Paylaşım savaşımı, sosyalist devrim ve bölge devrimi

Şimdiden söyleyebiliriz ki, Biden ile ABD, yeni bir saldırı dalgası yaratma hevesindedir. Konu yeni olduğundan ve en önemlisi liberal solcularımız ve Batı değerleri tutkunu “aydın”larımız Biden’a çok inanmış olduklarından, borsa dili ile onun “barış severliğini” satın almış olduklarından, Biden’ın savaş yanlısı tutumunu biraz açalım.

Aslında, aklı “image”larla perdelenmemiş her göz, bu saldırganlığı kolaylıkla görebilir. Ama bir kere inanmış iseniz, bir kere Batı değerlerinden yana bir gelecek tasarlamayı huy edinmiş iseniz, bir kere olsun bakış açınızı değiştirmeyi denememişseniz, çıplak gerçeği görme şansınızı da reddetmiş olursunuz. Bizim liberal solcularımızın, kendilerine liberal demeyen bazı solcularımızın ve liberal “aydın”larımızın hâli böyledir. ABD, açıktan bir saldırıya başlarsa bile, onlar, bu saldırının ABD tarafından yapılmadığına inanmak isterler. Mesela hiçbiri, atom bombasının ABD tarafından atıldığını söylemez. Savaş içinde bir durum olarak bunu ele alırlar, ama Hiroşima’ya atılan bombalar karşısında Nâzım’ın şiirlerinde yansıyan tepkiden gelen şarkıları dinleyip “büyümez ölü çocuklar” için efkârlanırlar. Ama bu saldırının faili yoktur. Panama topraklarını işgal eden ABD değildir ya da Ekvador’da devlet başkanını öldüren Rockefeller’in şirketi Standart Oil ya da Texaco değildir. Bunların isimlerini ağızlarına almazlar. Doğanın yağmalanmasına karşıdırlar ama doğayı yağmalayanlar tekeller, parababaları vb. değildir, “kötü” adamlardır.

Biden, “kendisine barış ve insan hakları” alanında yatırım yapılan, yeni başkan, aslında Obama döneminin başkan yardımcısıdır ve son derece etkilidir. Suriye savaşının mimarıdır (Bayan Clinton alınmasın, onun rolünü unutamayız) ve IŞİD denilen örgütün kurucu babası (annesi Bayan Clinton’dur) olma “şeref”i ona aittir.

Biden ile yeni savaş hamleleri üst üste geliyor. Bir yandan Çin’e, diğer yandan ise Rusya’ya dönük. Böylece, iki ana hedef seçilmiş ve onlara karşı saldırı için ortam hazırlanmaktadır.

Çin denizinde, Tayvan ile Çin arasındaki sulara, ABD gemileri hareketlendi. Bu sulara girerek, aslında Çin’in tepkisini ölçmek istediler. Öncesi de vardır, ilk değildir, Trump döneminde vardı. Yani, pek de yeni sayılmaz. Ve Çin gemileri, bu yönelişi Tayvan açıklarında önledi. Silahlar patlamadı.

Aynı şekilde Çin ile ticari görüşmeler için biraraya gelen ABD heyeti, doğrudan Çin’i “insan hakları ihlalleri” ile suçladı ve Batı’nın birçok ülkesi, Çin’e karşı yaptırımlar için harekete geçti. Bu yazı yazılmadan bir hafta önce, Çin, ABD ve Kanada’ya karşı, karşı yaptırımlarını açıkladı. Henüz AB’ye karşılık vermiş değildi.

Sanki, ABD, dünyanın bekçisi, dünya “insan hakları” savunucusu. Bu elbette Batı değerleri ile büyümüş, Batı değerleri ile sarmaş dolaş yaşamış ve bunun nimetlerini görmüş okur-yazar takımımız için, liberal solcularımız için, liberal olduğunu kabul etmeyen Batı yanlısı solcularımız için, hoş ve Biden’a inanmalarını pekiştiren bir görüntüdür. İyi ama, ABD’nin “insan hakları” sicili konusunda bu denli bir unutkanlık nasıl açıklanabilir? Her gün, dünyanın herhangi bir yerinde savaşan, bombalar patlatan, insanları katleden ve bunu en az yüz yıldır sürekli yapan bir ABD, nasıl oluyor da, “insan hakları” sicili temiz statüsünde değerlendirilebiliyor? Beyaz olmayan herkese acımasızca saldırılar, ırkçı şiddet bizzat devlet tarafından organize edilirken, ABD’ye “insan hakları” alanında dünya bekçisi diye nasıl bir güven duyulabilir? Hem sonra, “insan hakları”nın dünya bekçiliği olabilir mi? İnsan hakları dediğinizde kimin insan olarak haklarından söz ediyorsunuz; kendi deresini korumak için HES’lere direnenlerin mi, yoksa özgürce yatırım yapmak istiyoruz diyen HES yatırımcısının mı? Kod 29’dan işten atılan işçilerin haklarından mı söz ediyorsunuz, yoksa Erdoğan’ı eleştiren Özilhan’ın “işçileri işten çıkarma” ve “serbestçe kâr etme” hakkından mı söz ediyorsunuz?

ABD’nin emperyalist politikaları, nasıl olur da, bu denli açık iken, bu denli kör gözüm parmağına şeklinde vuku bulurken, görmezlikten gelinebilir?

Bu elbette basının, paranın, uluslararası organizasyon şirketlerinin ortak işidir. Yıllarca yaptıkları şeydir ve Batı hayranı solcular, bu konuda kördür.

Bugünlerde, Karadeniz’e ABD gemileri girmektedir. Tam da “Kanal İstanbul” tartışmalarının anlamını deşifre eder gibidir.

Bu gemiler, nükleer başlık taşımaktadır ve Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkeleri açıktan tehdit edecek bir savaş kışkırtıcılığı yapılmaktadır. ABD nükleer başlıklı gemileri, Rus gemilerince önleri kesilerek takibe alınmaktadır. Bu konuda Saray basını tam bir sessizlik içindedir. Basının kontrolü, yazarlara verilen dolarlar ve bu işleri kotaran uluslararası ağlara sahip ABD’li şirketler, bu haberlerin görünmesini önlemektedir.

Durumu gören Saray Rejimi, hem ABD’ye yanaşmak için hem de kendi gücünü göstermek için, iki hamle yapıyor: Birincisi “İstanbul Sözleşmesi”ni feshediyor. Bu yolla hem içeride saldırgan politikalarını ortaya koymuş oluyor hem de dışarıda ABD’ye, “bak ben de böyle bir güç var, istersem Montrö’yü de feshedebilirim” demek istiyor. Yeter ki sen ABD olarak, Saray Rejimi’ni, en çok da Erdoğan’ı koru, onu Saddam gibi sahipsiz bırakma. TBMM, adı var kendisi konu mankeni bile sayılmaz bir hâldedir. Ve bu meclisin başkanı, hemen bir açıklama yapıyor, Karadeniz’de ABD ve Rus gemileri burun buruna itişirken “Cumhurbaşkanı isterse Montrö’yü de feshedebilir” diyor. Bir tek imza ile, bir gece yarısı, karanlıkta.

ABD, Ukrayna’ya silahlar sağlıyor ve açıktan emrediyor, Donesk bölgesine saldırı planlayın diyor. Ukrayna, bölgeye asker ve tank yığıyor. Sanırım Biden’ın pek de “barış yanlısı” olmadığını anlamak için bu kadarı yeterli. ABD, AB ile anlaşarak (bunun için epeyce taviz vermiştir, tehditleri de tavizlerin yanına eklemiştir) Rusya ve Çin’e karşı saldırgan bir politika izleyeceğini deklare etmiş oluyor.

Ta ki, AB ve Japonya, aldıkları bu tavizleri ceplerine koyduktan sonra, uygun bir anda, bu ittifaktan vazgeçene kadar bu ittifak yaşayacaktır. Vazgeçecekler midir? Muhtemelen. Birinci Dünya Savaşı öncesine bakalım, her ay yeni bir anlaşma ilan ediliyor, ertesi ay başka bir anlaşma eskisini bozuyordu, ülkeler bir gün bir taraftan yana, ertesi gün de diğer tarafa yakın konum alıyordu. Bugün de böyledir. Aslında savaşın nedeni, emperyalist güçlerin, en başta beş gücün (ABD, Almanya, Japonya, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere), dünyayı yeniden paylaşma savaşımına girişmiş olmalarıdır. Bu, kapitalist sistemin doğası gereğidir ve SSCB’nin varlığı nedeni ile su üstüne çıkması uzun sürmüştür. Bölüşüm savaşımının bu cephesi, en başta bu beş emperyalist güç, ABD’nin planları tutmadığı, hegemonyası çözüldüğü için bir araya gelmişlerdir. Bunu sağlayan ABD’dir. ABD, bu beş ülke üzerindeki kontrolünü ve onlar karşısındaki üstünlüğünü kullanarak 2001’de Afganistan’ı işgal etti, 2003’te Irak’ı. Amacı, “imparatorluk” kurmaktı. Dünya imparatorluğu kurulmalı, tüm dünya ABD’ye boyun eğmeli idi. Ve karşısında diğer emperyalist rakipleri vardı. Hikâye böyle başladı. Rusya ve Çin’in sahaya inişi, ABD saldırganlığının Suriye sahasına gelmesi sonrasına denk gelir. Hem askerî hem de ekonomik olarak ABD boyunun ölçüsünü almıştır ve şimdi, “hiçbirimiz bu işi tek başına hâlledemeyiz” diyerek, diğer beş gücü yanına almak istiyor. Elbette gelmezlerse tehditleri de var. AB, açıkça tehdit edilmektedir, göçmen meselesi, Yunanistan-Türkiye gerilimi, İspanya ve İtalya üzerine hamleler bu tehdidin göstergeleridir. Doğrusu, her biri farklı bir arzu ve şevkle de olsa, bu işbirliğine razılar, çünkü, bu yolla ABD’nin daha da güç kaybedeceğini düşünüyorlar ve kendilerine de daha fazla zaman lazım. Almanya ve Japonya için askerî hazırlık dönemine ihtiyaç var gibidir.

Bu savaşta Rusya ve Çin, açık olarak “anti-hegemonyacı politika” izleyeceklerini belgelerine koymuş, dünyaya deklare etmişlerdir. Bunun anlamı açıktır: Bugün ABD hegemonyasına, yarın ise onun yerine geçecek başka bir gücün hegemonyasına boyun eğmeyeceğiz. Bu “anti-hegemonyacı politika”, dünya için farklı bir düzen talebi olarak da yorumlanabilir. Ama açık olan şudur ki, ne ABD’nin ne de başka bir gücün hegemonyasına boyun eğmeyeceklerini ilan etmiş durumdadırlar. Bu elbette bir sosyalist politika değil, ama onurlu bir politikadır.

Bugün, Biden ile birlikte ABD, daha kapsamlı bir savaş senaryosunu sahneye koymaktadır. “Demokrasi” ve “insan hakları” ile perdelenmek istenen bu saldırı dalgası, Rusya ve Çin’e zarar vermeden önce, onun çevresine, çevredeki ülkelere zarar verecektir. Bu konuda hevesli tetikçiler bulmak ABD için hâlâ çok zor değildir.

ABD, açıkça Rusya’nın etrafını hareketlendirerek bir savaş kundaklıyor ve TC devletine, NATO’da demirle diye yolu gösteriyor.

Durumu fark eden Erdoğan, hemen bir makale kaleme alıyor ve Batı basınında yayınlıyor. Bu makalede, “bizi destekleyin, arkamıza geçin, Suriye’yi tümden alalım” diyor. İşte size bir tetikçi, hemen göreve hazırdır.

Burada biraz durmak gerekir.

Demek ki, TC devleti, Saray Rejimi, hiç de öyle Putin ile dost, Rusya ile gönüllü bir yakınlaşma ilişkisi içinde değildir. Uçak düşürme işi de dostça değildir, büyük elçinin öldürülmesi de, bugün Erdoğan ağzından yazılan makaleler de.

Belki Saray Rejimi, ABD ile Rusya arasında bir dans eden ülke olarak kendini düşünüyor olabilir. Hatta buna inanabilirler de. Ama durum öyle değil. Rusya ile TC devletinin “gelişen” ilişkisi zorunlu bir ilişkidir. Uçak düşürülünce, elçi öldürülünce, Suriye’de 2020’nin Şubat ayında Rusya’ya savaş ilanı naraları atılınca, ödenmesi gereken bedeller ortaya çıkmıştır ve TC devleti, Rusların birçok konuda söylediklerini yapmak zorunda kalmıştır. Rusya, TC devletini NATO’dan koparmak ya da TC devleti aracılığı ile NATO’yu sallamak işi ile meşguldür. Bu açık ve net. Ama TC devleti, ABD ile Rusya arasında gelgitler yaşamıyor.

Erdoğan imzası ile yayınlanan bu tarz makaleleri mesela Rusların okumadığını mı düşünmek gerekir? Elbette hayır ve bu mümkün değil. Öyle ise, bu dans, herkesin bildiği bir sır oyunu mudur? TC devleti, ABD emri ile, tetikçiliğin verdiği şehvet ile Suriye’nin işgali sürecine girmiştir ve şimdi kuyruğunu Ruslara kaptırmış durumdadır. ABD, Suriye savaşını kaybetmiştir ve onun için TC devletini o sahada kullanmak, ABD için akıllıcadır. TC devleti, ne ileri ne geri konumundadır. Libya operasyonu da böylesi bir tetikçiliktir. Bilinsin, bu tetikçilik, TC devletinin bu işlere olan hevesini ortadan kaldırmaz. Hem Saray Rejimi buna heveslidir hem sermaye buna heveslidir, hem de ABD bu hevese uygun görevler vermektedir. Libya ve Ege meselesi, ABD’nin AB’yi tehdididir.

Demek oluyor ki, Trump dönemi ile Biden dönemi arasında bir politika farkı yoktur. ABD devletinin politikaları, üslup anlamında değişebilir ama diğer açılardan Trump ve Biden’a göre değişmezler. Tersine, politikalarda ortaya çıkan ihtiyaca göre başkanlar değişir. Biden, bu politika ile AB’yi yanına almaya çalışıyor. Bu konuda da yol alınıyor. Ama bu yol tıkandığında, Biden hastalıktan emekli olacak, Kamala Harris ilgili değişiklikleri yapmak üzere oraya oturacaktır. ABD’de, başkanların politikaları yoktur, politikanın gerekli kıldığı başkanlar vardır.

ABD ile AB arasındaki anlaşma, geçici olsa da, TC devletine, açık uluslararası görevler yüklemektedir ve bunları yerine getirmesi koşulu ile Erdoğan, Saray Rejimi, içeride istediği kadar insan hakkı ihlali yapabilir, istediği kadar para hortumlayabilir, serbesttir. AB’nin gözyaşartıcı “desteği” bu nedenledir.

Biden ile heveslenen “Batı değerleri” tutkunu okur-yazarlarımız, aslında tam anlamı ile kördürler. Batıcılık, kör edicidir. Bu körlerin bir benzeri de Kürt hareketi içinde vardır. Barzani zaten biliniyor. Kürt hareketi içindeki iki karşıt cephenin birinin ifade bulduğu yer Barzaniciliktir. Barzanicilik, Kürt halkı içinde feodal ilişkilere, rant ilişkilerine, uluslararası alanda ise ABD emperyalizmi başta olmak üzere sömürgeci devletlere dayanır. Buna Barzani şirketi de denilebilir. Bunun, Suriye Kürtleri içinde de, Türkiye Kürdistanı’nda da yeri vardır. karşısında ise Kürt devrimci hareketi vardır. Biden ile birlikte “bir umut” politikası ile Biden’ın kökeninin Kürt olduğuna kadar ilerleyen açıklamalar devreye sokulmuş, ABD Kürt halkını kurtarır ümidi yayılmaya çalışılmıştır. Oysa TC devletine saldırı emrine veren bizzat ABD’dir. 2015’ten bu yana süren saldırı ABD emri ile sürmektedir. Garȇ operasyonunu ABD’siz mi yaptılar?

Bölgemizi etkisi altına alan, daha da alacak olan Biden tarzı savaş politikaları, tüm bölgeyi de kana bulayacaktır. Sonucu ne olursa olsun, bu savaşın esas kaybedeni halklar olacaktır. Rusya’nın mı, ABD’nin mi kazanacağı, kimin ne kadar kazançlı çıkacağı bugünden belli değildir. Ama bugünden belli olan şey, mesela Türkiye halklarının kaybedeceğidir. Mesela ABD savaş politikalarına destek verdikleri sürece Ukrayna halkının kaybedeceğidir. Mesela Biden’a umut bağlayarak tetikçilik yapan her devlet veya hareketin kaybedeceğidir. Çünkü, ABD kazansa da, onların kazanacağı “kölelik”tir.

Tüm bu savaş, gerçekte, işçi ve emekçilerin öldüğü, işçi ve emekçilerin yaşamlarının çekilmez bir hâl aldığı, işçi ve emekçilerin kanlarının döküldüğü ve döküleceği süreçlerdir. Yani, hiçbir ülkenin işçi ve emekçilerinin bu savaştan kazançları yoktur, olamaz. Ve binlerce kez tarih tarafından ispatlanmıştır ki, hiçbir emperyalist güç, bir halkı, halkları korumaz.

Bugün, varsayalım ki, ABD’de bir halk hareketi başlamış olsun ve iktidarı yerle bir ederek sosyalist bir ülke kurmuş olsun, işte o gün, bu savaş politikası ortadan kalkmış olacaktır, o günden başlayarak varsa (yani hâlâ ayakta kalmışlarsa, devrim onlara yayılmamışsa) dünyadaki diğer emperyalist güçler, ABD işçi ve emekçilerine karşı, Amerikan halklarına karşı savaşa girişeceklerdir.

Gerçekte bu savaşın iki cephesi vardır: Onlar ve biz. Onlar, tüm kapitalist dünyadır, biz işçi ve emekçileriz, dünyanın tüm işçi ve emekçileri. Bu savaş, kimin bizlerin alınterini, kanını emeceği üzerinedir. Bu savaşın sonunda ister ABD kazansın ister Almanya-Japonya vb. sonuçta kazanacakları şey, bizim köle sahiplerimiz olma hakkıdır. Biz bu hakkı kimseye vermiyoruz. Her türden köleliği, köleliğin her biçimini reddediyoruz.

Dünyanın işçi ve emekçileri, bir yeni devrim dalgasını yaratmak, dünyanın kurtuluşunu sağlamak üzere kapitalist sistemi tarihin çöplüğüne gömmek üzere ayaklanmalı, örgütlenmeli, direnmelidir.

Tüm bu savaş naralarına, bu savaş kundakçılığına karşı tek seçenek, tek kurtuluş yolu, sosyalist devrimdir. Bugünden, bölgemizde kundaklanan her savaşta, işçi ve emekçiler, silahlarını karşı tarafın işçi ve emekçilerine değil, bulundukları ülkenin egemenlerine çevirmek zorundadırlar. Devrimci tutum budur.

Dünya, böylesi bir sosyalist devrime, her zamandakinden çok daha muhtaçtır ve her zamandakinden çok daha, nesnel anlamda, devrim yakındır.

Aydın (entelektüel) olmak, bu savaşta, işçi ve emekçilerin, gerçeğin, yaşamın yanında yer almaktır. Bilginle, emeğinle, ellerinle, kafanla, tüm organlarınla, bilimle, sanatla, edebiyatla işçi ve emekçilerin saflarında bir nefer olarak dövüşmektir.

Dünya, sosyalist devrimler, komünizmin yükselişinin arifesindedir. Bu savaşta, işçi sınıfının saflarında yer almak, büyük bir onurdur.

Bu devrimin, kurtuluşu sağlayacak, kapitalist sistemi, sömürüyü ve emperyalist boyunduruğu yok edecek sosyalist devrimin bölgemizde de dinamikleri mevcuttur. Dünyanın her yerinden daha çok demek mümkün değilse de, bölgemizde devrimin olanakları vardır.

Bölgemiz, Kafkasları, Balkanları, Ortadoğu’yu, Kuzey Afrika’yı içermektedir. Bizim hakkında konuştuğumuz, eski dünyanın bir parçası olan bu bölgedir. Bu bölgedeki onbinlerce yıllık katliamlarla, baskı ve zulümle, aşağılanma ile hesaplaşmak, ancak sosyalist dirilişle mümkündür. Halkların mozaiği olacak bir sosyalist federasyon, tüm bölgenin kurtuluşunu olanaklı kılacaktır. Anadolu sosyalist devrimi, böylesi bir devrimin parçasıdır, kaldıracıdır. Bölgemizde mayalanmakta olan her devrim, bölge devriminin bir kaldıracıdır.

Elbette bunun önünde öznel yetersizlikler, güçsüzlük gibi, bugüne ait olan sorunlar vardır. Bu sorunları görmezlikten gelmiyoruz. Her devrim, devrimci örgütlenmeye dayalı olarak, kitlelerin ellerinde yükselir. Bölgemizde bu açıdan devrimci hareketin, öznel sorunları çözmüş olduğunu söylemiyoruz. Biz sahte umutlar üzerinden konuşmuyoruz. Nesnellik, tüm bölgede devrime gebedir. Ama bu devrimi zafere ulaştıracak, bir özneye ya da her toprak parçasında öznelere ihtiyaç olduğu kesindir.

Bölgemizde, devrimci hareketin örgütlülüğü, işçi ve emekçilerin bilinci ve örgütlülüğü, oldukça farklılıklar göstermektedir. Bir yerde son derece ileri bir devrimci örgütlenme var iken, başka bir yerde son derece zayıf örgütlenmeler vardır. Ama geçtiğimiz 10 yıl, her bölgede ortaya çıkan kitlesel eylemlerin, diğerlerini son derece hızla etkilediğini göstermiştir.

Emperyalizmin halklar arasına soktuğu ırkçılık, aşağılama, katliam politikaları, birçok engel yaratmakta, bölgemizdeki devrimci güçleri birbirine güvensiz kılmaktadır. Ama pratik mücadele, büyük öğretmendir. Pratik mücadele, gelişen direniş, birçok yerde farklı işlese de ortak değerler yaratmaktadır.

Bu direniş, bu devrim yolu, elbette aynı zamanda tarihsel bir hesaplaşmadır da. Her devrimci hareket, kendi tarihsel hesaplaşmasını da yapmak zorunda kalacaktır. Bunu başarmak, elbette yeni bir devrimci sayfa açmanın da anahtarını sağlamaktadır. Çok uzun yıllar boyunca, emperyalist efendiler, halklar arasında sorun yaratmakta, var olan sorunları uzlaşmaz sorunlar hâline çevirmekte son derece mahir olmuşlardır. Bunlarla hesaplaşma, gerçek anlamı ile, bir devrimsiz mümkün değildir. Yani, bu tarihsel hesaplaşma ile devrimin gelişimi, birbirinin içine girmiş süreçlerdir.

Mücadele edenler, direnenler, devrim için yola çıkanlar, ancak onlar, bu hesaplaşma gereğini duyarlar. Halkları bölmüş olan kapitalist pazarın sınırları, ancak bu tarihsel düşmanlıklarla ayakta tutulmaktadır.

Ve ancak işçi sınıfının devrimci davası, tüm bu sorunları çözebilecek gücü ortaya çıkaracaktır. Özgürlük, kardeşlik temelinde, ortakçı bir toplumu kendi ellerimizle kurma iradesi, savaşsız sömürüsüz bir dünya kurma iradesi, ancak böylece kalıcı bir barış sağlayabilir. Bu elbette ulus devlet sınırlarını aşan bir mücadeledir ve doğrusu bunun nesnel zemini, bölgemizde güçlüdür. o

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here