çok hakaret edilen cumhurbaşkanı olma konusunda da almak istiyor. Bu nedenle, herkese hakaret davası açıp, kayıtlara geçmesini istiyor. Tescillidir, en çok hakarete uğradığı mahkeme dosyalarına girmiş Cumhurbaşkanı, Reis, Başkan vb. Erdoğan’dır.

Ve Genco Erkal, bu “uydurma” yargılama ile, çoban sıfatını Erdoğan’ın kendisi için söylediğini kayıtlara geçirebilmiştir. Biz yazmıştık, ama bu denli etkili olmamıştı. Şimdi, resmî kayıtlarda var, Erdoğan, kendisine çoban demiştir.

Genco Erkal, aslında buna karşı değildi. Onun karşı olduğu şey, kendisini çoban ilan eden bir cumhurbaşkanının, halkı da sürü ilan etmiş olması idi. Çobanın kendisine çoban demesi sorun değil de, onun bu yolla halka sürü demesi sorundur. Bu nedenle, tüm halka hakaret etmiştir. Ve tek örneği de bu değildir.

Çobanlık, kutsal kitaplarda da önemli bir mertebe olarak görülebilir. Bu ayrı bir tartışma. Ama şu kadarını söylemeliyiz ki, kutsal metinlerdeki çobanı, halk seçmiyordu ya da o kişi halk oyuna yalandan da olsa, hile ile de olsa ihtiyaç duymuyordu.

İşte bu Çoban, sürekli olarak, ekonomi ile ilgili bakanları ya da müdürleri değiştiriyor.

Damat Berat, Hazine ve Maliye Bakanı idi ve doğrusu dillere destan bir serüven ortaya koydu. Sonunda, sosyal medya üzerinden istifa etti. Dayak yediği bile söylendi. Ama nihayetinde anlaşıldı ki, Bakan Damat, kendisini “kutsal yük taşıyıcısı” olarak görmekteydi. Harry Potter filmlerindeki gibi Kutsal Yük Taşıyıcısı Damat, baktı ki “at izi it izine karışmış”, bana eyvallah dedi. Ortadan kayboldu. Kendisine çoban diyen “Sultan Erdoğan”, hazinesini emin ellere emanet etmek üzere, Damat’ı affetti.

O damattan sonra, epeyce Bakan değişti. Bir MB Başkanı, bir Hazine Bakanı değişti. Her yeni Bakan, Erdoğan’a biat etti, her giden affedildiği için teşekkür etti.

Yeni Bakan Nebati, son numaradır.

Yeni Bakan Nebati, olaya aile boyu daldı. Kardeşi, kendisinden önce, para kurulunun faizi ne kadar indireceğini ilan etti.

Bakan Nebati, Damat Bakan gibi zeytinyağı kıvamında değil, nebatî margarin kıvamında hareket edeceğini gösterdi. Ne de olsa, üç günlük dünya, şöyle bir boy göstermek ve TC tarihinde yer almak önemlidir. Nasıl olsa o koltukta kimse uzun süre duramaz. Zira, ekonomi “uçuş” modundadır.

Çoban, bir cuma namazı sonrasında, “aslında biz uçuyoruz ama kimse görmüyor” demişti. O zamanlar, TÜSİAD, Kılıçdaroğlu’na telefon açıp, “bunu ellemeyin, bu özel uçuş modudur” demiş olmalıdır. Yoksa, dolar 17 TL’yi geçince Kılıçdaroğlu’nun, aslan muhalefet temsilcisi olarak TÜSİAD’ı araması gerçekleşmezdi. Kılıçdaroğlu, hangi akla hizmet ise TÜSİAD Başkanı’na, “Erdoğan ve Bahçeli halka bir iyilik yapmalı, çekilmeli” gibi bir şeyler de söylemiş. Demek derin bir sohbet var ve bu sohbet “uçuş modu”na geçmiş ekonominin sahibi TÜSİAD’ın memnun olduğu bir sohbet olmalıdır.

Nebatî margarin, pardon Nebati Bakan, Habertürk’ten Sevilay Yılmaz’a özellikle telefon açmış ve bir röportaj vermiş. Sevilay Hanım, muhtemelen çok şaşırmış olmalıdır. Ama röportaj ilginç ilerlemiş. Bakan Nebati, “sen ne kaybedeceksin, olsa olsa enflasyon altında ezilirsin, senin bir maaşın var, ama ben, her şeyimi kaybederim” demiş.

Bakan Nebati, Damat gibi zeytinyağı kıvamında olmadığını göstermiştir. Sert bir giriş yapmıştır, hayırlısı ile. Sert giriş, uçuş modundaki ekonominin, “Ay’a sert iniş yapma” kararlılığındaki çoban yönetimine son derece uygundur. Madem Ay’a sert iniş esastır, madem ortada Nas durmaktadır, öyle ise Hazine Bakanı olsa olsa Nebati kıvamında olabilir.

Yeni Bakan’dır ve henüz “işadamı” kimliğinden kurtulamamıştır.

Gazeteciye maaşlı adam, kendisine ise işadamı olarak bakmaktadır. Maaşlı çalışan, zaten tek bir şeye sahip olabilir, o da maaşı. Kaybetse kaybetse maaşını kaybeder. Oysa o, koskoca işadamıdır ve her şeyini kaybedebilir. Onun her şeyi, elbette “her şey”lerin en önemlisidir. Allah’ın izni, Erdoğan’ın emri ile Bakan olmuş Nebati, buna uygun bir sertlikte olmalıdır.

Nebati soruyor: “Türkiye ekonomisinin başına getirildim mi?”

Bilen var mı, getirildi mi?

Kendisi de emin değil. Karşı taraftan “hayır efendim, siz ekonominin başında değilsiniz” diyen de yok. Öyle ise emin olabilir ekonominin başındadır Nebati. Kendi kendini çimdiklemesine gerek yok. Zaten, ekonominin başında olduğunu bizzat kardeşi doğrulamaktadır: “Yarın faizler 1 puan inecek” demektedir. Tahmini kuvvetlidir kardeşin ve bunu bildiğine göre, abisinin ekonominin başında olduğunu da bilebilir.

Biraz araştırınca, ortaya çıkıyor ki, Nebati, babadan görmedir.

Babadan görme, sonradan görmeden farklıdır.

Sonradan görme, bulunduğu kaba yakışmaz. Oysa Nebati bir “babadan görme” olarak, bin işçi çalıştırmaktadır. Bin işçi çalıştırmanın, toprak ağalığından gelme bir hayatın ne demek olduğunu gayet iyi bilir. Elinde kırbaç ile serfleri kırbaçlamayı da görmüştür, fabrikada makinaya hizmet etmekte olan işçilerin kanını emmeyi de bilir.

Demek ki, sonradan görme çoban, kendine babadan görme bir bakan bulmuştur.

Yalnız Bakan Nebati, Damat Berat gibi, “kutsal yük taşıyıcısı” olamaz.

Ortada “Nas” var iken, artık o Hazine, kimseye emanet edilemez. Damat Berat, zaten buna müsaade etmez.

İşte size bir çöküş hikâyesi daha.

Şimdi bizim okur yazar takımımız (OYT), ünlü ekonomistler, hepsi birlikte, durumu açıklamak için, bir yol bulma peşindedirler.

Birçok görüş oluşmakta, anlatılmakta, sonra, bir gün sonra bu görüşler, sanki hiç yokmuşlar gibi, yerlerini yenilerine bırakmaktadırlar.

Görüşlerden biri şudur: Efendim, Erdoğan bir “teoriye sahiptir.” Buna göre faiz düşerse enflasyon düşer. Bu denmektedir.

“Teori” sözcüğü, hiç bu kadar utanmazca kullanılmamıştır. Teori, henüz bilimsel olarak ispatlanmamış bile olsa, en azından kendi içinde bir tutarlılık taşır. Mesela “dünya öküzün boynuzları üzerinde durmaktadır” dediğiniz zaman, bu bir teori olarak ele alınamaz. Çünkü, kendi içinde dahi tutarlı değildir. Zira, ortada bir cevapsız soru vardır: Dünya öküzün boynuzları üzerinde duruyorsa öküz neyin üzerinde durmaktadır? Görüldüğü gibi, bu kendi içinde tutarlılığı olmayan bir cümledir. Erdoğan’ın “faiz düşerse enflasyon düşer” sözü, olsa olsa bir kılıf olabilir. Kılıflar, teori olarak ortaya konamaz.

Demek bizim OYT, düşünmesini de unutmuş olmalı. Akılları karışmış, dillerine vuruyor. “Kılıf”a “teori” diyorlar ve sonra hep birlikte, bu teorinin ne kadar saçma olduğunu anlatmaya başlıyorlar.

Faiz, paranın fiyatıdır denilebilir. Faiz, borç sermayenin artı-değerden aldığı paydır. Ve elbette bu birçok etkene bağlıdır. Ama sermayesini ödünç veren, enflasyondan daha az bir miktara elbette razı olmaz ya da ancak çok sınırlı durumlarda buna razı olabilir.

Erdoğan, elbette bir sonradan görme çoban olarak, kendisinin ve hizmetinde olduğu sermayenin çıkarlarını korumak üzere hareket etmektedir. Efendileri vardır ve efendileri ne isterse onu yapar. Ortada Nas var demesi, yapacaklarını açıklamak için değil, yapmak zorunda olduğuna kılıf bulmak içindir.

Bekliyoruz, OYT, ne zaman Nas için “teori” diyecektir?

Devleti anlamadın mı, Saray Rejimi’ni kavramadın mı, onun ekonomi politikası olan “rant-yağma ve savaş ekonomisini” görmezlikten geldin mi, Erdoğan’ın sözlerine mantıklı bir açıklama bulmakla kendini görevli bulursun.

Demek ki, faizi, enflasyon düşsün diye indirmiyorlar. Faizi, “rant-yağma ve savaş ekonomisi” mantığı gereği indiriyorlar. Yarın da aynı mantık gereği, sermaye aktarımı tersini gerektirse, faizi yükseltirler. Bu kadar açıktır.

Bir gece yarısı doları fiilî kurun yarısından satan bir Saray Rejimi’ne, bir “ekonomi yönetimine” “teori” gerekmiyor.

Bu ekonomistlere, “Erdoğan teorisi” ile uğraşan bu OYT’ye önerimiz, Kılıçdaroğlu gibi, gidip TÜSİAD’ı arasınlar, TÜSİAD’a “ses ver” çağrısı yapsınlar. Çünkü, OYT, halkın, işçi ve emekçilerin saflarında yer almaktan korkmaktadır. Kendilerinin steril dünyalarının kirlenmesinden korkuyorlar. Halka, gerçeklere, işçi sınıfına mesafeli durmalarının nedeni budur.

İçlerinde birkaç tane “temiz” kişi var, onlara yazık!

İkinci görüş şudur: “Erdoğan, işçiliği ucuzlatıp, ekonominin ihracata yaslanmasını ve bu yolla büyümeyi hedefliyor.”

Aslında bu görüş de Saray temellidir. Saray böyle söylüyor. OYT ve ekonomistlerimiz, bunun imkânsız olduğunu açıklamaya çalışıyor. Öyle ya, ithalata dayalı girdilerin, dolar kuruna bağlı artışı, ihracatı kolaylaştırmaz. Erdoğan’ın bunu yapmak istediğini söyleyip, haklı olarak bunun yanlış olduğunu, olamayacağını söylüyorlar. İyi de, Erdoğan’ın bunu yaptığını söylemesine neden bu kadar çabuk inanıyorlar?

Çünkü onlara göre, bu sürecin bir “akla dayanan” açıklaması olmalıdır.

Peki kimin aklına?

Erdoğan’ın aklına göre, bu sürecin açıklaması nettir: Rant, yağma ve savaş ekonomisi bunu gerektirmektedir. İşçilik ucuz olmalıdır. Döviz kurları büyük vurgunlar vurmak için gereklidir. Örnek mi? Hesap açık. İhracat artacak olsa, diyelim ki, maksimum 100 milyar TL artsın. Ama, kur artışları, dolara bağlı bir ekonomik sistem içinde 6 trilyon ilave yük yaratmıştır.

Kimin üstüne 6 trilyon yük gelmektedir? Elbette işçi ve emekçilerin üzerine. Zira, oto yolundan, Hazine garantili ihalelerinden, dış borçlardan vb. gelen yük, direkt veya dolaylı olarak halkın üzerine biner. %85’inin işçi ve emekçi olduğu halkın üzerine.

İyi de bu, Saray Rejimi için neden kötü olsun?

TÜSİAD için neden kötü olsun?

Hele hele Erdoğan’a bağlı Saray işadamları için, çeteler için, yağmacılar için, rantçılar için, savaş ekonomisinden beslenenler için neden kötü olsun?

OYT ve ekonomistlere göre, “bir ülke ekonomisi” var. Ve onlara göre, Saray bu ülke ekonomisine zarar vermektedir.

İyi ama, onların böyle bir derdi olduğundan emin misiniz? Hangi ülke ekonomisi?

Siz, neye göre terörist, neye göre vatan haini ilan ediliyorsunuz? Saray Rejimi’nin, onun hizmet ettiği sermaye için, Saray Rejimi’nin dayandığı uluslararası güçler için konuşmadığınızda, sözleriniz ve eylemleriniz onların çıkarlarına dokunduğunda terörist veya istenmeyen kişi ilan ediliyorsunuz.

Onlar için ülke, parababalarının ülkesidir.

Onlar için ülke, çek defterlerinin içindekilerdir.

Onlar için ülke, kokuşmuş karanlıklarıdır.

Onlar için ülke, rant ve yağma alanıdır.

Onlar için ülke, savaş ekonomisinin çıkarlarıdır.

Trilyonlarca ilave yük demek, onlar için trilyonlarca kâr, rant vb. demektir. Onlar tam da bunu almanın peşindedirler.

Doların artması bir rant kaynağıdır.

Doların bir anda düşmesi ve ardından artması, bir sermaye transferi oyunudur.

Üçüncü görüş, tüm bunların, bir seçim ekonomisi için yapıldığı görüşüdür. Baskın bir seçim için, önce doları yükseltiyorlar, ardından, asgarî ücreti yükseltiyorlar ve bu yolla bir “parasal yanılgı” yaratarak halktan oy almayı umuyorlar.

Yazık!

Korkut Boratav Hoca da bu görüşü destekler açıklamalar yapmaktadır.

Aynı hatanın sonucudur. Ortada bir “ülke ekonomisi var” ve bu nedenle akla dayalı bir şey yapıyor olmalılar, diye düşünüyor.

Baştan aşağıya, sistemi anlamamanın ürünüdür.

Saray Rejimi’ni doğru anlamak gerekir.

Savaş ekonomisi, rant ekonomisi, yağma ekonomisi doğru anlaşılırsa, bu mesele de açıklığa kavuşur.

İlkin, Saray Rejimi için bir seçim, ancak ve ancak, ABD emri ile, ABD-AB arasındaki bir anlaşma ile gerçekleşebilir. Öyle iç dinamiklere bağlı değildir.

Saray Rejimi, çözülmektedir. Ama bu, kendiliğinden çökeceği anlamına gelmez. Tersine, eğer işçi sınıfının devrimci kalkışması olmazsa, eğer işçiler orakları ve çekiçlerini hazırlamazlarsa, eğer işçiler çarkları durdurmazlarsa, eğer ülkede barikat savaşlarında zafere giden bir direniş geliştirilmezse, Saray Rejimi çökmez.

Saray Rejimi, kendini güçlendirmek istemektedir.

ABD, bölgemizde bir tetikçiye ihtiyaç duymaktadır. Suriye savaşında bunu gördük, Kafkaslarda gördük, Balkanlarda gördük, Libya’da ve Akdeniz’de bunu gördük. ABD, kendi çözülmekte olan hegemonyasını geri kazanmak istiyor, hegemonyasının çözülmesini önlemek istiyor. Bunun en az maliyetli yolu, Türkiye gibi bir tetikçiye sahip olmaktır. Tetikçiye ihtiyaç duyuyorsanız, “parlamento” vb. gibi şeylere ihtiyaç duymazsınız.

Bu tetikçi politikası yeni değildir, örneklerini saydık, defalarca anlattık, eskidir. Ve ABD bu arada, bir sermaye transferini de istemektedir. BAE ve Katar üzerinden gelen sermaye, ABD ve İngiltere kontrolünden uzak değildir. Bu yolla yeni bir sermaye sınıfı yaratılmak istenmektedir. Bu tıpkı, devlet eli ile burjuva yaratma politikalarına benzemektedir. Tekrarı olmayacaktır ama kanlı olacağı, kanlı olmakta olduğu açıktır.

Buna karşılık AB, ekonomisini denetlediği Türkiye’nin artık siyasal olarak kendi denetimine geçmesini istemektedir. AB’nin çıkarları, bu tetikçi politikadan zarar görmektedir. AB, özetle ABD’ye, “yeter, sen çekil” demektedir. Buna biz paylaşım savaşımı diyoruz.

Şimdi, Saray Rejimi’nin bir seçime gidip gitmeyeceği, ABD-AB anlaşmasına bağlıdır.

Erdoğan, eğer bir seçime gidecekse, bu ABD emri ile olacaktır. Yoksa seçimi kaybedecektir.

Artık, Erdoğan’ın, asgarî ücreti 4253 TL yaparak elde edeceği bir oy yoktur.

Asgarî ücretin 4253 TL olması, tümü ile, sosyal patlamaları önlemek, bir gelir yanılsaması yaratarak zaman kazanmak girişimidir.

TC ekonomisinin ucuz işçilik yolu ile ihracat kanallarını büyütmesi, ancak çok küçük bir gelir sağlayabilir. Bunun matematiği de açıktır. Enerjinin, hammaddenin, girdilerin dövize bağlı olduğu bir ekonomide bu mümkün değildir. Erdoğan, eğer böyle bir şey yapacak olsaydı, dövize bağlı ihalelerin, Hazine garantili projelerin üzerine yürümesi gerekirdi. Bundan hiçbir iz yoktur.

Daha gerçekçi olanı, seçimin ertelenmesidir.

ABD buna hiçbir biçimde hayır demez. AB’nin ise yapacağı bir şey yoktur. Erdoğan’ın seçim ertelemesi için, ilave bir şeye ihtiyacı yoktur, TC ordusu doğuya doğru hareketlendiği anda, savaş nedeni ile istediği her şeyi iptal edebilir. Doğrusu, bu ABD’nin çok da işine gelir. İran’a saldıramazsa, Irak’a bir operasyon başlatması mümkündür. ABD’nin, Kerkük ve Musul’u size verelim oyunları, Menderes döneminde de vardır.

Çoban, sonradan görmedir.

Bunu, Nebati’nin vurgularından anlıyoruz.

Çoban olduğunu kendisi söylemiştir ve Genco Erkal, bunu mahkeme kayıtlarına da geçirmiştir. Burası tamamdır.

Nebati, bir “babadan görme”dir. Sermayesi toprak ağası babasından gelmektedir. Yanında bin kişi çalışmaktadır. Bin kişi çalıştırmakta olan bir işadamı Bakan, modası geçmiş de olsa nebatî yağ kıvamında yerine oturma sürecindedir. Fazla oturamayacak olsa da, Çoban’ın sonradan görme olduğunu ispat etmiştir.

Çoban, Damat Bakan’dan daha iyisini bulmuş değildir. O zeytinyağı idi, su üstüne çıkmayı iyi biliyordu. Nebati, margarin, Çoban için ekmeğine sürülecek eski tarzda bir yağdır. Hepsi bu olmalıdır ve Nebati bunu anlamakta gecikmeyecektir. Bu nedenle, “sert” giriş yapmıştır, sınıf savaşımının gereklerine uygun sertlikte.

Babadan görme bir Bakan Nebati, bir gazeteci üzerinden, işçi ve emekçilere seslenmiştir.

“Sizin kaybedecek bir şeyiniz yoktur.”

“Esas kaybetme ihtimali olan ben ve benim gibi işadamlarıdır, zenginlerdir.”

Doğrudur.

Bu doğruyu, çok istedikleri için söylemiyorlar.

Bıçak kemiğe dayanmıştır ve onlar da artık, açık bir sınıf savaşımı yürütmektedirler. Cepheler nettir ve Nebati, bu netliği ifade etmektedir. İfade etmektedir, zira ifade etmese de artık gizlenebilir durumda değildir.

Gerçekler böylesine inatçı şeylerdir, ortaya çıkarlar. Bugün, işçi sınıfının durumu açık olarak budur.

İşçi sınıfının, maaşı ile çalışanların, kaybedecek hiç ama hiçbir şeyleri yoktur.

Maaşlarını da kaybetmiş sayılırlar. Asgarî ücret ne olursa olsun, kaybetmişlerdir. Doğalgaza, elektriğe, suya, kiraya, sağlık hizmetlerine, eğitime gelen her zam maaşı aşındırmaktadır.

Biz de öyle diyoruz.

Sendikalar, açık ve net olarak, ellerini şalteri indirmek üzere kaldırmalıdırlar, asgarî ücreti onaylamak için değil. Türk-İş’in yaptığı budur.

DİSK, işçilerin tepkilerini kontrol altında tutmak, öfkelerini boşaltmak üzere değil, mücadele etmek üzere, makinaları durdurmak üzere eylem yapmalıdır.

İşçi sınıfının, kaybedeceği hiçbir şey yoktur.

İşçi sınıfı, emekçiler, olsa olsa ancak zincirlerini kaybederler.

Kaybedeceğimiz eğer zincirlerimiz ise, onları kendi ellerimizle söküp atmaya niyetlenmeliyiz.

İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedeceği bir şeyi yoktur.

Ama kazanacağı, bir dünya vardır.

Biz devrimci sosyalistler, biz devrimci işçiler, şalterleri indirmek için hazırlık yapmak zorundayız. Bunun için örgütlenmeyi, direnişi geliştirmeyi, direnişi yaymayı ve Birleşik Emek Cephesi’ni örmeyi önümüze hedef olarak koymalıyız. Ancak böylesi bir örgütlenme, şalterleri indirmeyi başarabilir.

Seçim ile Saray Rejimi devrilemez. Seçim ve sandık ile burjuva sistem alaşağı edilemez. Burjuva partilerin kuyruğuna takılarak sömürüye son verilemez. İşçi sınıfı, kendi demokrasisini, kendi iktidarı ile, kendi elleri ile kurabilir. Bu demokrasi, burjuvaziye karşı, proletarya diktatörlüğünün kendisidir.

Mücadele sertleşecektir. Kimse işçi sınıfının kolay bir mücadele ile zafere ulaşacağını düşünmemelidir. Ve işçi sınıfının bunu gerçekleştirecek tarihsel birikimi vardır, devrimci aklı vardır. Tüm işçileri, devrim saflarına, Birleşik Emek Cephesi saflarına, Kaldıraç Hareketi saflarına davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here