Radikal sosyalizm hâlâ güncel!

Protesters march in the streets with portraits of Karl Marx, Friederich Engels and Vladimir Lenin during a demonstration against the ongoing Davos' World Economic Forum's annual meeting (WEF) in Basel, Switzerland, January 28, 2006. Around 1,500 protesters took part in a peaceful demonstration against globalisation. REUTERS/Vincent Kessler - RTR196LG

[2]

 

“Başka Bir Dünya Mümkün… Örgütleyecek Güç Sensin” Sempozyumu düzenleyicileri benden, tam 10 dakikada ‘Paris Komünü’nden Ekim Devrimi’ne Sosyalizmin Güncelliği’ne dair görüşlerimi ifade etmemi istediler?

Böylesine imkânsızı isteyen gerçekçilik karşısında ne diyebilirim?!

Aslında, 29 Kasım 2014 tarihinde Kaldıraç’ın Ankara’da düzenlediği, ‘Ekim Devrimi’nin Yıldönümünde Sosyalizmin Güncelliği Sempozyumu’na sunduğum ‘Komün’den Ekim’e Eski(meyen) Sosyalizm’ başlıklı tebliğde diyeceklerimi demiştim.

Tuncel Kurtiz’in, “Komünizmden başka insanlığın insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı?” sözünü anımsatarak, daha önce dediklerime ekleyebileceklerim şunlar olabilir.

Paris Komünü’nden Ekim Devrimi’ne uzanıp tüm yerküreyi kucaklayan başkaldırı olmasaydı kimin haddineydi, burjuvaziyi kovup, iktidara el koyarak, “Cellatların döktükleri kan,/ Kendilerini boğacak/ Bu kan denizinin ufkundan,/ Kızıl bir güneş doğacak” diye haykırmak…

Sosyalist isyan tüm insanlığa bu umudu, bilinci, cüreti verdi. Sömürü ve zulüm var olduğu sürece, altını çizdiğim umut, bilinç, cüret yok edilebilir mi? Kesinlikle hayır! Elbette, “İdeolojiler dönemi bitti”; “Tarihin Sonu” tezine sarılan vazgeçişlere değil sözüm elbet…

Siz boş verin bu zırvalara, tarih onu yapan insanların, mücadelelerin şahsında tam da Marksistlerin öngördüğü biçimde akıyor. “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” ya da “küreselleşme” dedikleri sürdürülemez kapitalist zulüm karşısında şimdi sosyalizm daha da güncel değil ise, ne?[3]

Devrimden korkanların, vazgeçenlerin kotarıp uydurduğu liberal tezlerde vaaz edildiği üzere, “Tarihin sonu” falan gelmedi! Aksine tarih -onu üreten kötü yanıyla- hızlanırken; bayağılığın, hamasetle bezenmiş vasat siyasal ortamın, çürümüş barbarlığın alternatifi olarak sosyalizmi çağırıyor.

Örneğin Rusya’daki bir araştırma, ekonomik sıkıntıların halkı piyasa ekonomisinden soğuttuğunu, Sovyetler Birliği dönemindeki planlı ekonomiyi arar duruma getirdiğini ortaya koyuyor. ‘Levada Center’ın anketine göre, Rusya vatandaşlarının yüzde 52’si planlı ekonominin piyasa ekonomisinden daha doğru olduğunu düşünüyor. Özel mülkiyet ve piyasa ekonomisine dayanan ekonomik sistemi doğru bulanların oranı yüzde 26 iken yüzde 22’si de soruyu yanıtsız bıraktı.

‘Turkrus’ sitesinin haberine göre, Rusya’da 2012 yılında yapılan ankette ise katılımcıların yüzde 49’u planlı ekonomiden yana olduğunu söylemişti. Piyasa ekonomisini savunanların oranı ankete yüzde 36 olarak yansımıştı. Yeni ankete göre Rusya vatandaşlarının yüzde 37’si, en iyi politik sistemin Sovyetler Birliği’ndeki sistem olduğu görüşünde. Bu oran 2012’de yüzde 29 idi. Rusya’da bugün var olan siyasi sistemi savunanların oranı 2012’den bu yana yüzde 29’dan yüzde 23’e geriledi.[4]

Bu size bir şey anlatıyor mu?[5]

Eğer anlatmıyor ise; Germain Martin’in, “Di têkçûnê de hêvîya xwe winda neke, di bin her serneketîyê de daxwazake serfirazîyê veşartî ye,”[6] sözünü anımsayarak; sürdürülemez kapitalizmin yarattığı küresel yıkım tablosuna ve ayağa kalmış insan(lık)a bakın…

 

  1. AYRIM: DEVRİM -HER ZAMAN- GÜNCELDİR

 

“Her neslin yeni bir

devrime ihtiyacı vardır.”[7]

 

Şimdi, altı ısrarla çizilmesi gereken şey: Devrimin güncelliği fikri ve “Devrimciler devrimi, devrimden önce öngörürler, kaçınılmazlığını fark ederler ve kitlelere bunun gerekliliğini anlatırlar, yol ve yöntemlerini açıklarlar,”[8] diyen V. İ. Lenin’in uyarısıdır.

Can Yücel’in deyimiyle, “tüzük değil büzük isteyen” devrim,[9] darbe ya da basit bir iktidar değişimi değildir. O, toplumun bütün dinamiklerini harekete geçiren yaratıcı yıkımdır; kökten değişikliktir; eylemdir, süreçtir.

Yeniliktir, umuttur; sömürü düzenini, üretim ilişkilerini değiştirmektir. Sınıflı-sömürü düzeni yıkıp, değiştirerek yeni bir hayatın mümkün olduğunun kanıtlanmasıdır. Umudun diğer adıdır; “olmazsa olmaz”dır; sürdürülemez kapitalizmde temiz kalan tek yer(imiz)dir; tek gerçek ve yoldur.

Yönetici sınıfın mülksüzleştirilerek, iktidara -zorla- el konulması eylemi; toplumsal değişme; üretim ilişkilerinin kolektivizasyonu olarak devrimi, devrim yapan “düzen içi yasal”lıkları aşıp, “halk desteği”ni kazanan bir tarihsel eylem olmasıdır.

  1. Marx ile F. Engels’in, “Devrim yalnızca egemen sınıfı devirmenin tek yolu bu olduğu için değil, onu deviren sınıfın üzerine bulaşan pislikten ancak devrim yoluyla arınıp toplumu yeni temeller üzerinde kurmaya uygun hâle gelebileceği için de bir zorunluluktur,” notunu düştüğü devrim; Spartaküs’ün, Şeyh Bedrettin’in ordusunda nefer olmak; Paris Komünü barikatlarında umut olmak; Ekim Devrimi’yle ayaklanmak; Emiliano Zapata, Che vd’leriyle eşitlik özgürlük düşünün peşinde koşmaktır.

Toplumsal alt-üst oluştur; cürettir, toplumsal cesarettir. Silahın ve siyasetin örgütlenmesi olarak devrim;[10] bazen de, A. Gramsci’nin ifadesiyle, “Kapital’e karşıdır”!

Hakikâti aramak; hakikât yolunda aşk ile koşmaktır; bütün aşkların toplamıdır; doğayı ve hayatı sarsacak saattir; bilinçtir, inançtır, emektir, örgütlü eylemdir.

Evet devrimi büyük dönüşüm olarak düşlemek, tahayyül etmek gerekirken; liberallerce (ve reklamlarda, haberlerde en çok kullanılan sözcüklerden biri olarak!) içi en çok boşaltılmaya çalışılan kavramlardan birisidir o.

“Devrim genel bir belirlemedir. En kapsamlı ifadesini bir sosyoekonomik formasyondan daha üsttekine geçişte, yani sosyal devrimde bulur… Buysa toplumda politik, ekonomik, ideolojik ve kültürel bir altüst oluş olmadan olmaz. Eski ekonomik sistemin yerini yeni ekonomik sistemin, bu sisteme uygun yeni politik ve hukuki üstyapının, yanı sıra yeni bir ideolojinin, kültürün, ahlâkın (vs.) alması gerekir. Devrimlerin tek ve ani bir hareketle değil, karmaşık, çatışmalı ve sancılı bir süreç gerektirmesi bundandır.”[11]

Bu çerçevede devrim teorisi, determinist olması yanında volantaristir (iradecidir). Bu ikili özellik diyalektik bir bütün oluşturur.

Devrimi, tarihini yapan insanlar yaratır.

Devrimci zor ile eski(yen) devlet mekanizmasını parçalayarak, sınıfsız toplumu hedefleyen devrim ya süreklidir ya da karikatür.

Devrim politik iktidarın ele geçirilmesiyle, bir üretim tarzından bir ileri üretim tarzına geçiştir. Yani devrim, sürekli ve kesintisiz bir ihtilâl sürecini öngörür.

Marx’ın, “Filozoflar hep bu dünyayı tartıştılar, önemli olan onu değiştirmektir,” saptamasından yola çıkılarak, dünyayı değiştirme yolunda yapılacak her türlü düşüncenin eyleme dökülmüş (praksis) hâlidir devrim.

Toptan değişim, yenilenme; sonu olmayan bir dönüşümdür; egemenlerin kâbusu, ezilenlerin şöleni ya da Prometheus’un soyundan gelenlerin kalkıştığı eylemdir.

Sıyrılıp gelendir; eskinin ölümü/ tasfiyesi, yeninin doğumu/ var edilmesi, imkân/ imkânsızlık, çığlık, isyandır.

Geçerken anımsatalım: Her devrim bir değişikliktir fakat her değişiklik devrim değildir. Devrim mücadelesi reform mücadelesini kapsar, ilerletir; ancak reformizm devrimcilik değildir. Evet devrim mücadelesi reform mücadelesini kapsar, ilerletir ve nihayete erdirir.

Devrim her şeyin bir çırpıda olması, akşamdan sabaha tüm düzenin değişmesi demek değildir; evrimi dışlamaz, kapsar ve aşar. Devrimciler toplumsal dönüşümün uzun bir süreç olduğunu herkesten daha iyi bilirlerken; toplumsal altüst oluşun, yani binlerce yıllık sınıflı toplum pisliğinin bir çırpıda ortadan kalkmasını savundukları için değil, eski toplumun pisliğiyle radikal, köklü ve uzlaşmaz bir kopuşu savundukları için “reformlar yetmez, devrim şarttır” derler!

Devrimi bir azınlığın yapmasını savunmak ne kadar yanlışsa, devrimi salt sayısal çoğunluğa indirgemek ve işçi sınıfının kendi eseri olacağına göre, sınıfın tamamının ya da tamamına yakınının hep beraber yapacağını söylemek de bir o kadar yanlıştır.

Tamamlanamayan her devrimin sonu, trajik bir likidasyonken; eskiyi silme işidir devrim; ekonomi-politik bir olgudur; nihai kertede tamamen insanla alâkâlıdır.

Devrim, halk yığınlarının yaşamında sert bir dönüm noktasıdır, kırılmadır; yenilikçi, köktenci, eleştirel, cüretkâr bir eylemdir.

Ve de F. Engels’in ifadesiyle, “Bu baylar (anti-otoriterler) hiç devrim görmüşler midir yaşamlarında? Devrim, her hâlde olanaklı olan en otoriter şeydir. Devrim, nüfusun bir bölümünün, tüfek, süngü, top gibi, söz uygun düşerse, otoriter araçlar kullanarak, kendi iradesini nüfusun öteki bölümüne zorla kabul ettirdiği bir eylemdir.”

Bayağı ve yoz olanı devirip, öteyi yaratmaktır; elin kolun bağlanmışken, ayağa kalkmaktır devrim.

Devrimci hedefler ve devrimci araçlar olmadan zafere ulaşamazken; “imkânsız” denilen zaman diliminde gerçekleşir çoğunluk devrim. Çünkü tarihsel gelişmenin, değişimin motor gücüdür o.

Arkadaş Z. Özger’in, “çünkü elbette bir su/ kendi akacağı toprağın sertliğini bilir/ ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak/ artık ırmak mı ne denir/ işte devrim/ ona benzer bir akışın hızına denir,” dizelerindeki saptama ve aç çocukların gülümseten bir türküdür; bir gülün açılmasıdır; aşkın öbür adı; bir nevi kara sevdadır…

Belleğin unutuşa karşı savaşımıdır; yaşama/ yaşatma gücüdür; hayatı aşkla örmek kadar, aşk için ölmektir devrim…

Sonra da Ursula K. Le Guin’in, “Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir,”[12] biçiminde formüle ettiği ya da Karl Marx’ın, “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki bir ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri hâline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder,”[13] notunu düştüğü dalgalar hâlinde gelişen, kopuşlara denk düşen toplumsal değişimler bütünüdür…

Yeri gelmişken hatırlatayım: Devrim hata yapmamaya gayret etse de, eylemsiz bir mükemmeliyetçilikle hata yapmaktan kaçınmak değildir: “Biz hatalarımızdan korkmuyoruz. Devrimin patlamasıyla insanlar azizlere dönüşmüyor. Yüzyıllardır ezilmiş, korkutulmuş, sefalet ve cehalet içinde tutulmuş, vahşileştirilmiş olarak yaşamış olan emekçi sınıflar devrimi, hatalar da yapmadan gerçekleştiremezler,” diye haykıran V. İ. Lenin’e kulak verir…

Bunlardan “Neden” mi söz ediyorum? Güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen devrimin eşitlikçi özgürlük ütopyasının,[14] Paris Komünü’nden Ekim Devrimi’ne uzanan güzergâhta kendisini yeniden inşa ederek, biçimlendirmekte olduğumuz geleceğimize ışık tutmasından…

 

I.1) PARİS KOMÜNÜ ÖRNEĞİ

 

“Bazı yıkılışlar, daha parlak

kalkınışların teşvikçisidir.”[15]

 

“İşçiler yönetebilirler mi?” veya “İktidarı ele geçirip onu sınıf düşmanlarına karşı koruyabilirler mi?” sorularına 1871’in 18 Mart’ında kurulan Paris Komünü “Evet” yanıtını veren tarihteki ilk örnekti; ilk işçi devletiydi; emekçi insanlığa tarihin sınıflı-sömürücü tablosunun parçalamasının mümkün olduğunu öğretendi…

Paris Komünü, dünya devrim tarihi açısından iyi incelenmesi gereken oluşumdur;[16] gerçek anlamda özgürlük, eşitlik ve sınıf mücadelesinin laiklik kavrayışı açısından da bir örnekti;[17] 1871 yılında -topu topu- üç ay sürmesine rağmen, siyaset, düşünce ve sanat dünyasını derinden etkilemişti.

Örneğin karlı bir Moskova gününde V. İ. Lenin, adeta, sevinç ve coşku içinde dansediyor gibidir. Çevresindeki yoldaşları bu duruma şaşırırlarken; onların şaşkınlığına gülerek, “Bugün Sovyet iktidarının 73. Günü. Yani, Komünü bir gün geçtik,” cevabını verir.

Onun bu sevincinde, “Ölsem de gam yemem” edası vardır. Boşuna da değildir bu sevinç. Çünkü V. İ. Lenin’in sokağa çıktığı o güne kadar, proletaryanın iktidar olduğu süreyi, sadece 72 gün olarak kaydetmişti tarih. O gün süreyi bir gün uzatmışlardı. Kuşkusuz, o sevinç, bir günle sınırlı kalmadı.

72 gün süren Paris Komünü’nün bir öyküsü vardır ve enternasyonal’in…

Gözlerinizi kapayın şimdi, kapadınız mı? Yakınlarda bir dünya haritası varsa, elinizi herhangi bir yere koyun. Neresi olduğu hiç farketmez. Dünyanın neresinde ve hangi dilde olursa olsun, o ezgiyi duyduğunda hemen tanırsınız. Ya da, ister ıslıkla çalın istersen yabancı diyarlarda olduğunuza aldırmadan, kendi dilinizde söyleyin; dost da, düşman da hemen tanır o ezgiyi.

“Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık/ Enternasyonalle kurtulur insanlık”

Evet, enternasyonal marşı’nın ezgisidir bu. Her dilden insanın hemen tanıdığı tek ezgi. Enternasyonal’dir bizim marşımız yani. Bir yanıyla kavgamızın en özlü ve özet ifadesidir;

“Yıkalım bu köhne düzeni/ Biz başka alem isteriz…”

Yazarı Fransız Komünar Eugene Pottier’dir (1816-1887). İşçi kökenli bir şair olarak, şiirlerini kavganın içinde yazdı. Burjuvaziye karşı proletarya saflarında 1848 barikatlarının direnişçisi olan Pottier, 1871 Paris Komünü’nde de halk temsilcisi olarak yer aldı. Enternasyonal’e kaynaklık eden şiirini komün savunması sırasında yazdı. Bir diğer ifadeyle, o şiiri Komünar’lar kanlarıyla yazdılar. Pottier’ye düşen satırlara geçirmek oldu.

“Zulme karşı hıncımız volkan/ Bu ölüm dirim kavgası…”

Özetle V. İ. Lenin’in “Spontane bir hareketti, kimse bir biçimde, bilinçle hazırlamış değildi” diye anlattığı Paris Komünü’nün siyasal önlemleri arasında, başlıca “sürekli ordunun kaldırılması” ile “bürokrasinin kaldırılması” geliyordu.

Karl Marx’ın başlangıçta “Umutsuz bir çılgınlık eylemi” diye nitelediği, ama olay patlak verdikten sonra dikkatle izleyerek alkışladığı Komün, böylece, burjuva devletinin dayanaklarını ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş oluyordu.

Burjuva devletinin en gelişmiş biçimi ise “parlamenter demokratik cumhuriyet” idi. Bu da sürekli orduya, polise ve bürokrasiye dayanıyordu. İşte Marksizmin kurucularını baştan beri düşündüren konu burada düğümleniyordu: devleti ele geçiren işçi sınıfı, bu aygıtı olduğu gibi devralarak kendi egemenliği için kullanabilir miydi? Marx, Engels, Lenin, bu soruya verdikleri yanıtlarda, Paris Komünü’nden çıkardıkları dersi göz önünde tutarak, burjuva devletinin dayanakları olan bu üç öğenin yıkılıp atılmasını önermişlerdir.

Çünkü onlara göre bu üç güç, burjuva sınıfının baskı mekanizmasından başka bir şey değildirler. Ordu, polis, bürokrasi, el değmeksizin bırakılırsa yeni bir şey elde edilmiş olmaz. İşçi sınıfı, burjuva devletinin yerine, onun daha yüksek bir biçimi olarak devlet olmayan, Paris Komünü örneğinde bir örgüt getirir.

Bu nedenle Paris Komünü anlık değildir. Eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik vaatlerinin takipçisi olan proletaryanın bunları nasıl gerçekleştireceğini öğrenmeye başlamasının bir sonucudur.

İdam edilmeden önce Kömünarların, “Ölmek umurumda değil, 72 gün özgür yaşadım,” diye haykırdıkları “[Komün], esas olarak bir işçi sınıfı hükümeti idi; üreten sınıfın mülk edinen sınıfa karşı mücadelesinin ürünüydü; emeğin ekonomik kurtuluşunun içinde gerçekleştirileceği, nihayet keşfedilmiş politik biçimdi,” der Karl Marx ve ekler Friedrich Engels:

“Son zamanlarda sosyal demokrat sığ kafalılar proletarya diktatörlüğü sözcüklerini duyduklarında yeniden müthiş bir dehşete düşer oldular. Bakın, beyefendiler, bu diktatörlüğün neye benzediğini merak mı ediyorsunuz? Paris Komününe bakın. İşte proletarya diktatörlüğü…”[18]

Marksistler tarafından tarihin ilk sosyalist devrim denemesi olarak kabul edilmesi yanında; Karl Marx’a göre proletarya diktatörlüğünün ilk örneği olarak, işçi sınıfının hazır devlet aygıtını ele geçirip kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceğini, onu parçalayarak bir yenisi ile değiştirmesi gerektiğini göstermiştir.

Yenilgileri ardından Karl Marx, “Onlar cennetin fethine çıkmışlardı” diye Komüncüleri selamlarken; 35 yıl sonra Lenin, 1905 Rus demokratik devrimi’nin ertesinde; “Paris Komününün anısını ne denli yüceltirsek, onun yanlışlarını ve içinde yer aldığı özel koşullan tahlil etmeksizin ona gelişigüzel değinmek de o denli hoş görülemez,”[19] değerlendirmesini yaparken; yine Karl Marx’ın ağzından şu hatalarını da aktarabiliriz:

“Merkez komite ve daha sonra da Komün, o pis Thiers cücesine düşman güçleri toplama zamanı bıraktılar. Sanki Thiers Paris’i zorla silahsızlandırmaya çalışarak iç savaşı daha önce başlatmamış gibi, iç savaşı başlatmadılar. İktidarı zorla ele geçirmiş olmakla suçlanmamak için, gericiliğin Paris’teki yenilgisinden hemen sonra Versailles üzerine yürüyecek yerde, örgütlenmesi vb. daha da zaman isteyen Komünü seçmekle, değerli bir zaman yitirdiler. Merkez komite, yerini Komüne vermek için görevlerini çok çabuk bıraktı.”

Bu yanlış Paris Komünü’nün yaşamını kısalttı.

 

I.1.1) ÖZ YÖNETİM PARANTEZİ

 

“Evet belki de haklısın,

sıfır’ın gücü yoktur.

Ama unutma ki, sıfırın

kaybedecek bir şeyi de yoktur.”[20]

 

Burada konuyla ilintili olarak bir öz yönetim parantezi açmadan geçmeyelim.

1871 derslerinden birisi, Komünlerin sadece bir “Komünal” hareket olarak ve öz yönetimle kalmayıp, mülkiyet ilişkilerini değiştirmesi zorunluluğudur.

Paris Komünü örneğindeki üzere anarşistler gibi öncelikle bağımsız, yerel olarak öz yönetimli organların kurulması ve bunların kendi yerellikleri içinde reformlar yapmaya çalışmaları gerektiğini savunanlar yanıldı.

Komünler, doğrudan sosyalist devrimci eylemle -özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla-, kendi bağımsızlıklarını ilan ederek, kurulabilirdi.

Toplumsal sermayeyi elinde tutanları mülksüzleştirmek için kararname beklemeleri olmazdı; derhâl müdahale edilmeliydi.

Tıpkı V. İ. Lenin’in altını çizdiği üzere: “Komün tarafından alınan ve Marx’ın önemle belirttiği önlemlerden biri son derece dikkate değer: bütün temsil ödeneklerinin, memur zümresine tanınmış bütün parasal ayrıcalıkların kaldırılması; bütün memur aylıklarının ‘işçi ücretleri’ düzeyine indirilmesi. Burjuva demokrasisinden proletarya demokrasisine, ezenlerin demokrasisinden ezilen sınıfların demokrasisine, belirli bir sınıfı baskı altında tutmaya yarayan ‘özel güç’ olarak devletten, halk çoğunluğunun, işçi ve köylülerin genel iktidarı tarafından baskıcılar üzerinde uygulanan baskıya dönüş, en göze çarpar biçimde, işte burada ortaya çıkar. Ve işte tam da devlet, sorunuyla ilgili belki bu en çarpıcı ve en önemli nokta üzerindedir ki, Marx’ın öğrettiği şeyler, en çok unutulan şeyler olmuştur. Basitleştirilmiş açıklamalarda -sayısızdır bunlar- bundan hiç söz edilmez. İnançları devlet dini hâline geldikten sonra, ilkel Hıristiyanlığın ‘saflıklarını’, devrimci demokratik ruhuyla birlikte unutmuş bulunan Hıristiyanlar gibi, bu nokta üzerinde bir ‘saflık’mış gibi susmak, ‘usuldendir’.

Yüksek devlet memurları aylıklarının indirimi, ‘yalnızca’ saf, ilkel bir demokratizm istemiymiş gibi görünür. Modern oportünizmin ‘kurucularından’ biri, eski sosyal-demokrat Ed. Bernstein, ‘ilkel’ demokratizme karşı yavan burjuva alaylarını yinelemeyi alışkanlık hâline getirmişti. Bütün oportünistler gibi, günümüzün bütün Kautskistleri gibi, o da, ilk olarak ‘ilkel’ demokratizme belirli ölçüde bir ‘dönüş’ olmaksızın, kapitalizmden sosyalizme geçmenin olanaksız olduğunu (çünkü, ensonu devlet görevlerinin çoğunluk tarafından, halkın tümü tarafından yapılması başka türlü nasıl olanaklı olabilir?), ve ikinci olarak, kapitalizm ve kapitalist kültür üzerine dayanmış ‘ilkel demokratizm’in, eski, ya da kapitalizm-öncesi çağların ilkel demokratizmi olmadığını, hiç mi hiç anlamamıştır. Kapitalist kültür, büyük üretimi, fabrikaları, demiryollarını, postayı, telefonu vb. yaratmıştır. Ve, bu temel üzerinde, eski ‘devlet iktidarı’ görevlerinin büyük çoğunluğu öylesine basitleştirilmiş ve öylesine basit kayıt-kuyut, denetim işlemlerine indirgenebilmişlerdir ki, ilköğretimden geçmiş bulunan herkes bu işleri yapabilir; basit bir ‘işçi ücreti’ ile bütün bu işler pekâlâ yapılabilir; öyleyse, bu işlerden her tür ayrıcalıklı, ‘hiyerarşik’ nitelik kaldırılabilir (kaldırılmalıdır da).

İstisnasız bütün memurların her işe seçimle gelip, her an görevden geri alınabilmelerinin olanaklı olması, aylıklarının normal bir ‘işçi ücreti’ düzeyine indirilmesi gibi, işçilerle köylü çoğunluğunun çıkarlarını son derecede dayanışık duruma getiren bu basit ve ‘anlaşılması kolay’ demokratik önlemler, aynı zamanda kapitalizmden sosyalizme götüren köprü işini de görürler. Bu önlemler, devletin yeniden-örgütlenmesine, toplumun salt politik yeniden-örgütlenmesine ilişkindirler; ama elbette tüm anlam ve tüm değerlerini, ancak ‘mülksüzleştiricilerin mülksüzleştirilmesi’nin gerçekleşmesine ya da hazırlanmasına bağlandıkları zaman, yani üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin sosyalist mülkiyet durumuna dönüşmesiyle kazanırlar.”[21]

Özetle söz ve karar sahibi olma ilkesine dayanan öz yönetim (“otonomi”, “autogestion”, “self-management”) iki eksende varolabilir: i) Evcilleştirilmiş kapitalizme aksesuarlıkla… ii) Sınıfsız toplum yolunda devletin sönümlendirildiği özgür üreticiler “iktidarı”yla…

Avrupa yerel yönetimler özerklik şartındaki biçimiyle “ademi merkeziyet”, “ılımlı merkezcilik” diye de anılması mümkün olan öz yönetim önerileri; “devleti sönümlendiren” önlemler olmaktan çok bir “demokratik ve idari tanzim” olarak formüle edilirken;[22] söz konusu özerklik, yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılmasına denk düşer. Yani her özerklik talebi/ ve pratiği, “devleti sönümlendiren” önlemler anlamına gelmemektedir.[23]

Büyük devrimlerin büyük kalabalıkların büyük patlamaları sonucu gerçekleştiği şeklindeki anlatıya karşı çıkan Murray Bookchin’in karşılıksız itirazlarını[24] kale almayan radikal sosyalistlerin komünden, öz yönetimden anladıkları Antonio Gramsci’nin altını çizdikleridir:

“İşçiler en iyi ve bilinçli yoldaşları arasından seçilen geniş delege meclisleri toplamaya hemen girişmelidirler; bunu, ‘fabrikalardaki tüm iktidar fabrika komitelerine!’ sloganı ile bu sloganı tamamlayan ‘tüm devlet iktidarı işçi ve köylü konseylerine!’ sloganıyla gerçekleştirmelidirler.

Böylelikle, parti ve semt kulüplerinde örgütlenmiş olan komünistlere somut, devrimci propaganda için uçsuz bucaksız bir alan açılmaktadır. Partinin kentteki seksiyonlarıyla uyum içinde olarak kulüpler, kendi alanlarındaki işçi sınıfı güçlerine ilişkin bir araştırma yapmak ve işyeri delegeleri semt konseyinin merkezi, semt içindeki tüm proleter güçleri toplayan ve koordine eden merkez hâlini almak zorundadır. Seçim sistemleri, fabrikaların büyüklüğüne bağlı olarak değişiklik gösterebilir; ne olursa olsun amaç, kategorilere ayrılmış bulunan (tıpkı İngiliz fabrikalarında olduğu gibi) her onbeş işçi için bir delege seçmek ve bir dizi seçim yoluyla, emeğin her görünümünü (kol işçileri, memurlar, teknisyenler) temsil eden bir fabrika delegeleri komitesine ulaşmaktır. Mahalle komitesi işçilerin yaşadığı semtte oturan başka emekçi kategorilerinin delegelerini de içine almaya çalışmalıdır: Garsonlar, arabacılar, tramvay memurları, demiryolu işçileri, çöpçüler, hizmetçiler, satıcılar, vb.

Mahalle komitesi, aynı semtte oturan tüm emekçi sınıfın ifadesi olmalıdır. Güçle desteklenen, kendiliğinden verilmiş bir disiplini uygulayabilecek ve bütün semtte çalışmanın durması emrini hemen verebilecek yetkili ve yasal (meşru) bir ifade olmalıdır.

Mahalle komiteleri, Sosyalist Parti ile zanaat federasyonlarının denetimi ve disiplini altında bulunan kent komiserliklerine doğru gelişmelidir.

Böyle bir işçi demokrasisi sistemi (bu örgütleri karşılayan köylü örgütleri tarafından tamamlanan bir sistem), kitlelere kalıcı bir disiplin ve yapı sağlayacak, idari ve siyasal deneyin harika bir okulu olacak, en son bireyine kadar kitleleri kucaklayacak ve kitlelerin kendisini, eğer bozguna uğrayıp tutsak edilmek istemiyorsa, sağlam bir birliğe gerek duyan savaş alanındaki bir ordu gibi düşünmeye alıştıracaklar.

Her fabrika, onbaşılarıyla, haberleşme hizmetleriyle, subaylarıyla, genelkurmayıyla bu ordunun bir ya da daha çok alayını oluşturacaktır; söz konusu bu iktidarların tümü de özgür seçimlerle saptanmıştır, otoriter bir tarzda zorla kabul ettirilmemiştir. En bilinçli öğelerin sürdürdüğü aralıksız ikna ve propaganda çalışması sayesinde, fabrikayı içine alan mitinglerle, işçilerin psikolojisinde köklü bir dönüşüm gerçekleştirilecek; kitle, iktidarın uygulanmasına da iktidarı üstlenmeye de daha hazırlıklı duruma getirilecek, emekçinin ve yoldaşın hak ve ödevlerine ilişkin bir bilinç yaygınlaştırılacaktır; bu bilinç tarihsel ve canlı deneyden kendiliğinden doğduğu için etkili ve somut olacaktır.

Daha önce de söylediğimiz gibi, hızla yazılan bu satırlar düşünmeye ve eyleme itmeyi amaçlıyor yalnızca. Sorunun her yanı geniş ve derin bir açımlamayı, açıklamaları, tutarlı biçimde geliştirmeyi ve tamamlamaları gerektirir. Ama sosyalist yaşamın sorunlarının somut, eksiksiz çözümü ancak komünist pratik tarafından sağlanabilir: Bilinçleri yakınlık duygusuyla birleştirip, eylemli coşkuyla doldurup değiştiren ortak tartışma ile sağlanabilir ancak. Gerçeği dile getirmek, gerçeğe hep birlikte ulaşmak, komünist ve devrimci eylemde bulunmaktır. ‘Proletarya diktatörlüğü’ formülü yalnızca bir formül olmaktan çıkmalıdır, devrimci bir lafazanlık gösterisinde bulunma fırsatı olmaktan çıkmalıdır. Amacı isteyen, araçlarını da istemelidir. Proletarya diktatörlüğü, yeni bir devletin, proleter devletin kuruluşudur; ezilen sınıfın kurumsal deneylerinin akacağı işçi sınıfı ve köylülüğün toplumsal yaşamının örgütlenmesinin genel ve sağlam bir sistem hâlini alacağı yeni bir devletin kuruluşudur. Böyle bir devlet birdenbire yaratılamaz: Rusyalı Bolşevik komünistler ‘tüm iktidar Sovyetlere!’ sloganını yaymak ve somutlamak için (üstelik Sovyetler 1905’ten beri Rus işçileri tarafından tanınıyordu!) sekiz ay çalıştılar. İtalyan komünistler Rus deneyinden yararlanmalı ve hem zaman hem de güçten tasarruf etmelidirler. Yeniden kurma çalışması öylesine zaman ve çaba gerektirecek ki, her bir günümüz ve her bir eylemimiz bu çalışmaya ayrılabilmelidir.”[25]

 

I.2) EKİM DEVRİMİ ÖRNEĞİ

 

“Par in parem

imperium non habet.”[26]

 

  1. İ. Lenin’in önderliğindeki Rus proletaryasının çarlığı yıkıp iktidarı ele geçirmesidir…

“Erken doğum” derler! Aldırmayın…

  1. yüzyılı şekillendiren devrimdir.
  2. yüzyıl tarihi, Rus Devrimi, onun doğrudan ve dolaylı etkileri olmaksızın anlaşılamaz.

1917, insan(lık) tarihinin dönüm noktalarındandır.

1917 ile devrim/ sosyalizm, bir ütopya olmaktan çıkmış gerçek dünyayla buluşmuştur.

Milyonlarca emeğin, canın kanın ürünü olan, muhteşem dersler veren devrimdir.

  1. İ. Lenin, “Tarihin en büyük buluşu yapılmış, proleter tip bir devlet yaratılmıştır,” dediği Ekim Devrimi ile “İlk kez burjuva olmayan bir devlet keşfedildi”.

Yeryüzünün çehresini değiştiren; eşitlikçi bir toplumun yaratılması yolunda işçilerin, emekçilerin siyasal iktidarı fethettiği sosyalist devrimdir.

  1. İ. Lenin ekler: “Yeryüzünde hiçbir güç Sovyet devletinin yaratılmış olduğu gerçeğini yok edemez. Bu tarihsel bir zaferdir. Yüzlerce yıldır devletler burjuva modele göre yaratıldı ve ilk kez burjuva olmayan bir devlet keşfedildi. Yönetim aygıtımız bozuk olabilir; ama icat edilen ilk buharlı makinenin de bozuk olduğu söyleniyor. Hatta hiç kimse bu buharlı makinenin çalışıp çalışmadığını bilmiyor; ama önemli olan bu değil; önemli olan buharlı makinenin bulunmuş olmasıdır. İlk buharlı makinenin hiçbir işe yaramadığını varsaysak bile, somut gerçek, bugün artık buharlı makinelere sahip olduğumuz gerçeğidir. Yönetim aygıtımız çok bozuk olsa bile, onun yaratılmış olduğu gerçeği değişmez…”

Bir ilkti, Ekim Devrimi; işçiler, emekçiler için yönetmek, örgütlenmek demekti.

Elbette devrimin sayısız sorunları vardı ve devrim Rosa Luxembourg’un ifadesiyle “Karanlık bir ormanda yol açıyordu”.

  1. İ. Lenin, emperyalistlerin halklar için cehenneme dönüştürdükleri yerkürede Bolşevik Devrim’den başka kurtuluşun olmadığının altını çizerek ekler: “Bu ilk zafer, nihai zafer değil henüz. Ekim devrimimiz bu zaferi emsalsiz cefalar ve güçlükler, işitilmemiş acılar içinde ve kendi payımıza büyük başarısızlıklar ve hatalarla gerçekleştirdik. Fakat olgu şudur ki: yüzlerce, binlerce yıldır… Kölelerin, bütün köle sahiplerine karşı bir devrimle ‘cevap vermek’ için verilen söz tamı tamına yerine getirildi ve tüm güçlüklere rağmen yerine getirilecek.

Biz başlangıç yaptık. Ne kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna kadar vardırırlar, bunun önemi yok. Önemli olan, buzun kırılmış, yolun açılmış ve gösterilmiş olmasıdır.”

Özetle “Buz kırılmıştı” Lenin’in deyimiyle.

Hatalar olmadı mı? Oldu elbet yaşayan her şey gibi; aksi mümkün olmadığı üzere.

Emperyalizm yeryüzünden silinmeden devrimler çağının kapanmayacağı orta yerdeyken; unutulmasın sosyalizmin sorunlarının çözümü yine sosyalizmdeydi.

  1. İ. Lenin’in, “Kapitalistlerin kapı dışarı edildiği ya da en azından gerçek işçi denetimi tarafından disiplin altına alınan her fabrika, sömürücü toprak ağalarının kovulup topraklarına el konulan her köy, şimdi ve sadece şimdi, çalışan insanların yeteneklerini ortaya koyabilecekleri ve bir insan olduklarını hissedebilecekleri yerler hâline gelmiştir,” diye betimlediği Ekim Devrimi beşeriyetin şafağıdır.[27]

 

  1. MARKSİST-LENİNİST EYLEM KILAVUZU

 

“Her şeyi sorgulayın.”[28]

 

Tanrılardan ateşi çalandır O; tarihi, iktisadı, felsefeyi insanlığın daha eşit ve daha özgür bir dünyayı kurması için tanrılardan alıp yeryüzüne indirmiştir…[29]

“Koşullar insanın yaşamına şekil verdiği ölçüde, insanlar da koşullara şekil vermelidir,” notunu düşen Karl Marx, ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’sında da, “Devrimin zorunluluğu, kaçınılmazlığı evrenseldir,” diyen ve öngörüsünün 1917 Sovyet Devrimi’yle hayat bulduğu devrim teorisyenidir. V. İ. Lenin’in öncülüdür.

 

II.1) KARL MARX’IN ÖĞRETİSİ

 

“Radikal olmak köklere inmektir.

Ancak insan için kök,

insandan başkası değildir.”[30]

 

Karl Marx’ın toplum, ekonomi ve siyaset hakkındaki teorileri -bir bütün olarak Marksizm- insan toplumlarının sınıf savaşımı-üretimi kontrol eden yönetici sınıf ile üretim için gereken emeği sağlayan mülksüz bir emekçi sınıf arasındaki çatışma- ile ilerlediğini saptar.

Devletlerin yönetici sınıf tarafından idare edildiğini ve devletin ortak kamu çıkarı adına hareket eder gibi yapıp, yönetici sınıfın çıkarları doğrultusunda yönetildiğini ve daha önceki sosyoekonomik sistemler gibi kapitalizmin de kendi yıkımına ve yeni bir sistem olan sosyalizmin onun yerini almasına neden olacak iç gerilimler ürettiğini öngörür.

Kapitalizmin içinde burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf çelişkilerinin çalışan sınıfın siyasi zaferi ve bunun sonucu kurulacak sınıfsız bir toplum, komünizm, özgür üreticiler birliği tarafından yönetilen bir toplumun ortaya çıkacağının belirtir ve “Gerçek, bireysel insan, ne zaman soyut yurttaşı kendinde yeniden-soğurup, bireysel insan olarak, günlük yaşamında, özel işinde ve özel durumunda türsel bir varlık hâline gelirse, ne zaman insan kendi güçlerini toplumsal güçler olarak tanır ve örgütler ve böylece toplumsal gücü kendisinden politik güç biçiminde ayırmazsa, işte ancak o zaman insani özgürleşme tamamlanmış demektir,” der Karl Marx.

Aslında Onun yaptığı iki temel şey vardır: i) Kapitalizmi analiz etmek (teşhis); ii) Kapitalizme bir alternatif olarak Komünizmi önermek (tedavi)…

Hayır Karl Marx, kimseye “cennet yolu”nu göstermedi, “gökten aldığı emirler ışığında” bir gelecek ütopyası kurgulamadı. Yaşamın mevcut dinamiğinden yola çıkarak, öngörülerde bulundu. Yani “Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncüllerden doğarlar,” diyen Karl Marx’ın soyut bir komünizm rüyası yoktur.

“Toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir,” diyen Ona göre, üretim araçlarına sahip olanlar (burjuvazi) ile sahip olmayan (işçiler) arasında kaçınılmaz bir sınıf mücadelesi vardır. İşte bundan hareketle toplum bilimcilerin görevinin dünyayı açıklamak değil, değiştirmek olduğunu söylemişti.

Yine Karl Marx’ın altını çizdiği üzere, insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi seçtikleri koşullar altında değil, onların iradesinden bağımsız olarak şekillenen ve dolayısıyla kendilerini içinde buldukları koşullar altında yaparlar. Bu maddi koşullar onların düşünme süreçlerine ve düşüncelerine dolaylı ya da dolaysız etkide bulunur, insan bu maddi koşullarla ilişkisi içinde doğar, büyür, şekillenir.

Marksizm pratikte gündeme gelen bir dönüşümün teorisi olduğu gibi, aynı zamanda bu pratiğin içerisinde sürekli bir teoriğe bir dönüşümü sağlar… Bu bağlamda “Bizim öğretimiz” demiştir F. Engels, -kendini ve ünlü dostunu kastederek- “Bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur.”

Söz konusu tümce, Marksizmin çok sık gözden kaçırılan bu yönünü, dikkat çekici bir güç ve anlatımla vurgulamaktadır. Bu yönü gözden kaçınırsak, Marksizmi tek-yanlı, çarpıtılmış ve cansız bir şeye döndürmüş oluruz. Onu yaşam kanından yoksun bırakmış oluruz. Onun asıl teorik temellerini -diyalektiği, her şeyi kucaklayan ve çelişkilerle dolu tarihsel gelişim öğretisini- altüst etmiş oluruz. Tarihin her yeni dönemeciyle değişebilen, dönemin belirli pratik görevleriyle olan bağıntısını yıkmış oluruz” şeklinde V. İ. Lenin’in ifadelerine konu olan öğretidir.

Kaldı ki V. İ. Lenin’e göre Marksizm, “sınıf ilişkilerinin kesin ve nesnel olarak doğrulanabilir bir çözümlemesini ve her tarihsel anın somut özelliklerini” belirlemeye çalışır… Bu da, verili “tarihsel anın” niteliğinin tanımlanmasından başka bir şey değildir… Lenin’in sözünü ettiği bilimsel zemin budur; bu zemin gerçekliği değiştirmekte kullanacağımız aleti sağlamlaştırmak için gereklidir. Lenin, bu alet “politikadır” der. Ve burada sözünü ettiğimiz alet, devrimci dönüşümü gerçekleştirmek amacıyla kitlelere yönelttiğimiz parti[31] politikasıdır. Çözümlemenin amacı, verili bir durumun incelenmesini kesintisiz bir biçimde derinleştirmeye yöneliktir.[32]

“Komünistler, görüşlerini ve amaçlarını gizlemeyi küçüklük sayarlar. Onlar, hedeflerine ancak, mevcut bütün toplumsal koşulların zorla devrilmesiyle ulaşabileceğini açıkça ilan ederler. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrimi korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yoktur. Kazanacakları koca bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri, birleşiniz!” vurgusuyla betimlenen Karl Marx’ın değeri, toplumsal düşüncede birdenbire niteliksel bir değişme meydana getirmiş olmasından ileri gelir. Tarihi yorumlar, dinamiğini anlar, geleceği önceden görür, böylece bilimsel görevini yerine getirmekle de kalmayıp, ayrıca devrimci bir düşünce de ortaya atar: Dünyayı yorumlamak yetmez, değiştirmek de gereklidir. Ancak o zaman, insan kölelikten, çevresinin aleti olmaktan kurtulup kaderinin mimarı hâline gelir.”

Tam da bunun için O, düşünce dünyasının sıra dışı ya da sarsıcı tezler ileri sürmeye çalışan bir filozofu değil, gerçek dünyanın değiştirilmesi için mücadele eden bir devrimciydi. Yani Karl Marx, sınıf mücadelesinin kuramcıdır. Hayaleti hâlâ bu nedenle dolaşmaktadır.

Ya da Jacques Derrida’nın, “Yeni bir dünya düzensizliğinin yeni-kapitalizmini ve yeni-liberalizmini yerleştirmeye yeltendiği şu anda, hiçbir yadsıma Marx’ın hayaletlerini başımızdan atmayı başaramıyor,” diye nitelediğidir.

İş bu nedenle kapitalizmin girdiği her bunalımda Karl Marx’ın siluetinin/ hayaletinin yeniden belirmesi bir kaçınılmaz olur. Çünkü insanlık bu durumlarda, bir şeylerin ters gittiği, bunun değişmesi gerektiği fikrine meyleder.

Kapitalizmin bugün ciddi bir bunalıma girmekte olduğu, yarattığı can acıtıcı sonuçların milyarlarla sayılan emekçi kitleler için giderek daha katlanılmaz ve isyan ettirici olduğu çok açık. Artık burjuva medyanın bile gözlerden saklayamadığı bu olguları uzun uzun anlatmaya gerek yok. Açlık, yoksulluk, mahrumiyet, savaş, ahlâki çöküntü gibi sonuçlara karşı kitlelerin hoşnutsuzluğu ve isyanı değişik biçimler altında dışa vurmaya zaten başlamış bulunuyor. Bu eğilim kendisini bazı ülkelerde devrimci kabarışlar ve devrimci durumlara varıncaya kadar ortaya koymuş durumda.

Bu bakımdan, dolaysız ideolojik faktörün ötesine geçtiğimizde, burjuva ideologların, daha önce defalarca öldüğünü iddia ettikleri Karl Marx’la hesaplaşmaya girişmeleri, kapitalizmin can acıtan sonuçlarına duyulan tepkiyle gelişen ve daha da gelişecek olan kitle hareketlerinin Onu rehber edinmesi ihtimaline karşı bir bakıma ön almaktır.

Karl Marx’ı bu kadar önemli kılan, kendisini çağın gerçek devrimci sınıfı olan işçi sınıfına dayandırmış olmasıdır. Kimi yazarlar Marx’ın öğretisiyle onun işçi sınıfına bağlılığı arasındaki bağlantıyı koparmaya ve sınıf tarafgirliğinin bilimsellik vasfını zedelediği safsatasını yaymaya çalışırlar.

Oysa “Marksist öğreti güçlüdür, çünkü doğrudur. Kapsamlı ve uyumludur ve insana kör inancın, gericiliğin ve burjuva baskısını savunmanın hiç bir biçimiyle bağdaşmayan, eksiksiz bir dünya görüşü sağlar. Alman felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyalizminin temsil ettiği, insanlığın XIX. Yüzyılda yarattığı en iyi ürünlerin, meşru mirasçısıdır,”[33] vurgusuyla V. İ. Lenin’in de hatırlattığı gibi, “Sınıf çatışması temeline dayanan bir toplumda ‘tarafsız’ toplumsal bilim yoktur.”

Bu durumda sorun, özellikle toplumsal gerçekliği daha doğru anlamak için hangi sınıfın tarafından bakmak gerekir sorununa dönüşür. Burjuvazinin mi, küçük-burjuvazinin mi yoksa işçi sınıfının mı tarafından bakmak bizi doğru bilgiye daha çok yaklaştırır? Mevcut düzenin devamından çıkarı olan sınıfların temel kaygısının toplumsal gerçekliğin anlaşılması değil, mevcut düzenin korunması olacağını anlamak için âlim olmaya gerek yok. Ancak bu düzenden çıkarı olmayan bir sınıf, tümüyle özgür ve önyargısız bir yaklaşım için doğal zemin oluşturabilir. Bu sınıf, mülkiyetten dışlanmış ve zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan işçi sınıfıdır. O nedenle de “işçi sınıfı ya devrimcidir ya da hiçbir şey” demiştir. Demek ki Marx’ın devrimci öğretisi Marksizm, işçi sınıfından ve devrimci işçi sınıfı siyasetinden ayrı düşünülemez.

Burada bir parantez açalım: “Marksizmi aşma tasarısı”nın[34] galiba pek bir anlamı da yok, geleceği de; çünkü inşa hâlindeki Marksizm kendi kendini aşan bir dünya görüşüdür.

Kaldı ki V. İ. Lenin’in ifadesiyle, “Marx’ın teorisini tamamlanmış, değişmez bir bütün olarak görmüyoruz. Aksine, düşünüyoruz ki, bu teori sadece bilimin köşe taşlarını yerleştirmiştir; eğer sosyalistler hayatın kendilerini aşmasını istemiyorlarsa bu bilimi her yönden derinleştirmelidirler.”

Çünkü eleştirel düşünce ve eylem yöntemi olarak Marksizm somut durumun somut analizidir. Yani kapitalizm var olduğu sürece Marksizm de varolacaktır.

Michel Foucault’nun “Muhteşem bir kapitalizm eleştirisidir”; Jean Paul Sartre’ın, “Çağımızın aşılmaz ufkudur,” dediği Marksizm, özgün bir siyasal felsefe, tarihin materyalist bir yorumuna dayanan ekonomik ve toplumsal bir dünya görüşü, kapitalizmin Marksist açıdan çözümlenmesi, bir toplumsal değişim teorisi ve Karl Marx’ın ve Friedrich Engels’in çalışmalarından çıkarılan insanın özgürleşmesiyle ilgili bir düşüncedir.

Marksizm, “bilimsel sosyalizm” olarak bilinen ideolojinin kurucularından Karl Marx’ın ve Friedrich Engels’in görüşlerini temel alan öğretinin genel adı. Marksizm bir öğreti olarak siyasal, ekonomik ve felsefi bir bütünlük içerir. Marksizm, ideolojik alanda, esas olarak sınıflar savaşımı teorisini ortaya atan ve bu savaşımın zorunlu sonucu olarak proletarya diktatörlüğüne ve oradan da toplumsal eşitlik ve özgürlük dünyası Komünizme varılacağını öngören bir öğreti olarak tanımlanır.

Marksizm, XIX. Yüzyılda kendi açılarından zirveye ulaşmış olan üç düşünsel kaynaktan beslenmiştir: İngiliz ekonomi-politiği, Alman felsefesi ve Fransız ütopik sosyalizmi. Bu üç bileşen, Marx ve Engels tarafından yoğun bir entelektüel ve siyasal eleştiriden geçirilerek eşit ve özgür bir insanlık ütopyasının yaşama geçirilmesinin teorisi ve pratiği olarak Marksizm’de erimiş ve dönüştürülmüştür.

Metodolojik açıdan Marksizmin bir tanımı da, aynı zamanda Marksist felsefi düşüncenin tanımlamasını da veren ve bilimsel bir yöntem olarak sunulan diyalektik materyalizmdir. Marx diyalektiği Hegel’den almış, onu materyalizm temeline oturtmuş ve kendi ifadesiyle, Hegel’in başaşağı duran yöntemini ayakları üzerine doğrultmuştur. Diyalektik materyalizm bu bileşimin bir ürünüdür. Karl Marx, Feuerbach’ın materyalizmini eleştirmiş ve Feuerbach, dinsel özü, insan özüne indirger. Ama insan özü, tek tek bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında toplumsal ilişkiler bütünüdür demiştir. Diyalektik materyalizmin toplumsal-tarihsel alana uyarlanmasıyla da ortaya yeni bir paradigma “tarihsel materyalizm” çıkmıştır. Birçok sosyal bilimci çalışmalarını bu paradigma temelinde yapılandırmıştır.

Marksizm, tek tanıma sığdırılmak istenirse “diyalektik materyalizm” denilebilir. Thedor W. Adorno’nun, “Diyalektik düşünce mantığın zorbalığından yine onun kendi araçlarını kullanarak kurtulma çabasıdır” veya Friedrich Engels’in, “O hâlde, diyalektiğin yasaları, doğa ve insan toplumu tarihinden çıkartılmaktadır. Çünkü bunlar, bizzat düşüncenin olduğu gibi, tarihsel gelişmenin de bu iki yönünün en genel yasalarından başka bir şey değildir. Hem bunlar, esas olarak üçe indirgenebilirler: Niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüşümü yasası; karşıtların içice geçmesi yasası; yadsımanın yadsınması yasasıdır,”[35] saptamalarındaki üzere…

Nihayet V. İ. Lenin’in, “Her şeye kadirdir çünkü hakikâttir,” notunu düştüğü Marksizm bir kılavuzdur pusuladır… İşçi sınıfına her daim yol gösterir… Emek sermaye çelişkisinde pusulası her zaman emeği gösterir.

Evet, insanlığın -şimdilik- üretebildiği en tutarlı ve en açık -izm’dir Marksizm.

Ya “Neo-Marksizm” konusu mu? “Ne o? O da Marksizm mi?” der ve eklerim: “Geliştiril(emey)en yeni teori, henüz sonuçlandırılamamıştır”!

Sürekli “Karl Marx yanıldı,” vb hezeyanları, artık-değer üretimi sürdüğü müddetçe Onun hayaletinden kurtulamayacaklardır. Çünkü “Komünistlerin teorisi tek bir tümcede özetlenebilir: Özel mülkiyetin kaldırılmasıdır,” diye hâlâ haykıran Karl Marx, devrim kaçkınlarının kâbusudur; öyle de kalacaktır!

 

II.1.1) MARKSOLOG(’LARIN) LAFAZANLIKLAR(I)

 

“İki tavşan kovalayan,

hiçbirini yakalayamaz!”[36]

 

Yeri geldi; Marksolog(’ların) lafazanlıklar(ı) konusunda bir diğer parantezi açmak farz oldu.

Önce belirtmek gerek: “Marksizm-Leninizm’e meydan okuyan neo-Marksistler veya post-Marksistler ne zaman tarih konusunu açsalar, ardından II. Enternasyonal’in bayat argümanları sökün eder. Marksizmi yenileme iddiasıyla ortaya çıkan bu sahte peygamberler için Bernstein’in torunları demek yanlış olmayacaktır.

Bu yakınlığın nereden geldiğini bulmak zor değildir. Her ne kadar tarihsel paralellikler kurmak tarih biliminin doğasına pek uymasa da, yine de aralarında bir asırlık zaman aralığı bulunan bu iki dönem nesnellikleri ve öznellikleriyle birbirlerini andırıyorlar.

  1. Enternasyonal, kapitalizmin nispeten barışçıl koşullarda geliştiği, devrim tehdidi ve şiddetli sınıf mücadeleleriyle sık karşılaşmadığı, sakin sayılabilecek bir dönemde varlık göstermiştir. Aynı şekilde geçen yüzyılın son çeyreğinde peydah olan post-Marksizm de yenilginin tesviye ettiği, sınıf mücadelelerinin irtifa kaybettiği, emperyalizmin ve uluslararası burjuvazinin ciddi bir engelle karşılaşmaksızın hegemonyasını sürdürdüğü bir zamana rastlar.”[37]

Bize durmadan “yeni”den, “yenilenmek”ten söz etmekten başka hiçbir şey yapmayanlar, “Ortada ciddi bir gerçek var. İçinde yaşadığımız dünya, dünün dünyasından çok farklı… Bugün yapılması gereken de bu: Marx’tan yararlanan ama onu aşan bir model kurarak dünyayı kavramak,”[38] der Hasan Bülent Kahraman gibi, hem de ‘Sabah’ gazetesinde!

Bunlardan bir diğeri de “Artık ‘Proletarya Diktatörlüğü’ tezi de geçerliliğini yitirmiştir. Yepyeni bir şeye doğru gidiyoruz. Köklü iklim değişikliği olduğu gibi, toplumsal yaşamda da çok köklü bir düzen değişikliğinin arifesindeyiz. Bunu görürsünüz ya da görmezsiniz,”[39] diyen Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Prof. Dr. Cem Eroğul’dur!

Aktarıp, hatırlatalım; 5 Mart 1852’de Joseph Weydemeyer’e yazdığı mektupta Karl Marx şöyle diyordu:

“Modern toplumda sınıfların varlığını ve bunlar arasındaki mücadeleyi keşfetmiş olmak şerefi bana ait değildir. Burjuva tarihçileri bu sınıf mücadelesinin tarihi gelişmesini, burjuva iktisatçıları da sınıfların iktisadi yapısını benden çok önce açıkladılar. Benim yeni olarak yaptığım, sadece şunları ispat etmek olmuştur: 1) Sınıfların varlığı, sadece üretimin gelişmesindeki belli tarihi aşamalara bağlıdır. 2) Sınıf mücadelesi kaçınılmaz olarak proletarya diktatörlüğüne yol açar. 3) Bu diktatörlüğün kendisi, sadece, tüm sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişi meydana getirir.”

Aktarıp, hatırlatmaya devam edelim…

Louis Althusser, “En geniş demokrasi proletarya diktatörlüğünün siyasal biçimleri arasında yer alır,” derken “Diktatörlüğün herhangi bir devrimci sınıfın zaferi için zorunlu olduğunu anlamayanlar devrimler tarihini anlamamıştır ya da bu alanla ilgili hiçbir şey bilmek istemiyordur,” vurgusuyla ekler V. İ. Lenin:

“Kautsky proletarya diktatörlüğü kavramını eşi görülmedik bir şekilde çarpıtmış ve Marx’ı alelade bir liberale dönüştürmüştür; başka bir deyişle, ‘saf demokrasi’ konusunda harcıâlem laflar eden, burjuva demokrasisinin sınıfsal içeriğini süsleyip püsleyerek tevil eden ve hepsinden öte, ezilen sınıfın devrimci şiddete başvurmasından gocunan bir liberal derekesine düşmüştür.”[40]

Bu “Neden böyle” mi?

Yanıt hâlâ Friedrich Engels’in verdiği üzeredir: “Proletarya devlet iktidarını ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet mülkiyeti durumuna dönüştürür. Ama, bunu yapmakla, proletarya olarak kendi kendini ortadan kaldırır, bütün sınıf ayrımları ile sınıf karşıtlıklarını, ve aynı biçimde, devlet olarak devleti de ortadan kaldırır. Sınıf karşıtlıkları içinde evrimlenen daha önceki toplumun devlete, yani her durumda, sömürücü sınıfın kendi dış üretim koşullarını sürdürmek, öyleyse özellikle sömürülen sınıfı varolan üretim biçimi (kölelik, toprak köleliği, ücretlilik) tarafından verilmiş baskı koşulları içinde tutmak için kurduğu bir örgüte gereksinimi vardı.

Devlet, tüm toplumun resmi temsilcisi, onun gözle görülür bir kurul biçimindeki bireşimiydi, ama bu, tüm toplumu, zamanı için, kendi başına temsil eden sınıfın devleti: ilk çağda köle sahibi yurttaşların, orta çağda feodal soyluluğun, çağımızda burjuvazinin devleti olduğu ölçüde böyleydi. Sonunda gerçekten tüm toplumun temsilcisi durumuna geldiği zaman, kendi kendini gereksiz kılar. Baskı altında tutulacak hiçbir toplumsal sınıf kalmayınca, sınıf egemenliği ve üretimdeki güncel anarşi üzerine kurulu bireysel yaşama savaşımı ile birlikte, bunlardan doğan çatışma ve aşırılıklar da ortadan kalkınca, artık bir baskı altında tutulacak hiçbir şey yok demektir ve özel bir baskı iktidarı, bir devlet, zorunlu olmaktan çıkar.

Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak göründüğü ilk eylem -üretim araçlarına toplum adına el konması-, aynı zamanda onun devlete özgü son eylemidir de. Devlet iktidarının toplumsal ilişkilere karışması, bir alandan sonra bir başkasında gereksiz duruma gelir ve sonra kendiliğinden uykuya dalar. Kişilerin hükümeti yerini, şeylerin idaresi ve üretim işlemlerinin yönetimine bırakır. Devlet “ilga” edilmez, söner. “Özgür halk devleti” üzerindeki kof tümcenin, ajitasyon aracı olarak geçici doğruluğu bakımından olduğu kadar, bilimsel düşün olarak kesin yetersizliği bakımından da değerlendirilmesini; bunun gibi, anarşist denilen kimselerin, devletin bugünden yarına ortadan kaldırılması yolundaki istemlerinin değerlendirilmesini de, işte bu sağlar.”[41]

 

II.2) LENİNİST PRAKSİS

 

“Balık tutmakla

salak gibi kıyıda durmak

arasında ince bir çizgi vardır.”[42]

 

Marksizmin çağın gereklerine göre hem kuramsal hem politik hem de ekonomik alanda temel ilkelere bağlı kalarak yeniden uyarlanmasıdır Leninizm; emperyalizm çağına uygulanmış Marksizm’dir.

Dar anlamda bir örgüt modeli değil, emperyalizm çözümlemesi, eşitsiz gelişim ilkesi, iktidar perspektifi, devlet ve devrim stratejisi gibi başlıklarla bütünlük oluşturan bir öncülük teorisidir.

Marksizm’i sulandıran, budayan ve azizleştiren deformasyonların panzehiridir.

Leninizm’den koparılmış bir Marksizm, Marksizm olmaktan çıkar.

“Marksist’im ama Leninist değilim!” diyenlerin, Marksist olmaktan ne anladıkları müphemdir.

Marksizm her ne ise, Leninizm onun sadece uygulanış biçimidir.

Bugün burjuvazi ve adına konuşan kalemşörleri, V. İ. Lenin’i, mücadelesini, Marksizme katkılarını yok saymaya kalkışmakta ve Onu mümkün olduğu ölçüde tarihten silmek istiyorlar.

Oysa Leninizm, çağdaş Marksizm’dir. “Ne Yapmalı”cı Marksistler Leninist’tir. Çünkü Leninizm Marksizm’in pratiğidir. Nihayet Marx ve Lenin, birbirini bütünleyendir.

Nâzım Hikmet’in, “bindokuzyüzonyedi ikinci teşrin idi…/ yumuşak ve derin sesiyle Lenin:/ ‘dün erkendi yarın geç, zaman tamam bugün’ dedi/ yağlı çarıklılarla yağlı işçiler: ‘bugün!’ dediler./ ölümü açlıktan öldüren siper: ‘bugün’ dedi./ ağır, çelik, kara, toplarıyla Avrora: ‘bugün’ dedi,” dizeleriyle betimlenen Ekim Devrimi’nin mimarı V. İ. Lenin, bilimsel sosyalizmin de kurucularındandır. Lenin’in en büyük amacı proleter bir dünya devrimi oluşturup sınıf ayrımlarının olmadığı bir topluluk yaratmaktı.

Leninizm, Marksizm’in çağın gereklerine göre, hem kuramsal hem politik hem de ekonomik alanda, temel ilkelere bağlı kalarak yeniden uyarlanmasıyken; yeni olgular ve yeni bilimsel gelişmeler doğrultusunda Marksizm’in yeniden üretilmesi gereği üzerinden değerlendirilir ve Marksizmin devrimci özüne uygun olarak geliştirilmesi olarak anlaşılır.

Emperyalizmi tahlil ederek, kapitalizmin bu yeni aşamasında devrimlerin kapitalizmin en zayıf noktalarında gerçekleşeceği, yeniçağın işçi sınıfı önderliğinde ezilenlerin devrimleriyle gerçekleşeceği vurgusuyla Marksizmi ete kemiğe büründüren ve Ekim Devrimi’yle Karl Marx’ın fikirlerini ütopya, emekçiyi de ezilen olmaktan çıkaran V. İ. Lenin, “Aynı hayatı yaşamayanlar aynı rüyayı göremezler,” deyip eklerdi: “Bir düşünceyi mahvetmenin yolu, onu toyca savunmaktır”!

Onu ve teorisini anlatmak için fazla uzun ve süslü cümlelere gerek yoktur…

“Silah kullanmasını öğrenmeyen, silah elde etmeye çalışmayan bir ezilen sınıf, ancak köle muamelesi görmeye layıktır…

“Umutsuzluk ve karamsarlık, yıkımın nedenlerini kavrayamayan, çıkış yolu göremeyen, mücadele yeteneğini kaybetmiş olanlara ait bir sorundur…

“Kitlelerin gerçek eğitimi hiçbir zaman onların bağımsız siyasi ve özellikle devrimci mücadelelerinden ayrılamaz. Sömürü altındaki sınıfı ancak mücadele eğitir. Ona kendi gücünün çapını gösteren, ufkunu açan, kabiliyetlerini geliştiren, kafasını açıklığa kavuşturan, iradesini işleyen ancak mücadeledir…

“Politika kaçınılmaz olarak kendisini ekonomiye uyumlu hâle getirecektir ama hemen, pürüzsüzce, basitçe ya da doğrudan değil…

“Her sorun ‘ucu olmayan bir halka’ya benzer, çünkü bir bütün olarak siyasi hayat sonsuz sayıda halkalardan oluşan uçsuz bir zincirdir. Siyaset sanatının tümü, elimizden kaçma olasılığı en az olan halkayı, o anda en önemli olan halkayı, sahibine tüm zincirin sahipliğini her şeyden çok garantileyen halkayı bulmakta ve elimizden geldiği kadar sıkıca yakalamakta yatar…

“Tüm ülkelerin burjuvazisini ve onların açık-gizli ittifaklarını yenebilecek tek güç işçi sınıfıdır…

“Benim ödevim, devrimci proletarya sınıfının ödevi de, dünya insan kırımı iğrençliklerine karşı, tek kurtuluş yolu olan, dünya proleter devrimini hazırlamaktır,” derdi Komünist önder V. İ. Lenin.[43]

 

III. AYRIM: RADİKAL SOSYALİZM

 

“Güneşe akıllıca bakmazsak

karanlık içinde kalırız.”[44]

 

İnsan(lık)ın, kanser hücresi sürdürülemez kapitalizmin karşısındaki biricik çaresidir radikal sosyalizm. Çünkü, “Başka bir dünya var ama bu dünyanın içinde,” diyen o herkese hatırlatır: “Başka bir dünya mümkün”!

Başka deyişlerle, bir yüzünde “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz,” diğer yüzünde “Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine” yazan bir özgürlük madalyonunu taşır sosyalizm: Tek başına kurtuluşun olmadığını, ya hep beraber kurtulacağımızı ya hiçbirimizin kurtulamayacağını ve bütün ormanın kardeşçe yaşayabilmesi için tüm ağaçların biriciklikleri içinde hür olması gerektiğini öne süren bir özgürlük anlayışını barındırır. Onu bu dünyadaki kuvvesinden fiile çıkarmak, açıklayıcı eleştirel toplumsal bilimlerin ışığındaki dönüştürücü politik faaliyetimize bağlıdır.

Beraber yaşamanın matematiğidir; bir rejim olmaktan ötede bir yaşam biçimidir; herkesin eşit olması değil, herkesin aynı haklara sahip olmasıdır; kendini durmadan yenileyen bir arayış ve kesintisiz inşadır sosyalizm.

Karl Marx’ın sosyalizmi, verimliliği ve kârı artırma, artı değerin iç edilmesini meşrulaştırma değil; insanların kendilerinden, emeklerinden ve diğer insanlardan yabancılaşmadan, maddi kısıtlamalardan bağımsız olarak, doğalarının elverdiği kadarıyla kendilerini gerçekleştirebileceği, bir yaşam yaratma hayali olan ekonomik sistemdir.[45]

Sosyalizmi anlamak için kapitalizmin ne iğrenç bir sistem olduğunu kavramak kilit önemdedir. Kaldı ki kapitalizmin sınıf farkı, aç gözlülüğü, çıkar ilişkileri, paran kadar konuş mantığının nesi kabullenebilir ki?

Hem de dünya nüfusunun yüzde 1’lik kesiminin geliri, yerküre nüfusunun yüzde 99’una eşitken; buyurun size sosyalizmi kaçınılmaz kılan özel mülkiyet dünyası!

Kapitalizm kriz, sosyalizm çözümken; radikal sosyalist öğretinin başlangıç noktası, burjuva toplum düzenine ilişkin eleştiridir. Çünkü sosyalizm hakkında konuşmak aslında kapitalizm denen mevcut sistemden yükselen memnuniyetsizliği ifade etmek ve bir alternatif önerisi sunmaktır. Yani Sosyalizm demek biraz daha iyi bir dünyanın ümidini beslemektir; sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır.

İnsanın insan olma gereğidir; Che Guevera’nın, “Bizim için sosyalizmin, insanın insan tarafından sömürülmesine son verilmesinden başka tanımı yoktur,” notunu düştüğüdür.

İnsanın kendine yakışanı giymesiyken; eski adı “iştirakkiye” olan sosyalizmin sözlük anlamı katılımcılıktır. İktidar ve üretim araçlarının emekçiler tarafından kontrol edilmesi isteğidir.

Kadir Cangızbay’ın metaforuyla, “Bisiklet sosyalizmdir, bastığın (emeğin) kadar gidersin ve sadece kendi emeğinle, başkasının emeğini sömürmeden ilerlersin”ken; sosyalizm, “maximization of leisure time” “özgür/boş zamanın en fazlalaştırılması”dır.

Toplumsal mücadeleler şeklinde devam edebilecek sistem olan sosyalizm özünde insan zihninin özgürleşmesidir. Bireyin özgürleşmesi bu düşünce akımının temel ilkesidir. Terry Eagleton’ın tanımıyla, “Başkasının mutluluğundan mutlu olma hâlidir.”

Sosyalist eleştiri kapitalist sistemi ıslah etmek değil, onun yerine yeni bir toplumsal düzeni kurma isteğinden doğmuştur.

Evet sosyalizm, insanların, doğanın ve yaşamın paylaşılabilir ve yaşanabilir kılınmasıdır. Çünkü sürdürülemez kapitalist sistemin iç çelişkilerinin doğal bir sonucudur O…

Devrimci bir değişme, toplumun yeniden kurulması denk düşen radikal sosyalizm, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesidir; tabii Karl Marx’ın, “Komünizm kimseyi toplumun ürünlerini mülk edinme gücünden yoksun bırakmaz; yaptığı tek şey, onu, böyle bir mülk edinme aracılığıyla, başkalarının emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun bırakmaktır,” uyarısını “es” geçmeden.

En net tanımlarını K. Marx ile F. Engels’in ‘Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi’nde, V. İ. Lenin’in, ‘Devlet ve Devrim’inde bulabileceğiniz sosyalizm, komünizmin alt aşamasıdır. Proletarya diktatörlüğü, komünizmden bir önceki safhadır. Yani “Herkesten yeteneğine göre, herkese yaptığı iş kadar” (sosyalizm) ve “Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesi kadar” (Komünizm) olarak kategorize edilebilir.

Sınıfsız toplumun bu iki aşaması arasındaki farkı şöyle açıklayabiliriz. Sınıfsız toplumun ilk evresinde, sosyalizmde insan(lık)ın binlerce yıllık sınıflı toplum döneminin miras bırakmış olduğu tüm sorunlar henüz tamamen çözülmüş durumda olamaz.

Bunlar arasında yalnızca en temel nitelikte olanları, yani sınıflar ve devlet ortadan kaldırılmış durumdadır. İnsanlığın genel gelişimi sınıfsız topluma varıldığında da devam edecektir. Temelde üretici güçlerin daha yüksek bir atılımı ve buna eşlik eden bir kültürel dönüşüm sayesinde sınıfsız toplumun daha yüksek aşaması olan komünizme ilerlenecektir. Bu aşamada üretici güçler o denli gelişmiş olacaktır ki, bunun doğuracağı muazzam bolluk sayesinde çalışma bir zorunluluk olmaktan çıkarak artık sadece bir zevk hâlini alacaktır.

İnsanlar büyük oranda zamanlarını ve enerjilerini, kendilerini ve nesillerini özgürce geliştirmeye ve daha yüksek arayışlara adayacaklardır. İşte ancak bu aşamada, insanların toplumdan aldığının ona verdiğiyle orantılı olması ilkesi son bulacak, insanlar topluma verdiği emekten bağımsız olarak tüm ihtiyaçlarını ondan alabilecektir.

Böylece, herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre hedefi yaşama geçirilmiş olacaktır. Komünist toplumun ilk aşaması sosyalizmde ise üretici güçlerin bolluk düzeyi henüz bunu mümkün kılamadığı için bölüşüm ancak herkese çalışmasına göre ilkesi temelinde yapılabilir. Bir başka deyişle sosyalizmde orantılılık ilkesi henüz hüküm sürer. Sosyalizmde, çalışabilir durumdaki herkes çalışmak zorunda olacak ve herkes toplumdan çalışmasıyla orantılı olarak alacaktır.

Sosyalizme inananlar, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kamu mülkiyetine geçmesi ile tüm sorunların çözümleneceğini iddia etmiyorlar.

Sosyalizm, ne şeytanları meleğe dönüştürecek, ne de cenneti yeryüzüne indirecektir. İddia edilen şey, sosyalizmin kapitalizmin büyük kötülüklerine çare bulacağı, sömürüyü, sefaleti, güvensizliği, savaşı ortadan kaldıracağı ve insanlar için daha büyük bir refah ve mutluluğun kapılarını açacağıdır.

Çok açık ve basit: Sosyalizmde halk örgütlü olacak, devleti denetleyecek, devlet halkın olacak. Devletin çeteleşmesine izin vermeyecek tek güç halktır.

Sosyalizmde özel mülkiyet, patron sınıfı ve rüşvet olmayacak, Ama, bütün mülkiyet halkın ve her vatandaşın insanca yaşamaya yetecek mülkü olacak.

Kamu mülkiyeti ya da kolektif mülkiyet deyimi sosyalizmi karakterize etmek için yetersizdir. Üretim araçlarının mülkiyeti toplum sosyalist olmadan da kolektif olabilir.

Karl Marx’a göre, henüz insanların harcadıkları toplumsal emek miktarı ile orantılı olarak tüketim yaptıkları ara geçiş evresine denk düşen sosyalizmin özü, “insan” ve “emek” üzerinden giderken; parayı veren düdüğü çalamaz![46]

Bu arada sosyalizm, kapitalizmin yırtıklarının yamanarak düzeltilmesi değildir. Sosyalizm, devrimci bir değişme, toplumun büsbütün farklı bir çizgide yeniden kurulması demektir. Bireysel kâr için bireysel çaba yerine, ortaklaşa yarar için ortaklaşa çaba olacaktır.

Yani sosyalizm her şeyden önce bir toplumun sınıfsızlaştırılmasına dayalı bir ekonomik sistemdir. Bu sisteme geçiş güllerle lalelerle olmazken; hâli hazırda insan(lığ)ın bildiği en ileri yönetim biçimidir; sadece bir “uygulama” değildir, eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik bir girişim ve cürettir. Ve her zaman başarılı olacak diye de bir şey yoktur.

Nâzım Hikmet’in, “sevgilimizin bizden ne şan, ne para,/ vefadan başka bir şey beklemeyişi,” diye tanımladığı sosyalizmi şimdi hatırlamanın/ hatırlatmanın tam zamanıdır…

Radikal sosyalizm her şeyden önce sürdürülemez kapitalist vahşetin beşeri ve ekolojik bağlamda toplumları parçaladığı, lime lime ettiği insanlığı, enternasyonalist sancak altında bütünleştirme sürecidir.

Radikal sosyalizm, kadın ve erkeğin bütünleşme sürecidir;[47] binlerce yıllık sınıflı toplumlarının parçaladığı emek sürecinin yeniden bütünleştirilmesi işlemidir; binlerce yıldır dayatılan yönetici/yönetilen tabakalaşmasının ortadan kaldırılmasıdır; köy ve kentin bütünleştirilmesidir; en nihayet, ulusların bütünleşme sürecidir.

Evet Leo Huberman’ın ifadesiyle, “Sosyalizm, uluslararası bir harekettir. Programı dünyanın bütün ülkelerinde aynıdır: Barbar rekabet sistemi yerine, işbirliğine dayanan ortak zenginlik için uygar işbirliğini koymaktır. Her insanın refahının bütün insanların refahı ile gerçekleşebileceği insanların kardeşliğine dayanan toplumu kurmaktır. Sosyalizm, gerçekleşemeyecek bir düş değildir. Toplumsal evrim sürecinde bir ileri adımdır. Ve gerçekleşme zamanı gelmiştir.”[48]

Nihayet insan(lık)ı yücelten tek sistem sosyalizmdir!

Sosyalizm, insanı değersizleştiren sömürücü anlayışların karşısında, insana tarihsel ve toplumsal değerini veren bir değerler sistemidir; kapitalizmin insanı sıradanlaştıran, değersizleştiren, önemsizleştiren anlayışının karşısındadır.

Kapitalizmde insan, bir sömürü malzemesi, bir nesneyken; insan(lık) sosyalizmle yeniden yaratılır. Çünkü O; balçıkla sıvanamayandır veya Şeyh Bedreddin’cesi, “Yarin yanağından gayrı herşey ortak”lık hâlinin özgürlüğüdür…

 

III.1) VE…

 

“Yıllar sonra hatırlayıp utanacak çocuklarımız

Cesaret sayıldığını doğruluk denen şeyin.”[49]

 

Anlattıklarım ardından bana, sosyalist sektörel ülkeler topluluğunun 1989’daki likidasyonunu anımsatanlar da olacaktır.

Belirteyim: “Yıkılan” ya da “ölen” radikal sosyalizm değil, bir uygulamasıdır. Sosyalist dalganın çekilmesi ardından işçi sınıfı devrimcilerine düşen görev, yeni yollar, yeni dinamikler, yeni kılavuzlar bulmak değil; Marksizm-Leninizmi güncelleyerek, yeniden ayakları üzerine dikmektir.

Bu mümkündür. Sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalı ile dünyanın dört bir yanından derinlerden çatırtı sesleri geliyorken; miadını doldurmuş kapitalizm artık sağlam durmakta zorlanıyor.

Emperyalist kapitalizmin, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünü takip eden, “Tarihin sonunun geldi”ği palavrası eşliğinde kurduğu ideolojik hegemonya nihayete eriyor.

Dünya zalimler için hiç de dikensiz gül bahçesi değil. Onların “küreselleşme” diye adlandırdıkları süreç, Sovyetler Birliği ve sosyalist sistemin çözülmesine karşın kapitalist sistem içi çelişkileri çözmedi. Aksine bu çelişkilerin daha da derinleşmesine ve dünyanın yeniden paylaşımı temelinde tekrar tarif edilmesine giden yolu açtı. Büyük krizle birlikte iyice su yüzüne çıkan ve kendini şimdilik yeni ve farklı statüko arayışları biçiminde dışa vuran çelişkilerin, çok daha sert çatışmalara kapı açması kaçınılmaz.

Görünen odur ki kapitalizmin “lale devri” artık geri dönmemecesine kapanmıştır.

Ancak dünya emekçilerinin verdikleri tepkiler, hâlâ kapitalist sistemin aşılmasına dönük bir nitelik taşımıyor. Zira bu hareketlenmelere, sistemin alaşağı edilip yerine insanlığı sınıfsız, sömürüsüz bir topluma ulaştıracak sosyalizmin geçirilmesini öngören bir akıl ve siyasal özne(ler) öncülük edemiyor.

Bu tür bir öncülüğün yokluğu, kitle hareketleri ve taleplerinin sistemin sınırları içinde, en fazlasından daha katlanılabilir bir kapitalizm arayışı çerçevesinde kalmasına yol açıyor. Bu durum ise, artık tamamen bir kriz yönetim sistemine dönüşmüş kapitalizmin, bu tepkileri belli oranlarda yatıştırmasını ve kendi varlığını tehdit etmeyen bir çerçevede tutabilmesini sağlıyor. Bu, bir ucunda artık daha fazlasını veremeyecek egemenlerin, diğer ucunda sistem içi nafile beklentilere sahip emekçilerin bulunduğu çözülmesi imkânsız bir kördüğüm anlamına geliyor. İşte dünya, bu kördüğüme kılıç atacak özneyi/özneleri bekliyor.

Bu özne(ler) kim olacaktır? Sorunun cevabı açıktır: 1917’de düğüme kim kılıç atıysa yine o/onlar, yani komünistler, Marksist-Leninistler…

Birincisi, insanlık şimdiye kadar, kendisini tüm sömürü ilişkilerinden kurtaracak daha ileri bir özne yaratamamıştır. İkincisi, bugün komünistlerin insanlığı sosyalizme, komünizme taşıyabilmesinin objektif koşulları yüz yıl, hatta elli yıl öncesine kıyasla kat be kat artmıştır. İnsanlık büyük bir teknolojik ilerleme kaydetti, eğitim ve kalifikasyon düzeyi yüz yıl öncesiyle karşılaştırılamayacak derecede yükseldi.

Yani insanlığın ulaştığı düzey, eldeki olanaklar kâr amacıyla değil, kamusal yarar gözetilerek kullanıldığında sınıfsız topluma doğru yürümeyi sağlayacak maddi-teknik zemini sağlamış durumda. Dahası dünya artık son derece küçüldü, böylece hem patlak verecek sosyalist devrimlerin hızla yayılabilmesini, hem de ancak küresel ölçekte kurulabilecek sınıfsız topluma doğru yürünebilmesini mümkün kılan bir durum ortaya çıktı. Yani bugünkü sosyalist kuruculuk ve komünizme ulaşma girişimlerinin başarı şansı, daha önceki girişimlere oranla çok daha yüksek.

Bu koordinatlarda anımsanması gereken, “İnsan ne iyi ne de kötüdür; durum ve şartlar onu ne yapıyorsa odur. İnsan durum ve şartlarla meydana geliyorsa, durum ve şartları insanca yapmak gerekir,” vurgusuyla Karl Marx’ın, “Gerçi maddi güç ancak maddi güçle yenilebilir; üstelik, maddi yaşam koşulları bilinci, düşünceyi belirler, ama kuram da, düşünce de kitlelere mal olunca maddi güç hâline gelir,” saptamasıdır…

 

7 Mart 2016 12:59:05, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 13 Mart 2016 tarihinde Kaldıraç’ın Ankara’da düzenlediği ‘Başka Bir Dünya Mümkün… Örgütleyecek Güç Sensin’ başlığıyla düzenlediği sempozyuma sunulan tebliğ…

[2] Karl Marx.

[3] Bkz: Aydın Ördek, “İmkân ve Kaynak Olarak Komünist Ütopya”, Mülkiye Dergisi, No:36 (3), 2012, s.147153; Bir Eylem Felsefesi-Komünist Manifesto ve İktidar Mücadelesi, Kolektif, çev: Tonguç Ok, Evrensel Yay., 2014; Çağdaş Marksizm İçin Eleştirel Kılavuz, Hazırlayanlar: Jacques Bidet-Stathis Kouvelakis, çev: Şükrü Alpagut, Yordam Kitap, 2014; Jodi Dean, Komünist Ufuk, Çev: Nurettin Elhüseyni, Yapı Kredi Yay., 2014; Jean Jaures, Demokrasi, Barış, Sosyalizm, çev: Asım Bezirci, Evrensel Yay., 2013.

[4] “Rusya’da Kamuoyu Araştırması: ‘Sovyet Sistemine Dönelim’…”, Radikal, 18 Şubat 2016… http://www.radikal.com.tr/dunya/rusyada-kamuoyu-arastirmasi-sovyet-sistemine-donelim-1513269

[5] “Eski Sovyet cumhuriyetinden bir fabrika işçisi, bizzat yaşadığı emekçiler toplumunun çöküşünü şöyle özetliyor: ‘Herkesin işi vardı. Okul ve mesai saatlerinde sokaklarda yaşlılar dışında kimseyi göremezdiniz. Rusya dağıldı. Fabrika kapandı. Hepimiz işsiz kaldık. Çocukları okuldan aldım. Perişan olduk.’

Reel sosyalizmler… Nihaî hedefleri ‘devletin kuruyup gitmesi’ idi. Zıt doğrultulara savruldular. İşçi sınıfı iktidarları oluşturabildiler mi? Tartışmalıdır. Ama, emekçi toplumları inşa ettiler. Ve bugünün dünyasından çok farklı bir düzenin yetmiş yıl yaşayabileceğini gösterdiler. Kıymetlerini bilelim; hatırlayalım.” (Korkut Boratav, “… ‘Reel Sosyalizmler’: Kıymetlerini Bilelim; Hatırlayalım”, Birgün Pazar, Yıl: 12, No: 422, 12 Nisan 2015, s.8.)

[6] “Yenilgiye uğrayınca umutsuzluğa kapılma, her başarısızlıkta bir zafer isteği yatar.”

[7] Thomas Jefferson.

[8] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş: Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Savaşa Karşı Tutumu, Çev: N. Solukçu, Sol Yay., 1992, s.73.

[9] “Her kapitalist ülkede, sermayeyle emek arasında kaçınılmaz olarak yalpalayan çok geniş bir küçük burjuva katmanı her zaman vardır. Proletarya zafere ulaşmak için, önce, diğer birçok şey dışında, burjuvazi ile onun küçük burjuva müttefikleri arasındaki kopukluğu ya da ittifaklarının sağlam bir temelden yoksun olduğunu, vb. hesaba katarak, burjuvaziye karşı belirleyici saldırısı için doğru ânı seçmek zorundadır.” (Vladimir İlyiç Lenin, Bolşevikler ve Proletarya Diktatörlüğü, Türkçesi: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı: 270, Nisan 2010.)

[10] “Devrime karşı birleşenler, otokrasidir, saraydır, polistir, bürokrasidir, ordudur ve bir avuç aristokrasidir. Halkın öfkesi ne denli büyükse, askeri birlikler o denli güvenilmez olurlar, bürokrasi o denli yalpalar.” (V. İ. Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1978, s.100.)

[11] Yaşar Ayaşlı, “Teoride ve Güncelde Devrim”, 21 Mart 2015… http:// www.sendika.org/ 2015/ 03/ teoride-ve-guncelde-devrim-yasar-ayasli/

[12] Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, Çev: Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yay., 2000.

[13] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2011.

[14] Ütopya Yunanca’da “ou” ve “topos” sözcüklerinin bileşiminden oluşmuştur. “Ou” olmayan, “topos” ise yer anlamına gelir. Yani “olmayan yer” demektir ütopya. Ortaçağın karanlık ve baskıcı ortamında evrensel zenginlikler bir avuç feodal aristokratın elinde toplanıyor, insanlar yarı köle biçiminde emeklerinin karşılığını alamadan bu derebeylerine hizmet ediyor, bireysel özgürlükler, toplumsal adalet ve hak arayışları yok sayılıyordu. Bu kaos ortamında özgür, adil ve herkesin mutlu olduğu bir toplumsal düzen özlemine ilişkin eserler verildi. Bunların arasında en önemlileri Thomas More’un (1478-1535) ‘Ütopia’, Tommaso Campanella’nın (1568-1639) ‘Güneş Ülkesi’ ve Francis Bacon’un (1561-1626) ‘Yeni Atlantis’ adlı eseridir.

Aslında ilk ütopik devlet örneği önce Platon tarafından herkesin bildiği ‘Devlet’ adlı eserle İsa’dan önce verilmiş, toplumun iki üst katmanını (yönetici ve asker sınıfı) içine alan bir sosyalizm düşlenmişti. Thomas More ise eserinde tümüyle sınıfsız bir toplum düşünmüş, eşitlik ilkesi uyarınca özel mülkiyeti yasaklamıştı. Tüm dinlere ve dinsizlere aynı sevgi, saygı ve hoşgörü içinde yaklaşmış, savaştan özenle kaçınmıştır. Campanella, mevcut devlet yapısı karşıtlığı nedeni ile yaşamının 27 yılını tutuklu geçirmiş, eserinde o da mal, mülk, kazanç ayırımına karşı çıkmış, ülkenin dünya görüşüne bilim ve felsefeyi egemen kılmıştır. Devletin başına ülkenin en bilge kişisini geçirmiş, ideal toplum düzeninin doğayla uyumlu olmasını şart koşmuştur. Ülkede çarşı- pazar alışverişini ve para kullanımını kaldırmıştır. Her iki düşünür de çalışma saatleri 4-6 saatle sınırlandırılmıştır. Bacon ise yapıtını “bilim toplumu ütopyası” üzerine kurgulamış, her şeyin din üzerine kurulu olduğu Ortaçağ’ın Hıristiyan devlet tasarımına bir alternatif sunmuştur.

[15] William Shakespeare.

[16] 1870 yılında Fransa’ya karşı açtığı savaştan sonra 18 Mart-28 Mayıs 1871 tarihleri arasında Paris’te başlayan ayaklanma ile 21 Mart’da yapılan yerel yönetim seçimlerinde devrimciler kazandıklarından Komün yönetimi kuruldu.

Paris Komünü’nün yayımladığı programa göre, devlet dine verdiği desteği çekecek; Fransız Cumhuriyet takvimi kullanılacak; iş saati on saat ile sınırlandırılacaktır.

İşçiler tarafından kamu işlerini, belediye sınırları içinde ve devlete başvurmadan yönetmek amacıyla gerçekleştirilen devrimci bir girişimdi.

Hükümet birlikleri, Komüncülere karşı 21 Mayıs 1871 tarihinde saldırı başlattı, 20.000 Komüncü öldürüldü. Ayrıca 38.000 kişi tutuklandı. 8.000’e yakın kişi sınır dışı edildi.

[17] Komün’ün laiklik mücadelesi konusundaki tutumunu -Marx ve Engels’den- aktarırsak: 2 Nisan günü Komün, din ve dini kurumlar ile devleti tamamen ayırmış, din işleri bütçesini kaldırmış; bütün kiliseler kamulaştırıp dini görevliler “öncelleri olan havariler gibi, inanların sadakaları ile yaşamak üzere, özel yaşamın dünya işlerinden dingin el çekmişliğine” gönderilmişlerdir. Gene bir kaç gün sonra; bütün dinsel simge, dua ve dogmaların, kısacası “herkesin bireysel vicdanı ile ilgili her şeyin” okullardan uzaklaştırılması kararlaştırılmıştır.

[18] “Diktatörlük, toplumun bir kesiminin, toplumun geri kalan kesimi üzerinde, doğrudan doğruya zora dayalı egemenliğidir. Tutarlı tek devrimci sınıf olan proletaryanın diktatörlüğü, burjuvaziyi devirmek ve karşı-devrim çabalarını defetmek için gereklidir. Proletarya diktatörlüğü öylesine büyük bir önem taşımaktadır ki, böyle bir diktatörlük gereğini yadsıyan ya da yalnızca sözde kabul eden kişi, sosyal-demokrat (komünist) partinin üyesi olamaz. Bununla birlikte, bazı durumlarda, istisnai olarak, örneğin bazı küçük ülkelerde, komşu büyük bir ülkede toplumsal devrimin gerçekleştirilmesinden sonra, küçük ülke burjuvazisinin, eğer direnmenin boşunalığına ve postunu kurtarmayı yeğ tutmasının daha doğru olacağına inandırılırsa, iktidarı barışçıl yoldan teslim etmesi olasılığı da yadsınamaz.” (Vladimir İlyiç Lenin, Emperyalist Ekonomizm-Marksizmin Bir Karikatürü, Çev: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı, 2014.)

[19] Vladimir İlyiç Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, Sol Yay., 1978, s.93.

[20] Bob Marley.

[21] V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, Türkçesi: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı: 240, Nisan 2009.

[22] “Bizim öz yönetim ve demokratik özerklik konusunda yaptığımız vurgular parti programlarımızın vurgularıdır aynı zamanda. Biz bunu Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve demokratik cumhuriyetin temeli olarak görüyoruz. Çok önemli bir zemini olarak görüyoruz. Ama öz yönetim ilanları ve öz yönetim süreci geride bıraktığımız süre içinde terör ve bölücülükle yaftalamıyoruz. Bu çok yanlış bir şey, bölge halkı ve öz yönetim ilanı gerçekleştiren halkımız bölünmek için değil birleşmek için öz yönetim ilan ediyor. Öz yönetim şu demek, demokratik ve idari tanzim. Yani yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir.” (“HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ Siirt’te”, Milliyet, 23 Ekim 2015…”, http://www.milliyet.com.tr/hdp-es-genel-baskani-yuksekdag-siirt-siirt-yerelhaber-1029269/)

[23] “Devletsiz” bölgeler yaratarak öz yönetimi sürdürmek ne kadar gerçekçi ve tutarlı fikriyattır? Silahlı mücadele aracılığıyla yürütülecek “öz yönetim” “devrimi” mi?

[24] “Ekim Devrimi’nde büyük kitleler ‘sokaklara dökülmedi’. Büyük kitlesel yürüyüşler yapılmadı; çok sayıda işçi, asker, hatta sıradan vatandaş sokakları doldurmadı. Petrograd halkı, bunun yerine günlük normal işleriyle ilgilendi. Bir yere kadar, ayaklanma neredeyse kansız oldu; Lenin’in kendisi de ayaklanmanın çok kolay olmasına hayret etti. Kışlık saray’ın ele geçirilmesi sırasında elbette ara sıra ateş edildi, ama saraya ‘saldırı’, Sergey Ayzenştayn’ın yarı belgesel Ekim filminde gösterdiği gibi, çarpışmalarla, açılan yoğun ateşler altında gerçekleşmedi. Bazıları kazara, sadece dokuz denizci ve altı saray muhafızı öldürüldü. (en etkileyici olay, asker ve seyirci kalabalığının sarayın devasa şarap mahzenini ele geçirip, kızıl muhafızlar ve birlikler onları dışarı çıkarana kadar çarın kaliteli şaraplarını alırken yaşandı.) Hükümet ayaklanmacı birliklere büyük bir uysallıkla teslim olmuştu. Çok zayıf bir direniş gösterdiler -hükümetin emrinde çok az askerî güç vardı- ve ADK’nin [askerî devrim komitesi] ayaklanmayı tamamlaması için 30.000 kızıl muhafız, denizci ve asker yetmişti.” (Murray Bookchin, 1905’ten 1917’ye Rus Devrimleri, Çev: Ali İhsan Başgül, Dipnot Yay., 2013, s.293.)

[25] Antonio Gramsci, İtalya’da İşçi Konseyleri Deneyimi, İşçi Demokrasisi, 1919, Belge Yay., İkinci Baskı, s.14-16.

[26] “Eşit olanın, eşiti üstünde hâkimiyeti yoktur.”

[27] “Tam boşanma özgürlüğü yasalaşalı bir yıl dolmak üzere. Meşru-gayrimeşru çocuk ayrımını ve siyasal kısıtlamaları kaldıran bir kararnameye imza attık. Dünyanın başka hiçbir yerinde emekçi kadınlar için eşitlik ve özgürlük böyle eksiksiz bir şekilde gerçekleşmemiştir. Köhnemiş yasaların esas yükünü kadın işçilerin taşıdığını biliyoruz. Tarihte ilk kez bizim yasalarımız kadın haklarını çiğneyen her şeyi ortadan kaldırmıştır.” (Vladimir İlyiç Lenin, Bolşevikler ve Proletarya Diktatörlüğü, Türkçesi: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı: 270, Nisan 2010.)

[28] Karl Marx.

[29] Karl Marx’ın sevdiği söz, “homo sum; humani nihil a me alienum puto/ ben bir insanım; ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir”…

[30] Karl Marx.

[31] “Eğer bir gün partinin çıkarları ile halkın çıkarları karşı karşıya gelirse, tavrımız halkın çıkarlarından yanadır,” der İbrahim Kaypakkaya…

[32] “Kapitalizm kendi mezar kazıcılarını yaratır,” diyen O, varoluş sorununu sermaye-emek çelişkisi bağlamında ele alıp, bu çelişki çözülmedikçe emeğine yabancılaşan insanın gerçek anlamda var olamayacağının altını çizerek eklerdi: “Tarihte her ne olmuşsa, başka türlü olamadığından öyle olmuştur”, derdi.

[33] V. İ. Lenin, “Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Öğesi”, Marx, Engels, Marksizm, Sol Yay., ikinci baskı, s.78.

[34] “3-5 Nisan 2015 tarihleri arasında Hamburg’da ‘Kapitalist Moderniteye Karşı Meydan Okumak’ başlığıyla düzenlenen Konferansta, Marx’ın emek-değer teorisine yönelik eleştiri yapıldı… Konferansa yansıdığından anlaşıldığına göre kapitalizmin ekonomik temeli konusunda Kürt hareketinin ve Öcalan’ın derin, geniş ve kapsamlı araştırmaları bulunmuyor. Kapsamlı bir ekonomik teoriden (değer teorisi, para teorisi) yoksunluk, Marksist olmayan teorilerin etkisini artırmaktadır. Özellikle İmparatorluk adlı kitabı yazanların (M. Hardt ve A. Negri) değer teorisine yönelttikleri eleştirilerden etkilenen Öcalan şöyle demişti: ‘İmparatorluk yazarları değer teorisini ele alıyorlar, değer ölçülemez diyorlar. Bazı sonuçlara ulaşıyorlar. Marx’ın değer teorisi yanlış. Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim, ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır.’

Değer teorisi konusunda da şöyle diyor Öcalan: ‘Ananın yaptığı gibi ücretsiz işçiliği nereye koyacağız? Çocuğu büyütmesi, ona bakması, ev içinde verdiği emek ölçülemez.’ Öcalan ‘aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim’ diyor. Evet, Öcalan Kapital’i iyi incelemiş olsaydı, inanıyorum ki, (M. Hardt ve A. Negri) değer teorisine yönelttiği eleştirilere karşı dururdu. Umarım Öcalan, Kapital’i derinlemesine inceleme olanağı bulur. Marx, emeğin değerinin ölçülmesini hiçbir şekilde savunmaz. Çünkü Marx’a göre ‘emek değer üretir, ama emeğin değeri yoktur.’ Marx, kapitalist sistemin ekonomik analizini yapıyor ve emek ve iş-gücü arasında ayrım yapıyor ve emeğin neden ve nasıl iş-gücüne dönüştüğünü incelemeye çalışıyor.

‘Kapitalizm-Değer ya da Gücün Birikimi?’ başlığı altındaki sunumda Kenan Ayaz, Öcalan’a atıf yaparak Marx’ın emek-değer teorisinin yanlış olduğunu ileri sürdü. Aslında sunumun başlığı bile sorunludur ve diyalektik olmayan bir bakış açısını sergilemektedir. Kapitalizmi, sadece devlet gücü birikimine indirgemek, kapitalist ekonominin mantığını anlamamak demektir. Oysa kapitalizm, hem sermaye hem devlet gücü birikimidir. Daha doğrusu, kapitalizm sermaye birikimi üzerinden iktidar gücünü geliştirirken, tersi de doğrudur. İktidar gücünü, sermaye birikiminin hizmetine koşar. Devletlerin, bankaları kurtarma operasyonu başka ne anlama gelebilir ki. Marx’ın Kapital’inin 4. Cildi’ni ve Grundrisse’yi okumayan insanların, ekonomik konularda geniş bilgiye sahip olmayanların konferansta Marx’ın emek-değer teorisini eleştirmesi Marx’a büyük bir haksızlıktır.

Marx’ın emek-değer teorisini açıklamadan önce, ilkin bu teoriye geçmişteki saldırılara ve daha sonra Marx’ın değer teorisi hakkında bazı düşünülerin görüşlerine kısaca da olsa bakmak gerekiyor. Sonra emek-değer teorisini açıklamak uygun görünüyor.” (Yener Orkunoğlu, “Kapitalist Moderniteye Karşı Meydan Okuma Konferansının Düşündürdükleri ve Bazı Eleştiriler”, 22 Nisan 2015… http://www.sendika.org/2015/04/kapitalist-moderniteye-karsi-meydan-okuma-konferansinin-dusundurdukleri-ve-bazi-elestiriler-yener-orkunoglu/)

[35] Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, Çev: Arif Gelen, Sol Yay., 2006.

[36] Konfüçyüs.

[37] Yaşar Ayaşlı, “Marksizmin Bitmeyen Revizyonu”, 30 Ocak 2016… http://sendika9.org/2016/01/marksizmin-bitmeyen-revizyonu-yasar-ayasli/

[38] Hasan Bülent Kahraman, “Yani Önce Kafa…”, Sabah, 2 Şubat 2015, s.20.

[39] Berkant Gültekin, “Cem Eroğul: AKP Tarihsel Gelişimi Terse Çevirmek İstiyor”, Birgün, 12 Şubat 2015, s.6.

[40] V. İ. Lenin, Proleter Devrimi ve Dönek Kautsky, Türkçesi: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı: 330, 2011.

[41] Friedrich Engels, Anti-Dühring, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1977.

[42] Steven Wright.

[43] “Devrimciler örgütü, her şeyden önce ve esas olarak devrimci faaliyeti meslek edinmiş kişilerden oluşmalıdır. Böyle bir örgütün üyelerinin bu ortak vasfı dikkate alındığında, işçilerle aydınlar arasındaki ve hele hele farklı meslekler arasındaki her türlü ayrım tamamen kaldırılmalıdır. Bu örgüt zorunlu olarak çok geniş tutulmamalı ve olabildiğince gizli bir yapıda olmalıdır…

Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olamaz. Öncü savaşçı rolü, ancak en ileri teoriyi kılavuz edinen bir partiyle yerine getirilebilir. Kitlelerin kendiliğinden kabarışı ne kadar büyük, hareket de ne kadar yaygın olursa, sosyal-demokrasinin (komünistlerin-y.n) teorik, siyasal ve örgütsel faaliyetinde daha ileri bir bilinç göstermesi gereği o ölçüde artar…

Siyasal sınıf bilinci, işçilere ancak dışarıdan taşınabilir, yani ancak ekonomik mücadelenin dışından, işçilerle patronlar arasındaki ilişkiler alanının dışından taşınabilir…

Somut anlamda eylem çağrıları, ancak eylem yerinde yapılabilir; ancak bizzat harekete girişenler ve bunu anında yapabilenler böyle tesirli çağrılarda bulunabilirler. Biz sosyal-demokrat (komünistlere-y.n) yazarlara düşen görev, siyasal teşhirleri ve siyasal ajitasyonu derinleştirmek, genişletmek ve yoğunlaştırmaktır.” (Vladimir İlyiç Lenin, Ne Yapmalı?-Hareketimizin Can Alıcı Sorunları, Türkçesi: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı: 274, Nisan 2010.)

[44] J. Milton.

[45] Evet, kapitalizm her şeyi, resmi, edebiyatı, müziği ve hatta güzelliği alınıp-satılır bir meta hâline getirdi. Sadece fabrika işçileri değil, aynı zamanda bilim insanları, avukatlar, şairler, ressamlar, hepsi yaşamak için kendilerini satmak zorundalar. Ama tüm bu insanlar, kendilerinin de işçi olduklarının ve ortak bir düşmanları bulunduğunun farkına vardıklarında ne olacak? Birbirlerini tamamlamak için bir araya gelecekler. Ama sadece kendi ülkelerinde değil, bütün dünyada; çünkü kapitalizmin her zaman dünya pazarına ihtiyacı var, sloganı da “serbest ticaret!” onun ihtiyacı tüm dünyayı özgürce ve aylak aylak dolaşıp kâr ve daha fazla kâr yapmak. Ama bunu yaptığında istemeyerek de olsa ortaya bir dünya kültürü çıkarıyor. İnsanlar tarihte hiç olmadığı kadar sınırları aşıyor. Fikirler sınır tanımıyor. İşte tüm bu süreç ve olgular ortaya yeni bir süreç çıkarmak zorundadır…

[46] Karl Marx, ‘1844 El Yazmaları’nda, “Paranın gücü ne kadar büyükse, benim gücüm de o kadar büyüktür. Paranın nitelikleri, benim niteliklerim ve özsel güçlerimdirler… Ben çirkinim, ama en güzel kadını satın alabilirim. Demek ki ben çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi, itici gücü, para tarafından yokedilmiştir. Bireyselliğim bakımından, ben kötürümüm, ama para bana yirmidört ayak sağlar; öyleyse kötürüm değilim; ben kötü, namussuz, vicdansız, kafasız bir insanım, ama para saygındır, öyleyse sahibi de; para en yüksek iyiliktir, öyleyse sahibi de iyidir, para beni ayrıca namussuz olma güçlüğünden de kurtarır; bunun sonucu beni dürüst sayarlar,” der!

[47] “Tarihsel değişimi belirleyen kadınların özgürleşme oranıdır. İnsanlığın zorbalığa karşı kazandığı zaferin bulunduğu nokta, kadının erkekle, zayıfın güçlü olanla karşılaştırıldığında ortaya çıkan durumdur. Kadının özgürlük derecesi toplumsal özgürlüğün doğal ölçüsüdür. Kadının aşağılanması, uygarlığın ve barbarlığın ana unsurudur. Şu farkla ki, barbarlık basit yöntemler uygularken, uygar sınıf kusur ve ayıplarını karmaşık varolma yöntemine, belirsizliğe ve ikiyüzlü bir çift anlamlandırmaya yükseltir. Kadının esaret altında tutulduğu bir toplumda, hiç kimse erkek kadar ağır bir biçimde cezalandırılmamıştır.” (Karl Marx.)

[48] Leo Huberman, Sosyalizmin Alfabesi, Çev: Alaattin Bilgi, 20. Baskı, Sol Yay., 2011.

[49] Yevgeni Yevtuçenko.