Saray Rejimi ve TÜSİAD’ın rahatsızlıkları

TÜSİAD’ın kuruluşunun 50. yılı olduğunu, Nisan 1971’de kurulmuş olduğunu, TÜSİAD’ın 30 Mart Salı günkü toplantısı vesilesi ile hatırlamış olduk. Konuşmayı merak edenler için, tusiad.org’da konuşmaların metninin bulunabileceğini söyleyelim. Bu konuşmalar, “siyasal iktidar eleştirisi” içeriyor diye düşünülüyor, böyle düşünen MÜSİAD Başkanı Erol Yarar da, hemen bir yazı kaleme almış ve aldığı yazıya “Tek Yol Devrim” diye bir başlık atmış. MHP hattını yeni politikası olarak “onaylatan” Aydınlık gazetesi de bu başlığı kullanarak, aslında TÜSİAD’a yanıt vermiş.

TÜSİAD konuşmalarının Saray Rejimi tarafından ilgiye değer bulunan kısmı, sanırım, 1970’ler benzetmesidir. Açıkça, her iki konuşmacı da, 1970’ler ile bir açık benzetme yapıyor. Bu benzetmede, uzay çalışmaları (o günlerde Ay’a, bugünlerde Mars’a yolculuk), cari açık, sürdürülemez borç yönetimi, işsizlik vb. gibi başlıklar da ustaca sıralanmış. Özetle, TÜSİAD, açık olarak sınıf savaşımından duydukları “korku” ile Saray’ı uyarıyor (Hakkı Özdal, Gazete Duvar’da, 3 Nisan 2021 tarihli yazısında, Türkiye kapitalizmini kim yönetecek diye soruyor. Kapsamlı makalesinde, Saray Rejimi ile TÜSİAD arasındaki çelişkilere dikkat çekiyor. Okunmasını öneriyoruz. Ama biz biraz daha farklı bir pencereden bakmayı yeğleyeceğiz).

Evet, açık olarak, TÜSİAD, Saray’ı uyarıyor. Konu sınıf savaşımıdır ve onların uyarıları, ancak 1970’li yıllar diyerek kayda geçebiliyor. “Tek Yol Devrim” yazısı ile MÜSİAD’ın yanıtı, açık olarak sermaye grupları arasındaki çelişkiye kanıttır.

Ama izninizle, biz okuyucuya, Şubat 2021’de Kaldıraç sayfalarında dile getirilen, “gizli IMF anlaşması olabilir mi” sorusunun sorulduğu çalışmaları hatırlatmak istiyoruz.

İstiyoruz, çünkü, Ağbal MB başkanı iken, yaptığı açıklamalar ve aldığı kararlarla, hem TÜSİAD’ın hem de MÜSİAD’ın “takdirini” alabilmekteydi. Yani, daha bir ay önce (bu yazı okuyucu ile Mayıs 2021’de buluşacağına göre, belki de 2 ay önce demeliyiz) TÜSİAD ve MÜSİAD, MB tarafından açıklanan ekonomik tedbirleri alkışlıyordu, bu alkışlara, TOBB, başka işveren örgütleri, hatta IMF de katılıyordu.

Peki ne oldu? Ne oldu da, TÜSİAD, 1970’leri hatırladı. Kuruluşunun 50. yılı nedeni ile, 50 rakamının yuvarlamada içerdiği anlam nedeni ile mi hafıza kaybı düzeldi, yoksa, şimdi mi bir hafıza kaybı başladı? Hazır onların istemlerine de uygun olarak, Reis, Muktedir, kararlarından sual olunmayan ulu şef, sermayenin “dünya lideri” adayı, hırsızlık, yağma, rant konusunda usta, AB hedeflerine bağlılık, NATO’ya bağlılık yeminleri yapmakta iken, bu eleştiriler nereden çıkıyor?

Konuyu anlatabilmek için, biraz geriye gideceğiz.

Bize göre, dünya çapında bir emperyalist paylaşım savaşımı vardır. Bu paylaşım savaşımı, SSCB çözüldükten sonra hızla su üstüne çıkmıştır. Bu savaşım, temel olarak ABD hegemonyasına (bu hegemonyanın önemli işaretlerinden biri olan Bretton Woods anlaşmasının 1970’lerde çöktüğünü Özilhan, 50. yıl konuşmasında belirtiyor. Lütfen atlanmasın. Zira bu durum, ABD hegemonyasının SSCB çözülmeden önce çözülmeye başladığının kanıtıdır.) “meydan” okuyan diğer emperyalist güçlerin gelişimi ile anlaşılabilir. Almanya ve Japonya, Deniz Adalı’nın detaylıca anlattığı gibi, ABD hegemonyasına karşı yükselen güçlerdir.

İngiltere’nin dünya hegemonyasının çöküşü, Almanya, ABD ve Japonya’nın endüstriyel gelişimi ile ortaya çıkmaya başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın öncesidir. Ve dünya hakimi İngiltere, eşitsiz ve bileşik gelişim yasasına da uygun olarak, liderliği elinden almak üzere gelişen ABD, Almanya ve Japonya’ya, “hoş geldiniz, buyurun size devredeyim şu hegemonyayı” dememiştir. Almanya, eğer Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkmamış olsa idi, muhtemelen bir Alman yüzyılı görebilirdik. Öyle olmadı ve bir ABD yüzyılı başladı. Aslında burada da dikkatli olmalıyız, SSCB kuruldu ve dünya kapitalist ekonomisi ağır bir darbe aldı, kalan kapitalist dünyada ABD yüzyılı başladı.

İşte 1970’lerde Bretton Woods anlaşmasının çökmesi ile aslında Almanya ve Japonya’nın yükselişini anlamamız gerekir. Ama komünizm korkusu, soğuk savaş politikaları ve Almanya ve Japonya üzerindeki ABD siyasal kontrolü, sürecin, SSCB’nin çözülüşüne kadar yer altından işlemesine neden oldu.

Bugün, yeni bir emperyalist paylaşım savaşımı gündemdedir. Bu savaşın, başlıca aktörleri, 5 emperyalist güçtür: ABD, Almanya, Japonya, İngiltere ve Fransa. Diğerlerini bilerek saymıyoruz. Ama bu onların olmadığı, mesela İtalya’nın bu savaşta bir etkisinin olmadığı anlamına gelmez elbette.

Biz diyoruz ki, Kaldıraç okurları bunu biliyorlar, aslında savaşın, ABD-Çin arasında ya da ABD-Rusya ve Çin arasında savaş olarak ortaya çıkması, bu paylaşım savaşımının, 1990’lardan bu yana geçirdiği evrimin sonucudur. Bu evrimin, ilk aşaması, ABD’nin dünya imparatorluğunu ilan etmesidir. Olmadı. İkinci aşaması, Libya savaşı ile AB’yi yanına çekme isteğidir. Olmadı. Suriye savaşı, Libya’nın devamı olarak başladı ama Rusya ve Çin’in sahaya inmesi ile, ABD’nin rakiplerinin ekonomik üstünlüğüne karşın ortaya koyduğu askerî üstünlüğünün sınırları ortaya çıktı. Bugün bu evrimin üçüncü aşamasındayız ve ABD, AB ve Japonya’yı, kendi politikaları arkasına alarak, Rusya ve Çin’e karşı savaş işi ile meşguldür. Bunun için bazı tavizler verdiği kesindir ve detayları yakında ortaya çıkar. Ama Münih konferansı, Almanya, Fransa, İngiltere ve diğer AB ülkelerinin ABD’nin liderliğine “biat” ettiklerini göstermeleri, sadece bir gösteri olsa da, büyük bir adımdır. Japonya başbakanının Beyaz Saray yolculuğunun 16 Nisan olarak açıklanması, Çin’e karşı G. Kore, Japonya ve ABD’nin hızlanan toplantıları, aynı hattın içindedir. Dün IŞİD’i AB üzerine salan ABD, şimdi, bundan geri adım atıyor ve diğer emperyalist rakiplerini Rusya ve Çin’e karşı savaş için devreye sokmaya çalışıyor.

Ama bu savaş organizasyonu, gerçek çatışmanın, beşli emperyalist çete içinde olduğu gerçeğini görmemizi engellememelidir. Tıpkı, Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde yapılan ve bozulan anlaşmalar gibi, bugünlerde de yapılan anlaşmaların kalıcılığı tartışma konusudur.

ABD hegemonyasına meydan okuyuş, önce ekonomik alanda geldi. 1970’lerde Bretton Woods anlaşmasının çökmesi, ABD dolarının tahtından indirilmesi ile sonuçlanmadı, ama aslında zora dayalı bir uzatma ile doların egemenliği devam etti. Bugün, SSCB yok iken buna artık kimse dayanmak istememiştir ve öyle de oldu. Almanya ve Japonya, sıfır stoklu üretim gibi, alanlarda, yani üretimin organizasyonu alanında, kapitalist büyümelerini sürdürürken, ABD, askerî gücü ile işini hâlletmek istedi. Bunun sayısız kanıtı vardır.

Buradan Türkiye’ye gelebiliriz.

Türkiye, tüm soğuk savaş dönemi boyunca, “ortaklaşa sömürge” oldu. Ekonomisi AB’ye, siyasal açıdan ise ABD’ye bağlı bir sömürge. ABD ve AB’nin ortaklıkları buna olanak da veriyordu. Ama SSCB ortadan kalkınca, ABD, dünya imparatorluğunu ilan edince, buna uygun bir dizayn işine girişti. Afganistan işgalini Irak işgali izledi. TC devletini, tam bir tetikçi olarak kullanmak istediler ve bunun önündeki engelleri ortadan kaldırmaya karar verdiler. Böylece, AK Parti ya da Erdoğan projesi ortaya çıktı. Bu projeye, “yeni Türkiye” demelerinin nedeni de budur.

1990’ların sonunda, açıkça bir anlaşma yaptılar, Kürtler ABD denetimine verilecek, Kıbrıs ve Türkiye’nin kalanı AB’ye. Bu anlaşma kısa sürdü. Kanal İstanbul, aslında bu anlaşmanın bozulmasının kanıtlarından biridir. ABD-İsrail cephesi, İstanbul’u, Hong Kongvari bir “şehir devlet” olarak organize etmek üzere Kanal İstanbul projesini devreye soktu.

Buna benzer şekilde, Almanya, tüm Doğu Avrupa’da ilerlerken, Balkanlara NATO’nun girmesi, Bulgaristan ve Romanya’nın NATO’ya alınması, aslında ABD’nin Almanya’ya karşı müdahalesidir. Şimdi Biden, NATO ile aslında bu kontrolü, Rusya’ya karşı savaş için kullanmaktadır. ABD, hele Rusya ve Çin’i yıkalım, sonrasında diğerlerini devirmem kolay olur hesabındadır ve bu hesabın hiç kimse için bir sır olmadığı da açık olmalı.

İşte bu paylaşım savaşımında sorulardan biri şudur: Türkiye, kimin sömürgesi olacak, ABD’nin mi, yoksa AB’nin mi? Ekonomiye sahip olan AB, süreç kendiliğindenliğe, zamana bırakılsa kazançlı çıkacaktır. Ama ABD siyasal alanı (ordu, polis, bürokrasi, siyasal partiler, yargı vb.) tutmaktadır ve bu duruma seyirci kalmayacaktır.

Nitekim, ABD, TC devletini, Suriye savaşı ile ve sonrasında Saray Rejimi ile birlikte tam bir tetikçi olarak kullanmaya başlamıştır.

Kısacası, Türkiye’de sermaye grupları arasındaki çatışmalar ya da Saray Rejimi ile bazı tekellerin zaman zaman öne çıkan çatışmaları, aslında bir yandan bu paylaşım savaşımının gereklerine, bir yandan da Saray Rejimi’nin devlet olanakları ile sermaye aktarımı süreçlerine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Yoksa Erdoğan, iktidarları, Saray Rejimi’nin kendisi, sermayenin tümü için büyük kârlar elde ettikleri bir dönemdir. Paylaşım savaşımının etkilerini ve devlet eli ile sermaye aktarımındaki Saray Rejimi’nin tercihlerini bir yana bırakırsanız, ortada, sermaye açısından bir sorun da yoktur.

Saray Rejimi, yağma, rant ve savaş ekonomisine dayalıdır.

Saray Rejimi, devlet eli ile yeni zenginler yaratma politikasını, paylaşım savaşımının gereklerine uygun olarak kullanmaktadır. Elbette bu arada, bazı kesimlerin hortumlamaları ortaya çıkmaktadır. Bu efendilerin, ABD’nin çoktan bildiği ama bilerek göz yumduğu bir süreçtir.

Eğer çelişki, emperyalist paylaşım savaşımı hesaba katılmadan, tekeller, burjuvalar arasında çelişki olarak ele alınmış olsa idi, TÜSİAD’ın bunu çözmesi çok da kolay olurdu.

Bu nedenle, Türkiye kapitalizmini kimin yöneteceği sorunu ile karşı karşıya değiliz. Daha çok, TC’nin hangi kesimin sömürgesi olacağı sorusu ile karşı karşıyayız ve bunu savaş belirler.

Elbette, işçi sınıfı bu savaştan önce ya da savaş sırasında, iktidarı alıp, burjuva egemenliğe, sadece Erdoğan iktidarına değil, Saray Rejimi de dahil burjuva devletin varlığına son verirse, tüm bu tartışma, en temiz şekli ile sonuçlanmış olur.

TÜSİAD, açıkça, bu sınıf egemenliğinin tehlikede olduğunu görüyor. Oysa MÜSİAD, sarsılmakta olan bazı iş gruplarının yerine, kendi yükselişi ile meşgul gibidir. Onların “devrim” dediği, Aydınlık’ın alkışladığı şey budur.

TÜSİAD 1970’lerle bir karşılaştırma yapmaktadır. Kanımızca, sınıf savaşımı açısından bile doğru değildir. Sadece bir uyarma gücü olması bakımından işe yarayabilir. Yoksa, sürecin 1970’lerle bir benzerliği yoktur. Mesele cari açık ise, bu durum 1960’larda da vardır. Mesele enflasyon ise, bu o zaman da vardır. Mesele “belirsizlik” ise işte o zaman iş değişmektedir.

Kanımızca da mesele “belirsizlik”tir.

Ağbal’ın MB başkanı olması, tüm burjuvazinin siyasal iktidarı “ekonomiyi” öncelleme yönünde bir tercih yapması anlamına geliyordu. TÜİK verileri denetime açılıyordu (sanmayın tüm TÜİK verileri; hayır, onlar sadece enflasyonla ilgili idiler, işsizlik, gelir dağılımı vb. verileri ile bir sorunları yoktu). Ekonomik reform sözü veriliyordu. Fiyat istikrarı öne alınıyordu. Damat gitmiş, IMF ile anlaşmanın önü açılmıştı.

İşte, TÜSİAD’ın açıklamasında geçen “ortalığın toz duman olduğu, yetki ve sorumlulukların bulanıklaştığı” bölümü esastır.

“Ortalık toz duman”, “yetki ve sorumluluklar bulanık”, aslında, Saray Rejimi eleştirisi değildir. Hatta TÜSİAD bu konuda çok geç kalmış bile sayılır. Damat Bakan, istifasında “at izi it izi” vurgusu yapıyordu. “Toz duman”dan farklı değildir, “at izi it izi”.

MB Başkanı Ağbal, görevinden alınınca, Yeni Şafak yazarı MB başkanı olunca, TÜSİAD, bu anlaşmanın sona erdiğini anladı elbette. İşte mesele buradadır.

Saray çevresindeki çeteler, hortumlama ile yaşamaya olduğundan fazla alışmışlardır. Ve Saray Rejimi, bunlara karşı oldukça “zayıf”tır. Biden’ın yeni savaş planları da, bu açıdan hız gerektirmektedir. Biden, acil müdahale ekibi gibi hızlı müdahalelere yönelmektedir. İşte bu durumda, borçların ödenmesi için uluslararası sermayenin istekleri, Tekellerin ekonomi için “belirsizliğin” son bulması istemleri anlamını yitirmektedir.

Kasım 2020’den başlayarak, tekeller ve onların ekonomik danışmanları, “Erdoğan’ın pragmatizmi”ne övgüler düzerek, onun uzlaşmaya bağlı kalacağını düşünmekte idi. Oysa belli bir yüzde karşılığı iş yapanların o pragmatizme güvenmeleri daha gerçekçi olmalıdır. Buradan bakılırsa, TÜSİAD’ın rahatsızlıkları, aslında burjuva muhalefete cesaret verme girişimi olarak bile işe yaramayacaktır. Tatlı ve aşırı kârların yarattığı çeşitli hazım sorunları olduğunu söyleyebiliriz. TÜSİAD, artık yüksek ve tatlı kârların kaybolma tehlikesini görmekte iken, MÜSİAD, ne gelirse faydalıdır tutumu ile hareket etmektedir. Hepsi bu olmasa da, buna yakındır.

1970’lerde 15-16 Haziran Direnişi ortaya çıktığında, sosyal bilincin ekonomik gelişmeyi aştığını vurgulayan açıklamalar okuyorduk. Şimdi, Gezi Direnişi’ne bir kere de bu gözle bakmak mümkündür. Yağma, rant ve savaş ekonomisi karşısında örgütsüz de olsa kitleler, işçi ve emekçiler, yeni bir bilinci geliştirmektedirler. Burada bir devrim mayalanmaktadır.

Elbette, işçi sınıfının örgütlülüğü henüz zayıftır. Ama bu nesnel süreci gözardı etmemize bir bahane teşkil etmez. Bazıları, her şey hazır ve zafer kesinmiş gibi göründüğü zaman risk alıp harekete geçmeyi seçecektir. Ama tarihi onlar yazmaz. Tarihi, ufku görebilen, bugünden, riskler büyük ve zaferin garantisi yok iken yola koyulan azınlıklar yazar.

Sermaye egemenliği, tüm yeryüzünde bir bunalım içindedir. Bu bunalım, artık kapitalizmin tarihsel olarak aşılmış olduğu gerçeğinin dışa vurumudur. Bunun bilince çıkması sürecindeyiz.

Bilincin en açık göstergesi, eylemdir. Eyleme yansımayan bir bilgi, bilinç olarak açıklanamaz. En gelişmiş eylem ise, kapitalizme karşı bu dünya çapındaki mücadelede, tarihî mücadelede, işçi sınıfının, onun öncülerinin geliştireceği örgütlenmedir.

Bugün, işçi ve emekçiler, onların önderleri, tüm sistemi yıkma mücadelesini öne almak, bunu hedefe koymak durumundadır.

Burjuva “muhalefet”in bize anlattığı “yasalara bağlı kalmak” yolu ile muhalefet, miadını doldurmuştur. Çünkü, ortada hiçbir “yasa” geçerli olarak varlığını sürdürmemektedir. Saray Rejimi, her yasayı ayaklar altına almıştır. Burjuva muhalefet, sadece korkakça değildir, daha da ilerisi, açıkça Saray Rejimi’nin destekçisidir. TÜSİAD’ın açıklamaları da bunun bir parçasıdır. Bu açıklamalarda “muhalif” zerrecikler aramak boşuna bir çabadır.

İçeride mücadele, işçi sınıfı ile, tüm bir sınıf olarak burjuvazi, onların iktidarları arasındadır. Bu topyekûn bir mücadeledir. Demokrasi denilen şey, işçi sınıfının iktidarı alması demek değil ise, masaldır. Ne AB kriterleri ne Batı değerleri, işçi ve emekçiler için demokrasi demek değildir, özgürlük demek değildir, tersine diktatörlüktür, açlıktır, işsizliktir, köleliktir. Pandemi süreci tüm bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Açık bir toplumsal ve insanî sorun olan pandemi karşısında iktidarların ve egemen çevrelerin tutumu, sistemin çürümüşlüğünün de kanıtıdır. Bir insanî sağlık sorununu, kendi sınıf çıkarları ile ele alan burjuvalar, “demokrasi” dediklerinde, kendi iktidarlarını sürdürmek için halkı kandırmayı hedefleyen propagandalarını yapmaktadırlar.

İşçi sınıfı, hiçbir burjuva gücün, hiçbir burjuva siyasetin yedeği olmayacaktır. Bugüne kadar buna inanmış olmaları, bugünden sonra da bu inancı sürdürecekleri anlamına gelmez. İşçi sınıfı, kendi siyasal gücünü, kendi örgütleri aracılığı ile ortaya koymak zorundadır. İşçi sınıfının bağımsız sınıf politikaları sahne almaya başlayacaktır. Bu zorunludur. Ama aynı zamanda, sadece işçi sınıfının değil, tüm toplumun, insanlığın kurtuluşunun biricik yoludur. o

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here