Saray Rejimi ve ekonomi mi, siyasal alan mı galip gelecek

Fotoğraf: 1 Mayıs 2015 / İstanbul

Evet, aslında başlıkta biraz olsun tuhaflık olduğunu kabul ediyorum. Ekonomik alan mı, yoksa siyasal alan mı “galip” gelecek, biraz dikkat çekmeyi amaçlıyor ve bugünün Türkiye’si söz konusu olmamış olsa, saçma bir başlık bile sayılabilirdi.

Son tahlilde, ekonomik alan, siyasal üstyapıyı belirler. Bunu biliyoruz. Elbette, bu durum siyasal üstyapının görece bağımsız hareket edebilme olanağını dışlamaz. “Belirler” zaten bu anlamdadır ve diğerinin varlığını kabul ediyorsunuz demektir. Yani bir sosyo-ekonomik sistemde, mesela feodalizmde, üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi vb.den oluşan altyapı, feodal devlet dediğimiz ve içine devletin ideolojik ve fizikî baskı aygıtlarını, hukukunu ve rıza üreten ideolojisini vb. alan üstyapıyı belirler. Bu Fransız feodalitesinde, Osmanlı feodalitesinden bazı farklılıklar gösterir. Hatta, bazı kralların döneminden aynı ülkede diğerlerinden farklılıklar da gösterir.

Ama bizim anlatmak istediğimiz şey, bu genel kabullerden, altyapı ve üstyapı ilişkilerinin normal işleyişinden biraz farklıdır.

TC devleti, Birinci Paylaşım Savaşımı sırasında, bölüşülmeye başlanmış Osmanlı’nın kalıntıları üzerinde, Ekim Devrimi’nin zaferinden korkan Batı’nın rızası ile oluşabilmiş bir sömürge devlettir (Konumuz değil ama bu, aynı zamanda anti-işgal karakteri ile başlamış kurtuluş savaşının, burjuva-Kemalist kadrolarca emperyalizmle uzlaşmaya götürülmesi de demektir). Hem Osmanlı’dan küçülerek kalan topraklarda kuruluyor hem Ekim Devrimi’ni durdurmak için işgal etmek üzere girdikleri Anadolu’nun önemli bir bölümünden komünizme karşı savaşmak bilinci ile geri çekilmeleri söz konusudur. Elbette, işgale karşı başlayan “anti-emperyalizme” doğru evrilmeye başlayan direniş, ancak bu yolla durdurulabildi. Böylece halkın anti-işgal direnişi anti-emperyalist bilince ulaşmadan, eski devlet paşalarının kontrolünde, geri çekilen emperyalist efendilerin gözetiminde ve kesinlikle Sovyetler’e karşı bir ileri karakol olma garantisi ile yeni Cumhuriyet kuruluyor. 1929 krizi ve Almanya’da Hitler’in zaferine kadar, daha dengeli bir dönüşüm sürecini götüren yeni Cumhuriyet, ardından, “restorasyon”a yöneliyor. 1929’da Eskişehir konuşması, aslında bu restorasyon adına, Sovyetler’le kurulmuş ilişkilerin gölgesinden de kurtulma satırları ile doludur. 1930’lu yıllar ve arkası bu restorasyonun gelişimine sahne oluyor. Feodal toprak ağalarından kalan artıklarla ve tarikatlarla yeniden barışmak, bu restorasyonun başlıca göstergesidir. İlk işareti elbette ekonomi-politikalardadır ve tarım reformunun bir türlü gerçekleşmemesi bunun en açık kanıtıdır.

Ve İkinci Dünya Savaşı’ndan Sovyetler zaferle çıktı. Sovyetler’e karşı “ileri karakol” olarak iş gören TC devleti, daha ileri görevler almak üzere, NATO’ya girdi. NATO, aslında TC devletinin kendi ordusunu da teslim etmesi demektir. Komünizme karşı kutsal savaş adına, kendi varlığını tümden teslim etmek aslında TC devletinin karakteri hakkında bilgi verir.

İşte o zamandan bu yana, Türkiye, Batı’nın “ortaklaşa sömürgesi”dir. Siyasal olarak, yani, ordusu, polisi, yargısı, bürokrasisi, siyasal partileri, parlamentosu ile ABD’ye bağlı, ekonomik olarak ise AB’ye daha çok da Almanya’ya bağlı bir ortaklaşa sömürge.

İşte bu nedenledir, sık sık siyasiler, AB’ye kafa tutarlar. Çünkü devlet ellerindedir diye düşünürler. Ama ne zaman ekonomi teklerse, hemen bir “yumuşama” gösterirler, Avrupacı kesilirler.

Bugün, yani 2000’li yıllar içinde, AB ile ABD arasında eskisi gibi bir ortaklık yok. ABD, dün kendi denetimi altında komünizme karşı savaş için birleştirdiği emperyalist güçlerin açık ekonomik meydan okuması ile karşı karşıyadır ve buna askerî meydan okuma ile karşılık vermektedir. Yani, ABD, Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere arasında bir üçüncü paylaşım savaşımı söz konusudur. Bu savaşım, büyük çaplı bir bölüşümü gündeme getirmektedir. Bu nedenle, dünyanın hemen her yerinde, tarih, sanki 1900’lerin başlarına dönmüş gibidir.

Türkiye, artık, bu güçler arasında paylaşılmak ya da bir sosyalist devrimle kurtulmak seçenekleri ile karşı karşıyadır. Eğer, bu ülke, daha önce bir sosyalist devrim ile, kapitalist-emperyalist sistemden kopmayı başaramazsa, ya siyasal alana hakim olan ABD’nin sömürgesi olacak, bu durumda, sermaye yapısında ciddi değişiklikler oluşacak, 5’li müteahhit çetesi vb. diğerlerine galip gelip diğer alanlara da girecek ya da ekonomik alana hakim olan AB, daha çok da Almanya, siyasal alanı da ele geçirecek ve bu durumda da bir Almanya sömürgesi olarak var olacak. İstanbul’un kanal tartışmaları dahil, pek çok tartışma, bu paylaşım savaşımının içindedir.

Şimdi, başlık size biraz daha anlaşılır gelmiş olmalıdır.

Aslında, Kaldıraç sayfalarında bu görüşü çok defa okumuş olmalısınız. Bir kere daha buraya dikkat çekmemizin nedeni, Damat gittikten/görevden affı kabul edildikten/istifa ettikten sonra, ortaya çıkan gelişmeleri tartışmaktır.

Bizim “okumuş yazmış”larımız, çok Batıcıdırlar. Batı, sanki onları “Doğu”dan kurtaran gibidir. Ve aslında hiçbir biçimde de doğru değildir. Bunun derinliklerine burada girmeyelim, ama mesela Batı ve İslam bugün karşıt gibi sunulmaktadır. Oysa, bizzat Batı, İslam’ı, komünizme karşı savaş için kullanmış, eğitmiştir. El Kaide’den IŞİD’e kadar hepsi Batı’nın projeleridir. O kadar ki, İslam adına harekete geçen anlı-şanlı örgütler, bizzat Batı’nın organize ettiği örgütlerdir. Demek ki, aslında IŞİD, mesela IŞİD, Batı karşıtı değildir. IŞİD’e karşı olmanız için sizin ABD veya AB yanlısı olmanız gerekmez. Liberal sol, korkudan, Batı’nın öcü dediğinden uzaklaşır, Batı’nın sevdiğine bir hayli yaklaşır.

Batı’dan kurtuluş beklentisi, oldukça yaygındır. Hatta kötü havalar Doğu’dan, hastalıklar Doğu’dan, güzel şeylerin hepsi, havalar da dahil Batı’dan gelir. Bu aslında egemen ideolojinin okumuş-yazmış olanlara göre ayarlanmış dozudur.

Saray Rejimi, artık devlet denilen mekanizmayı, tüm baskı aygıtlarını, tüm yalan mekanizmalarını ortaya koymaktadır. Artık, ne milliyetçiliğin neyi örttüğü gizlenebilir ne İslam’ın nasıl kullanıldığı gizlenebilir. Ne Bahçeli ne Erdoğan, artık saygın isimler değildir. Ne de devlet “baba” olarak görülmektedir.

Devletin “baba” olduğu yolundaki tüm hurafeler bir bir yıkılmaktadır. Öyle bir “baba” ki, hep evlatlarının cebine elini sokuyor, hep ceberrut, hep hoyrat, hep parababalarının emrinde, hep efendilerinin hizmetinde, hep halka karşı, hep katliamcı, hep gençlere kurşun atıyor, hep işçileri boğazlıyor.

Öyle Osmanlı torunu falan da işe yaramıyor. Osmanlı, bir ailedir. Osmanlı torunu olmak, o aileden olmak demektir. Yoksa Osmanlı diye bir halk yoktur ve bunun torunu olmakla da övünmek mümkün değildir.

Saray Rejimi, devletin halk düşmanı tüm karakterini ortaya sermiştir. Saray Rejimi, açık olarak işçi ve emekçilere düşman olduğunu, kadına ve gence, üniversiteye ve özgürlüğe düşman olduğunu açıkça ilan etmektedir.

İşte bu durum, şöylesi yansımalara yol açmaktadır:

– Saray erkanı, her akşam Saray’da, korkudan sabaha kadar ışıkları yanık tutmaktadır. Saray’ın her odasında ajan aranmaktadır. Saray’ın her tuğlasını korku sarmıştır. Ne zaman devrileceklerini, ne zaman yeni bir Gezi’nin patlayacağını hesap ediyorlar. Her olayda bununla ilgili raporlar alıyorlar. Her cümlenin altında bir başka şey arıyorlar.

– Tekeller, burjuvalar cephesinde, sermayede ise; “ah bir uyum yolu bulsak” da devam edebilsek. Bu tatlı kârlılık, bu tatlı hayat terk edilmez ama Saray’ın da çok garip istekleri var. Biraz yola gelse de, devam etsek. Şöyle ifade edilebilir istedikleri: Biraz reform, biraz ekonomik istikrar, istediğiniz kadar baskı ve şiddet, ama iş adamlarına ayrımsız hukuk.

– CHP ve İyi Parti çevresi: Saray Rejimi gidiyor. Ama ya devlet de giderse. Çok sert muhalefet etmeyelim, hatta Erdoğan’ı kızdırmayalım, onu ikna edelim, AB ve ABD de bizi görsün biraz, devlete zeval gelmeden, tatlı biçimde uzlaşarak parlamenter sisteme dönelim.

– Okumuş yazmış çevreler, sol liberaller, liberal solcular: Hepsi birlikte, AB, belki yeni başkanı ile ABD, bizi kurtarır. Değil mi ki ABD ve AB, Batı demektir ve demokrasinin cennetleri buralardır. Elbette bunlar bizi kurtaracaktır.

Bu liberal sol için, temiz duygularla karışmış ahmaklığın görünmesi için bir örnek yerinde olacaktır: Soylu, Kati Piri’ye yanıtlar vermiş. Aslında elinden geldiğince kükremiş diyebiliriz. Kati Piri, AB parlamentosu üyesi Hollandalı bir milletvekilidir. Elbette, insan hakları üzerine eleştiriler dile getirmiştir. Soylu, her zamanki yanıtlarından birini verince, Eser Karakaş Hoca, bunu başlığa taşımış ve Batı değerlerinin savunucusu olarak yeni Biden yönetiminden beklentileri ile AB’den beklentilerinin arka fonunda, bir yazı kaleme almış: “Kati Piri Süleyman Soylu’nun nesi olur?” başlıklı yazı, 9 Şubat 2021’de Artı Gerçek’te yayınlandı. Elbette Karakaş, Soylu’nun tuhaf yanıtını tartışıyor ve ama Erdoğan’ın Batı’ya övgülerinden umutlanmak istiyor: “Erdoğan’ın çok daha pragmatik ve pragmatist bir politikacı olabileceğini düşünüyorum ama kanımca o da pragmatizmde biraz, hatta biraz değil çok gecikti, bundan sonra, hele Biden ‘Diplomasimizi değerler üzerine inşa edeceğiz’ dedikten sonra kanımca artık yapacak bir şey yok ama Erdoğan için korkunun dağları beklediği de açık, yine de reform diyor, AB diyor, vs.”

İşte o bildik liberalizm. Erdoğan’ın çok pragmatik ve pragmatist bir lider olması olumlanıyor. Oysa birçok yerde, bilimsel alanda bu pragmatiklik olumsuz anlamda kullanılır ve günlük dildeki “belkemiği yok”un bir versiyonu olarak ele alınır. Karakaş, Erdoğan’ın daha pragmatist davranıp, geç kalmadan reform yapmasını bekliyordu. Biden’ın baskısını da ekliyordu. Kati Piri’nin açıklamalarına yanıt vermeyen Soylu’ya karşı, Erdoğan’dan umutlu idi.

İyi ama ne oldu? Gezi’deki öldürülen gençler unutuldu mu? Ne oldu, Kürt halkına karşı katliamlar unutuldu mu? Ne oldu, bir iktisat profesörü olan Karakaş, Erdoğan’ın ekonomi-politikalarının liberal dünyanın istekleri olduğunu mu hatırladı? Hayır, hayır. Sadece Biden iktidara geldi ve AB, Erdoğan’a yeni bir şans vermeyi tartışıyor. Bir de gizli IMF programı var herhâlde. Ama Eser Hoca, daha dik durmalıdır, kendisi pragmatistlik konusunda Erdoğan’la yarışmamalıdır. Daha kaç kere aldanacaksınız ve kendi aldanmanıza halkın inanmasını isteyeceksiniz?

Konumuza dönelim.

Oysa Kasım ayından bu yana bazı gelişmeler olmaktadır.

8 Kasım’da Damat, Saray Rejimi için vezir, yani Abdülhamid Han’ın veziri, hem de damat, istifa etmiştir. İstifasını, Twitter olmamış, WhatsApp olmamış, Instagram’dan duyurmuştur.

Damat o günden beri, resmî olarak kayıp olmasa da kayıptır. Damat’ın nerede tutulduğu belli değildir. 138 milyar dolarlık rezervin ne olduğu da bilinmemektedir.

Damat, tam da Trump’ın seçimi kaybettiği kesinleşince bu adımı atmıştır. Trump’ın damadı ve Aydın Doğan’ın damadı, üçlüdür ve üç-beş-sekiz oynamadıkları kesindir. Zira Aydın Doğan’ın damadı ortadadır, işadamıdır ve Trump’a yakınlığı sermaye ilişkilerine dayanır. Trump’ın damadı ile Erdoğan’ın damadı, belki e-mail ile bile yazışamamaktadır.

Buna birinci olay diyelim.

İkincisi, Naci Ağbal Merkez Bankası’nın başına getirilmiştir. Öyle anlaşılıyor, sermaye bu işten memnundur. Yani atama Erdoğan’ın değil, Erdoğan imzası ile “başka bir yerin”dir.

Üçüncüsü Lütfi Elvan, ne damattır ne aileden, Saray’ın hazinesinin başına getirilmiştir. Ama Hazine’de artık para yoktur. Erdoğan Hazine’yi teslim etmeden, içini boşaltmıştır (Hazine’nin boşaltılması bir başka maddedir de). Boş Hazine’ye, Lütfi Elvan konulmuştur.

Hazine boş olduğundan, 138 milyar dolar havaya uçmuş olduğundan olacak, Hazine Bakanı, Merkez Bankası başkanından daha önemsiz bir rol almaya başlamıştır. Buna dört diyelim

Beş, Hazine boştur, boşaltılmıştır. Herkes Damat nerede diye bakmakta, Berat Albayrak belki çocuklarına hasret yaşamakta, ama kimse 138 milyar doların peşine düşmemektedir. Oysa bu 138 milyar dolar önemli olmalıdır, nerededir, Erdoğan’ın yakın çevresinde midir? Bu 138 milyar doların peşine düşen olmaması ilginç değil midir?

Altı, sorudur: Tüm bunlar, IMF ile gizli bir anlaşma mı demektir?

Hatırlanacaktır; bundan bir süre önce, 2019 sonlarında IMF ile görüşmelerden söz ediliyordu ve IMF, bu görüşmelerde bazı şartlar koşmuştu. IMF, Hazine’nin başına “benim adamım” (onlar bağımsız adam derler) geçecek diyordu. MB başkanı benden olacak diyordu. Bilgiler, mesela enflasyon vb. TÜİK’in bazı rakamları gerçekçi olacak, yalana bir sınır konulacak (yani işçi ve emekçiye yalan söylemek tamam ama sermayeye yalan söylenmeyecek), işadamlarının mülklerine garantiler verilecek ve hukukî garanti sağlanacak (halk için, işçi ve emekçiler için her türlü baskı, şiddet sorun değildir ama işadamlarının yargı karşısındaki durumu açık ve net olacak. Belki de Eser Karakaş, bu “reform” lafını yanlış anlamıştır. IMF, mesela ihale şartları ihalenin ortasında değişmeyecek, mesela birine özel vergi affı çıkmayacak, çıkarsa tüm işverenlere çıkacak vb. demek istiyordu). Aşağı yukarı IMF bunları istiyordu.

Saray ise, Vezîriâzam Damat Berat Efendi’yi “feda” etmem diyordu. Oysa öyle olmadı. Erdoğan, gelen istifayı “af talebini kabul ettim” diye yanıtladı ve aslında Damat istifa etmedi, görevden affını istedi ve bu af kabul edildi. Oysa gerçekte bir vezir feda edildi.

Bu arada Biden yönetimi için bu önemli bir hazırlık da sayılmalıdır.

Erdoğan, işadamlarından, devlete egemen olan çevrelerden bir kere daha destek alacağı vaadiyle, bazı tavizler verdi. Damat bunun başlangıcıdır. Bu sayede Damat, olası Halkbank davasının da kurbanı olarak feda edilmiş oldu.

AB, Türkiye’ye karşı “müeyyideler” koyarken, ağır olmamasına özen gösterdi. AB, bizim okumuş-yazmış liberal solumuzu ve sol liberallerimizi şaşırtacak kadar Erdoğan’a destek vermeye yöneldi (Sayın Eser Karakaş’ın Erdoğan’ın pragmatik ve pragmatist lider olmasına olumlu vurgusu, AB’nin hafif müeyyideleri ile bağlantılı mıdır?). AB Dışişleri Bakanları ile toplantıdan sonra, diplomatlar, Erdoğan’a bu kez güvenmek istediklerini Murat Yetkin’e ifade ettiler. Oysa aynı anda ülkede insanlar kaçırılıyor, işkence had safhada, Saray Rejimi tüm hızı ile baskı ve şiddeti tırmandırıyor, Kürt köyleri bombalanıyor, İstanbul sokaklarında IŞİD militanları polis koruması ile halka saldırıyordu. SADAT, özel eğitimler veriyor, gazeteciler dövülüyor, Boğaziçi kayyumlanıyor, Erdoğan kendisi için savaşacak adamlar toplamaya çalışıyordu.

Demek ki, ABD ve AB, artık Erdoğan’ı görevinden alır da kurtuluruz hayalini kuran “beleşçi” okur-yazar takımı, bir kere daha hayal kırıklığına uğradı. Aslında onların artık hayalleri de yoktur ve hayal kırıklıkları da o kadar acıtmaz. Tembellik, üşengeçlik, emeksizlik onları kurtarmak için gelecek Batılı kovboyların hayalinden öteye hayal kurmalarına bile engeldir.

Altı, 20 Ocak 2021 tarihinde MB Başkanı, Hazine’den daha önemli bir iş yaptığını ispat eder tarzda, açıklamalar yaptı. Faizi artırmadı. Zaten yeterince yüksek ve yükseltmekten de çekinmem dedi. Ve hemen tüm yorumcular, MB Başkanı Ağbal’a destekler verdiler. Oysa aynı şeyleri Damat söylese, bir işe yaramazdı. Naci Ağbal’a piyasa bir kredi açmış demektir.

Bir anlaşmaya işarettir.

Sanki gizli bir IMF anlaşması var gibidir.

Hemen Ağbal’ın açıklamalarını desteklemek için, TÜSİAD, MÜSİAD, TESK, TOBB açıklama yaptı. Bir tek, 5 “özel” müteahhit açıklama yapmadı. TÜSİAD Başkanı açıklamasında şöyle dedi: “Fiyat istikrarı, öngörülebilirlik ve sürdürülebilir bir büyüme sağlar. Kredi mekanizmasıyla büyüme kalıcı ve sağlam değildir.” Bu açıklama, 8 Kasım öncesi politikaları eleştirmektedir. Kredi yolu ile büyüme değil, fiyat istikrarı ile öngörülebilirlik ve büyüme diyor. Bu, TÜSİAD için büyük kârlar da demektir.

Erdoğan’ın, “acı reçete” dediği noktadayız. İşte bu acı reçete, halka içirilecek ve tüm sermaye, bu politikanın temsilcisi olarak Naci Ağbal’ın arkasındayız demektedir. Oysa 5 müteahhitten de bir açıklama beklerdik. Madem Saray bir açıklama yapıyor, önce 5’li çete destek verir. Ama açıklama Saray adına, ama Saray’dan değil, IMF’dendir.

Onun yerine IMF’den açıklama geldi. Buna da yedi diyelim. IMF, bu politikayı desteklediğini açıkladı. Manidar bulunmalıdır. Acaba IMF ile gizli bir anlaşma var mı? IMF, gizli olarak anlaşma yapıp, IMF reçetesi uygulamakta mıdır? Bu açıdan Türkiye bir ilk olmuş gibidir.

Sekiz, TÜİK, enflasyon hesaplamalarına denetim yapmak üzere bir kurul oluşturulmasını kabul etmiştir. Bu kurula, üniversitelerden öğretim üyeleri vb. de davet edildi. Sadece açıkça TÜSİAD, MÜSİAD üye vermedi, ama onlar adına kurula katılacak bir ajans buldular.

Şimdi geriye ne kaldı?

Yani IMF programı için geriye ne kaldı? IMF, diyordu ki, MB ve Hazine’ye benim istediğim adamlar getirilecek. 29 Ocak Cuma günü yeni atamalarla, Naci Ağbal ve Lütfi Elvan desteklenmiş olmalıdır. Ekip büyütülüyor. Bu operasyonun öncesinde Erdoğan, 138 milyar doları havaya uçurdu. Bu çalınan 138 milyar dolar nerede? Bu 138 milyar dolar, Erdoğan’ın iktidarda kalması için mi kullanılacak?

IMF diyordu ki, veriler düzgün olacak, halk için değil elbet, işçi ve emekçiler için değil ama iş dünyası için açık olacak. Bunu da yapıyorlar.

IMF diyordu ki, işadamları ve mülkiyetin korunması, rekabetin bozulmaması için hukukî kurallar değiştirilmeyecek, bir “öngörülebilirlik” olacak. İşte size Erdoğan’ın “reform” bağırışlarının nedeni.

Bir de ekonomik reformlar var, bunlar da yolda sayılır. Enflasyon hesaplamalarının sözde de olsa denetime açılması, bir “reform” sayılır. Mesela Sayıştay raporlarının resmî olarak yayınlanması bir “reform” olmalı. İşte bunun gibi, iş dünyasının ihtiyaçları reform olarak sunulacaktır.

Demek ki, Erdoğan, gizli bir IMF anlaşmasına “evet” demek zorunda kaldı.

Erdoğan, Saray Rejimi, hiçbir zaman, uluslararası tekellere, ülkemizdeki sermayeye, büyük tekellere karşı olmamıştır. Olmaz da. Öyle Erdoğan’ın oy aldığı kitleye bakıp, mesela ona, “İslamcı” demek mümkün değildir. Onun İslamcılığı, efendilerinin emri ile İslam’ı hayasızca kullanmasındandır. Oy aldığı kitleye bakıp, küçük esnafın lideri, küçük esnafın partisi demek doğru değildir. Para söz konusu olduğunda hiçbir zaman küçük olanı sevmedi. Hep büyük olan ile ilgilidir. “Ülkemi bir AŞ gibi yönetmek istiyorum” diyordu, yoksa bir bakkal gibi, bir terzi gibi yönetmekten söz etmiyordu. “Benim görevim rant yaratmaktır” derken, iş yaratmaktan, üretimden vb. söz etmiyordu. Gayet bilinçli bir biçimde, kimlerin hizmetinde olduğunu ortaya koyuyordu. Onun oy aldığı kitleye bakarak, onun küçük esnafın partisi olduğunu söylemek, aslında bilimde kolaycılık değilse, şaşkınlıktır. Hayır, Erdoğan ve AK Parti, bir projedir. Bunun sayısız kere yazıldığı, hikâyelerinin ortalıkta dolaştığı bugün, kalkıp AK Parti’yi küçük burjuvazinin, esnafın vb. partisi olarak nitelemek, bilimsellik adına körlüktür.

Erdoğan, iktidarını uzatmak istiyor.

Mecburdur.

İktidar ona, o koltuğa yapışmıştır.

Bunu yapmak için elbette her türlü manevrayı çevirecektir.

CHP ve diğer burjuva muhalefetin, “Saray Rejimi gitsin ama devleti kurtaralım” hassasiyeti, aslında, tekellerin isteklerine karşı koyamama durumudur. Çünkü, hepsi, ama hepsi tekellerin partileridir. Hiçbir burjuva muhalefet, ne tarım konusunda, ne inşaat sektörü konusunda, ne yolsuzluklar konusunda, ne çalınan paralar konusunda, ne Man adalara taşınan paralar konusunda, ne eğitim konusunda, ne doğanın yağması konusunda, kısacası hiçbir ciddi konuda bir tek şey söylememektedir, söyleyemez. Tümü tekellerin, uluslararası sermayenin, efendilerinin isteklerine göre hareket etmektedir. Başkası da mümkün değildir.

Artık, Tekelci Polis Devleti’ni, daha iyi kavramanın zamandır. Burada, anlamlı politika değişiklikleri söz konusu değildir. Örneğin Trump ya da Biden bir politika değişimini ifade edemez. Olsa olsa bir üslup farklılığını ifade eder. Ülkemize gelince, ABD ve AB arasında kalıcı bir seçim yapılması dahi (ki bu efendilerin savaşlarının sonucuna bağlıdır, Türkiye’nin seçimine bağlı değildir), köklü bir değişikliği ifade edemez.

Bugün, uluslararası sermaye, ekonomik realiteler ışığında, Türkiye’de bir ayarlama yapmaya çalışmaktadır. Onlar için, isteklerini yerine getirdiği sürece Erdoğan sorun değildir. Halka ve işçilere neler olacağı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı gibi, bugün de umurlarında değildir, olamaz.

Burada tek çıkış yolu vardır: İşçi ve emekçilerin, kadınların ve gençlerin, devrimci bir partinin önderliğinde iktidar isteği ile öne çıkması. Tek çıkış budur. Bu sadece tek çıkış değildir, okur-yazar arkadaşlarımızın düşündüğünün tersine, tek olanaklı çıkıştır. Sosyalist devrim hem zorunludur hem de mümkündür.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here