Rant-yağma ve savaş ekonomisi

21 Ekim günü, Merkez Bankası para kurulu toplanarak, faizlerin 200 baz, yani 2 puan düşürülmesine karar verdi. Faiz oranları yüzde 18’den, yüzde 16’ya düşürüldü. Ve aynı gün, Türkiye, karapara aklama operasyonlarında “gri ülkeler” arasına alındı.

21 Ekim perşembe ve 22 Ekim Cuma, dolar kuru 9,66’ya kadar yükseldi. Ardından, tüm ekonomistler, hep birlikte tartışmaya başladılar, acaba Erdoğan, bu işi neden yaptı? Acaba MB neden döviz kurunun artacağını bile bile, faiz oranlarını, 0,5 değil de, 2 puan düşürdü? Oysa “beklenti”, 0,5, yok çok daha iddialı bir Erdoğan müdahalesi gelirse 1 puan indirimdi. Oysa MB, tersine, beklentilerin üzerinde bir oranda, 2 puan faizleri düşürdü.

Ardından, Erdoğan, büyükelçiler açıklamasına “persona non grata” talebini, nedense miting alanlarında kamuoyuna açıkladı. Böylece dolar, 25 Ekim’de 9,80’i gördü.

Konu ile ilgili çok farklı değerlendirmeler var. Herkes, “acaba bunun mantığı nedir” diye düşünerek, bir açıklama bulma, bir “teori” oluşturma peşinde.

Hemen söylenen birkaç tanesini not edelim ki, ne hakkında tartıştığımız ve de “değerlendirme” bulmaktaki zorluk anlaşılabilsin.

İlk görüş şudur: Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun MB ziyaretini, bürokratlara “yasal olmayan emirlere uymayın” çağrısını haddini aşmak olarak gördü, kızdı ve faizi düşürün dedi. Ne de olsa “tek adam”, der mi der.

İkinci görüş: İhracatı artırmak için, döviz kurunu yükseltmek amacı ile, faizler düşürülmüştür, bu yolla ihracat artacaktır ve bu yolla, ithalat da zorlaşacaktır. Cari açık kapatılmış olacaktır.

Üçüncü görüş ise şöyle: Erdoğan faizleri indirmek istiyor. Bu yolla hem İslamî çevrelere güven verecek hem de seçimden önce kredi dağıtabilmek için, düşük faiz üzerinden hamle yapacak, böylece verilecek kredilerle, seçim yatırımı yapılmış olacak.

Dördüncü görüş: Birileri Erdoğan’ın gitmesi için düğmeye bastı. Erdoğan’a bilerek yanlış kararlar verdiriyorlar. Zaten TÜSİAD toplantısında bir ekonomist (Acemoğlu) “diktatörlükler kendiliğinden gitmez, kriz gerekir” dememiş miydi? Demişti. Bu durumda, krizi artırmak ve Erdoğan’ı öyle göndermek isteyenler, onun yanlış kararlar almasını sağlıyorlar.

Daha başkaları var elbette.

Önce, bu dört görüşü ele alalım, yukarıdaki sıra ile.

Bu görüşlerin tümü, “ülke ekonomisi”ni temel alan bir yaklaşımın olduğu, ülkenin “normal” koşullarda bir ülke olduğu varsayımına dayanıyor.

Kılıçdaroğlu’nun MB ziyaretine Erdoğan’ın kızması ve “faizleri 200 baz puan indirin emri verme”si bir açıklama değildir. Bu görüş, “o kadar saçma şeyler oluyor ki, bu da olabilir” demek gibidir. Oysa, daha MB’nin indirim kararı açıklanmadan, döviz, epeyce yükselmişti. Yani, “piyasa” (ekonomistler bu piyasaya, kutsal tanrının eli diye bakarlar) faiz indiriminin 0,5’ten fazla olacağı yönündeki bir duyumu satın almıştı bile. Bunun için Erdoğan’ın kızmasını beklemelerine gerek yoktu. Halk bilmiyor ama onlar biliyor. Zaten döviz ile oynayanlar da “onlar”. Bu oyuncuların, işi bildiklerini atlamamak gerekir.

Kaldı ki, Türkiye’nin, karapara aklama konusunda gri listeye alınması hemen ardından geldi ve doğrusu onun da kurlar üzerine etkisi olmuştur. Bu etki de önceden biliniyor. Yani, bu durum da piyasa tarafından satın alınmıştır.

Tek eksik, 0,5 puandan fazla olacağı netleşmiş olan faiz indiriminin 2 puan olacağının bilinmemesi olabilir.

Kur üzerindeki bir önemli etkinin Suriye ve Irak’a saldırı hazırlığı olduğu da düşünülebilir. Ancak, o saldırıya biraz daha zaman olduğu anlaşılıyor.

İkinci görüş, dövizi artırarak, ihraç mallarının fiyatlarını dolar cinsinden ucuzlatarak, ihracatı artırma hamlesi olarak yapıldığı görüşüdür.

Aslında, Çin’den ithalatın. Batı güçlerince zorlaştırılması, navlun fiyatlarının 5 kat artırılması, vergiler vb. konulması nedeniyle, özellikle Avrupa’da, bazı ürünlerde Türkiye’ye yöneliş olabilir. Ama bu, ancak uzun vadede sonuç verebilecek, üstelik çok kapsamlı bir hazırlıkla ancak birkaç senede sonuç verebilecek bir eğilimdir. Döviz kurunun artırılması, birçok sektörde, maliyet kalemlerinin dövize endeksli olması nedeniyle, ihracatı çok da “teşvik etmesi” olanaklı değildir. Hammaddenin, yarı mamul maddenin ithal edildiği bir sanayide, enerjinin dolara bağlı olduğu bir ülkede, döviz kurundaki artış, ancak işçilik oranında ürün fiyatlarında döviz cinsinden bir düşmeye neden olabilir. Bu da son derece sınırlı bir etkidir. Kaldı ki, zaten TL ucuzdur ve ihracat artmaktadır. Saray Rejimi, ihracatı artırmak için, müthiş bir yol bulmuştur; serbest bölgelerdeki şirketlerin iç alımları da ihracat kalemi olarak istatistiklere alınmıştır.

Saray Rejimi, yalanı çok etkili kullanmaktadır.

Yalanlar, istatistikçilere göre, şöyle sınıflanır: Yalan, bu en yalın olanıdır. Kuyruklu yalan, bu anlaşılacağı üzere daha ileri bir yalan türüdür. Üçüncüsü ve en kuvvetlisi ise “istatistikî yalan”dır. Enflasyon rakamları, milli gelir hesaplarındaki yalanlar, işsizlik yalanları ve şimdi de ihracat rakamları, tam bu “istatistikî yalan” örnekleridir. Bu kadar kolay bir yol bulan Saray şürekası, ihracatı artırmak için başka bir şeye ihtiyaç duymaz.

Çin’den, navlun ve yükseltilmiş gümrük vergileri nedeni ile ithalatın zorlaşması nedeni ile, Türkiye’ye yönelecek bir talep, sanayinin karşılayabileceği bir talep olmak zorundadır. Bu ise, oldukça zordur, uzun vade işidir.

Dövizdeki artışın ithalatı, son kullanıcı için ithal edilen malın ithalatını zorlaştıracağı kesindir. Bir eğilim olarak bu gerçekleşebilir. Ama bu zaten epeydir var olan bir durumdur. 2020’de de, 2021’de de bu durum söz konusudur ve bu durum “cari açık” rakamlarını düşürmüştür bile. İyi ama, bu durum son döviz operasyonunu açıklamaktan çok uzaktır. Demek ki bu da değil.

Üçüncü görüş, Erdoğan’ın, faizleri düşürerek, seçime hazırlanacağı görüşüdür.

Bu da doğru değildir.

İlkin, seçim tarihi belli değildir ve bu faiz indirimi, eğer onların dediği gibi bir seçim yatırımı ise, üç aylık bir etkiye sahip olabilir.

Kaldı ki, faiz indiriminin, gerçekte faizleri indireceği de tartışmalıdır. Bir şirket, 20 Ekim’de yüzde 21-23 ile kredi alıyor idiyse, bugün, aynı şirket, bu krediyi yaklaşık aynı oranla alır. Faiz bundan dolayı inmez.

Evet devlet bankaları, bunlar “görev zararı” yazmak üzere, daha ucuza kredi verebilir ve bu krediler, ancak Saray’dan onaylı şirketlere verilecektir. Zaten onlara, her yer “mera”dır. İstedikleri her yerde hayvanlarını otlatabilmektedirler, istedikleri her türlü krediyi alabilmektedirler, istedikleri zaman vergi borçlarını silmektedirler, istedikleri zaman paralarını yurtdışına çıkartmakta, istedikleri zaman geri getirmektedirler. Zaten 25 Ekim günü, üç kamu bankası, kurumsal faizlerde 200 baz puan indirim yapmıştır. Demek ki, inşaat, maden, enerji ve silah sanayii şirketlerinden seçilmiş olanlara ucuza kredi verilecektir. Bu aktarım, hızla tamamlanır. Bu kastediliyorsa, tam da biz de bunu söylüyoruz. Ama bu seçim hazırlığı olamaz.

Bu kesim kastedilmiyorsa, bir faiz indiriminden kaynaklı kredi patlaması ve bunun beraberinde getireceği bir ekonomik illüzyon gerçekleşmeyecektir. Seçim yatırımı olarak faizlerin indirilmiş olması tezi de saçmadır. Evet konut için faizler inecektir. O kadar.

Kaldı ki, bir seçimin yapılacağına ilişkin bir durum da yoktur. Tersine, seçimlerin savaş bahane edilerek, buna “uygun bir savaş” çıkartılarak iptal edilmesi çok daha mümkündür. Bunun emareleri vardır.

Dördüncüsü, Erdoğan’ı götürmek için, bir düğmeye basıldığı, Acemoğlu’nun TÜSİAD toplantısında söylediği gibi, “diktatörlüklerin rıza ile gitmeyeceği, krizle gideceği” görüşü, bunu destekler gibidir. Zaten, suflenin dışarıya verilmesi, canlı yayında uyumak, sağlıklı görüntüsü için basket maçı gibi “itibar”dan tasarruf görüntüleri de bunu destekler.

İyi ama, bu düğmeye basanlar, bunlara gerek duyar mı? Diyelim ki faiz indirilmedi, düğmeye basanlar geri mi durur, dövizi çıkartmak için yol mu bulamaz?

Kanımızca, tüm bu görüşler, “mantıksız” bulunan faiz indirimi kararını açıklamak için bir “geçerli” neden arama girişiminin ürünüdür. O kadar saçma diye düşünüyorlar ki, bu karar için mantıklı bir neden bulamıyorlar. Liberal ekonomi içinde böyle düşünüyorlar. Ve elbette görüntü olarak, Erdoğan’ın “tek adam” uygulamalarına takılıyorlar.

Düşünülen şudur: Burada bir ülke ekonomisi var, bu ekonomiyi düşünerek adım atan bir iktidar var vb. Oysa burada bir çiftlik var ve çiftliğin kâhyası, cep doldurmakla, yağma ile meşguldür.

Atlanılan şey, Saray Rejimi’dir.

Saray Rejimi’nin ekonomi-politiğidir.

Saray Rejimi, yağma, rant ve savaş ekonomisine dayalıdır. Bunu atladık mı, gerisi, bir tek kişinin, akılsızca hamleleri hâline gelir. Bu yanıltıcıdır.

Saray Rejimi ve bunun mantığı, işleyişi üzerine uzunca durmak istemiyorum. Zira, bu başka yazıda söylediklerimizin tekrarı olacaktır. Bu nedenle, doğrudan konuya girmek gerekir.

Saray Rejimi’ndeki çeteleşmeyi, çetelerin devletleşmesini, hem siyasal hem de ekonomik bir süreç olarak ele almak gerekir. Diyelim ki, yangınlar var. Evet bu yangınlarda, birileri TOKİ adına inşaat işleri ile ilgilidir, birileri maden sahaları ile ilgilidir. Bunu da gördük. Yani, bu bir tahmin değildir. Her adımlarında görünmüştür. Zaman, çeteler için, Saray için çok kıymetli hâldedir ve aceleleri var. Yangınların ortasında konut pazarlama, kredi sistemi üzerine tartışma, insanların başına çay atmaktan daha hafif ve daha az aşağılayıcı bir durum değildir. Yangın sürerken, ormanlara dalıp ağaç kesmek hem bir fırsatçılığı ifade eder hem de “sahipsiz köyde” dolaşma hâlini.

Rant, yağma ve savaş ekonomisi ile bu fırsatçılık arasında ilişki açık değil midir? Bir sanayi yatırımının sonuçlarının kazanç hanesine girmesi zaman alıcıdır, ama rant öyle değildir. Büyük miktarlar, kısa sürede cebe iner. Bu nedenle rant, yağma ve savaş ekonomisi her zaman çetelerle yürür. Bu çeteler bu tatlı paraya alıştılar mı, vahşi hâle gelirler ve daha fazlası için, hiçbir kural tanımazlar.

Aceleleri var. Saray Rejimi çözülüyor. Ellerini çabuk tutmaları gerekir.

Erdoğan, bir inatlaşma için faiz indirimi yaptı demek, bu inadın nedeni olan arkadaki ilişkileri görmezlikten gelmek olur.

Eğer, konut satışlarını tetikleyecek krediler devreye girmezse, inşaat çeteleri zor duruma düşecektir. Bunlar zor duruma düşünce, Erdoğan önce paylarını kaybedecek ama esas olarak bir tehditle karşı karşıya kalacaktır: Bu çetelerin ellerinde çok bilgi var. Soylu gibi tapelere sahip olsunlar ya da olmasınlar, Saray ile suç ortaklıkları vardır. Saray, onları beslemek zorundadır. Batmalarına izin verilemez. Öyle ise, devlet bankalarının bu alan için kredi musluklarını açması önemlidir.

İkincisi karapara aklayıcılarının durumudur. Bunlar, her kararı, vole vurmak üzere, vurgun vurmak üzere, Saray nezdinde etkilemektedirler.

Türkiye’yi gri listeye koyan süreç, tam 6 kere, yasal düzenlemelerle para aklanmasının önünün açılmasıdır. Bu rapor, üç noktanın altını çizmektedir: Bankacılık sektörü, emlak piyasası ve değerli madenler alanı. Bu üç alanda para aklama işi çok gelişmiş boyuttadır. Tüm düzenlemeler de bu alanlar için yapılmaktadır. Saray Rejimi, bu alandan geri duramaz. Bunlara savaş ve enerji alanlarını da eklemek gerekir.

Döviz kurlarının artacağı, mesela bize bir bilgi olarak 20 Ekim-15 Kasım tarihleri ile zaman belirtilerek ulaşmıştır. Yani, bu herkesçe bilinmektedir. Bu durumda, büyük çaplı para hareketleri ile hareket edebilenler, elbette bir fırsatçı olarak harekete geçmiş olmalıdır.

Özetle, tüm bu kararlar, tam da Saray Rejimi’nin sürmesinin içteki garantisi olarak görünen, rant-yağma ve savaş ekonomisinin gereği olarak alınmaktadır. Saray çevresindeki iş dünyası, buradan vurgunlar vurmaktadır. Esas mesele budur.

Elbette buradan, ihracat ve ithalat da etkilenecektir. Ama esas mesele bu değildir. Esas mesele, seçim yatırımı da değildir. Ama bazı kesimlere, devlet bankaları aracılığı ile krediler aktartılması işin içindedir.

Saray Rejimi çözülmektedir.

Ama bu durum, bunların ekonomik kararlarını, saçma sapan nedenlerle aldıkları, ülkenin “liyakatsiz” kişilerle yönetildiği vurgularını haklı çıkarmaz.

Erdoğan, oraya liyakatle mi geldi ki liyakat üzerinden tartışalım?

Hem sonra neye ve kime göre liyakat? Eğer Saray Rejimi’ne, yağma savaş ve rant ekonomisine liyakatten söz edilecekse, gayet liyakate uygun kararlar almaktadırlar. Yok eğer halktan, ülkeden söz edeceksek, zaten Saray Rejimi’ni devirmekten söz ediyor olmamız gerekir.

Vergileri kim öder? İş dünyası mı, tekeller ve holdingler mi? Asla. Vergileri halk öder. Ve en çok da işçi ve emekçiler öder. Saray Rejimi, bu paraları, tüm kamu olanaklarını, bir avuç tekele, bir avuç parababasına sunmakla görevlidir.

TÜSİAD, öncelikle elde ettiği kârlara bakmaktadır.

Diyorlar ki, “güven eksik” ve bu nedenle, ülkeye yatırım gelmez. Ne güveni? Sizin güven dediğiniz şey, işçilerin sessizliği, suskunluğu, kendilerini soydurmalarına müsaade etmesi midir? Sizin güven dediğiniz şey, işçilerin itaati midir? Sizin güven dediğiniz şey, sömürü sisteminin uzun erimli sürdürülebilir olması mıdır? Evet bunlardır.

Yabancı sermayenin ülkeye gelmeyeceği de bir başka “efsane” tartışmadır. Evet, fabrika kurmak üzere bir sermaye grubu ülkeye gelirken, daha çok “istikrar” olarak adlandırdığınız şeye bakar. Ama, karapara buna bakmaz ya da nakit para buna bakmaz. Onlar kârlarına bakarlar, vuracakları vurguna bakarlar ve bugün bu vurgun için olanak vardır. Batmakta olan şirketleri ucuza kapatmak için bir fırsat oluşmakta iken, neden gelip almasınlar?

Hem sonra Afganistan’dan gelecek uyuşturucu parası, dolar olarak piyasaya girecektir. Bunun bir rahatlama sağlayacağı, Saray’ın bilgisi dahilindedir.

Bir önemli konu da savaş sanayiidir. Saray ile doğrudan bağlı, “kutsal yük taşıyıcısı” iki damattan biri, bu yolla vurgunlar vurmaktadır. SADAT da içinde, savaş sanayii, büyük çapta karaparaya, daha açık söylersek uyuşturucu parasına ihtiyaç duymaktadır. Afganistan süreci sonrasında Türkiye’ye yerleşmeye başlamış olan paralı Afganlar bu uyuşturucu ekonomisi için yeni olanaklar yaratmakta, buna uygun düzenlemeler istemektedir. Eskiden, “devlet payı” olarak alınan paralar, Demirel döneminde ifşa edilmiştir. Bugün bu paralar, “özelleştirme” alanına uygun olarak, başka güçlerin eline geçmiştir. Bunlar, burada “yatırım” yapmaktadırlar ve dövizin yükselmesi, anlık olarak onların işine gelmektedir.

Döviz-faiz ikilemi, gerçekte, tüm bu yağma, rant ve savaş ekonomisi içinde bir yere oturtulabilir. Elbette bu TÜSİAD’ı, çok olmasa da rahatsız etmektedir. Hisarcıklıoğlu, faiz düşüşünden sonuçları itibarı ile rahatsızdır. Çünkü, sonuçta, vurgunu, ağırlıklı olarak bu karaparacılar, inşaat şirketleri, maden şirketleri vurmaktadır.

Faiz indirme kararı, sonuçta faizleri gerçek anlamda indirmekten de uzak olacaktır.

Bu arada içeride hayat pahalılığı artacak, bu yolla işçilerin, emekçilerin yaşamları çekilmez olacaktır. Ucuz işçi cenneti, tüm patronlar için, ister içeride satsın ister ihraç etsin, büyük bir avantajdır.

Enflasyon, gerçekte, gelir dağılımına müdahalenin araçlarından biridir, yoksuldan, çalışandan paranın, zenginlere transferinin aracıdır.

Artan vergiler, artan hayat pahalılığı, işçi ve emekçilerin belini bükmektedir. Bunun ana nedeni, uygulanan “rant-yağma ve savaş ekonomisi”dir.

Bu savaş ekonomisini finanse etmek için uyuşturucu parasına, karaparaya sistem daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Bu savaş ekonomisi, ülkeyi bir yandan toptan, tüm bir ülkeyi “tampon” bölge hâline getirmektedir. Diğer yandan ise ülke uyuşturucu ülkesi hâline gelmektedir. Kolombiya örneğine ekonomistlerin bakması gerekir. Gelir dağılımı vb. gibi kavramlar, uyuşturucu ülkelerinde geçerli olmaz. Kaldı ki, Türkiye, bir de tampon bölge hâline gelmektedir. Bu da ilavesidir. Tampon bölge ol, sana uyuşturucudan daha fazla pay verelim. Kampanya budur. Bir alana, bir bedava kampanyalarına benzemektedir. Bu durum Saray Rejimi’nin yaşaması için dayanaktır ve Saray Rejimi, ömrünü uzatmak için başka yol görmemektedir: İçeride ve dışarıda savaş. Öyle anlaşılıyor, büyükelçi krizinde çözüm için ABD’den jest talep eden Saray, sonuçta tuhaf bir jest almıştır. ABD elçiliği, içişlerine karışma niyetimiz yoktur dedi ve Erdoğan, elçileri “persona non grata” ilan etmekten vazgeçmiştir. Ne âlâ. Krediler verilmiş, dolardan vurgunlar vurulmuştur. 25 Ekim günü, sanırım epeyce lüks konut satılmış olmalıdır. Sadece buna bile bakılabilir. 25-28 Ekim günleri kamu bankalarının yüklü, kurumsal kredileri kimlere verdikleri, herhâlde ulaşılması zor bir bilgi olmamalıdır. Buna bakılabilir.

Uzun dönemdir, Saray Rejimi, hem faizleri sonunda artırmaktadır hem de döviz kurlarını. Bu ikili makas, aslında halkı, işçi ve emekçileri doğramaktadır. Cennetlerini işçi ve emekçilerin cehennemleri üzerine kurmuş olan sermaye, Saray Rejimi’nin ortağıdır.

İşte bu Saray Rejimi çözülmektedir. Bu çözülüş, uzun süredir vardır. Çözülüşü seyretmekten bıktıysanız, devrim için mücadeleye yönelmelisiniz. Başka yol yoktur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here