Nüfus hareketleri ve halklara karşı savaş

ŞIRNAK’IN CİZRE VE SİLOPİ İLE MARDİN’İN NUSAYBİN İLÇELERİNDE SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI İLAN EDİLECEĞİNİN DUYURULMASI ÜZERİNE İMKANI OLAN VATANDAŞLAR İLÇELERİ AKIN AKIN TERK ETMEYE BAŞLADI. İMKANLARI OLMAYAN VATANDAŞLAR İSE GIDA STOKLAMAK İÇİN MARKETLERE AKIN ETTİ. (ABDULLATİF ALTUNKAYNAK - ABİDİN YEL - AYAZ MÜLDÜR/ŞIRNAK-İHA)

Osmanlı coğrafyası, 1800’lerden başlayarak, pek çok nüfus hareketliliğine sahne olmuştur. İmparatorluk çökmeye başlayınca, dışardan yer fethetmek ve ganimet elde etmek için yürütülen gaza savaşının da sınırlarına gelindi. Savaşları kazanmak için sadece başkentten yola çıkmanın yol açacağı zaman kaybı düşünülürse, bu işin bir sonunun olduğu zaten sır olamazdı. Kaldı ki, Osmanlı, en başından olduğu gibi, gönüllü gaza savaşçılarından oluşan uç beylikleri ile artık iş yürütmüyordu. Adı gaza savaşı kalsa bile, ganimet, ordunun önemli bir motivasyonu idi. Derken işin sonuna gelindikçe, mesela Viyana’yı kuşatıp da, aylar sonra evine boş dönmek, bu ganimet savaşçıları için pek de uygun olmuyordu. Böylece dışarıya dönük ganimet savaşı, içeride yağmaya dönüşmeye başlamıştı. Bunun için bir kılıf bulmak da zor değil, ne de olsa Balkanların Müslüman olmayan halklarını yağmalıyorlardı ya da mutlaka yağmaladıkları beyliklerden biri bir gün Osmanlı’ya kafa tutmuş olmalıydı. Bahane de hazır demek ki.
İşin tümü ile doğasına uygundur.
Aslında halkların bir yerden bir yere sürülmesi böyle başlamadı. Ama elbette bunun sonunda başladı. Osmanlı, büyüyemeyince, yenilgiler peşi sıra geldi ve sonunda içeride gelişmeye başlayan yağma, halkları da Osmanlı’ya karşı isyana teşvik eden unsurlara eklendi.
Ganimet olmadan savaş, sadece içeride yağmaya dönüşmek demek değil, aynı zamanda ordunun beslenmesi için daha büyük vergiler de demektir. Bunun da ahali için pek hoş sonuçları olmayacağı da açıktır. Böylece sadece askerin geri dönerken yaptığı yağma değil, bizzat Osmanlı merkezî devletinin de vergiler için artan baskısının sonucu, halklar açısından bir başka yağma demek idi.
Yenilgiler gelmeye başlayınca, Osmanlı, tersi yönde, içte devleti kurtarmak için, nüfus hareketlerine planlı olarak başvurmaya başladı.
Rum, Ermeni, Süryani ve diğer halkların kıyımında bu nüfus hareketlerinin planlı uygulanmasını ve aynı zamanda “devlet beslemesi çeteleri” birlikte görebilirsiniz. Devlet denetiminde çeteler, bugün, NATO örgütlenmesi içindeki Ergenekon, kontr-gerilla ya da gladio olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik tüm bunlar sadece ülkemize ait gerçekler de değildir. Ama TC devletinin, üzerine oturduğu miras, halkların katledilmesi ve inkârı olduğundan, bu nüfus hareketleri ve çeteler eli ile katliamları yakın tarihimizden iyi bilmekteyiz. Elbette, bizzat bunu uygulayan devletin de bu konuda küçümsenemez bir birikimi olduğu akılda tutulmalıdır.
Elbette, konumuz Suriye’den göç etmek, kaçmak zorunda kalan insanların, devlet tarafından planlı bir nüfus hareketliliğinin ve katliam politikasının temeli olarak kullanılması konusunda gösterilen çabalar, ortaya konan devlet iradesidir.
Maraş iyi bir örnektir. TC devleti, ne hikmetse, Maraş’ta, daha Maraş katliamının acıları canlı iken, Alevi nüfusunun yoğunluğunu kırmak üzere, Suriyeli Sünni bir kesimi yerleştirmek için kamplar kurma kararı verdi. Aslında, Maraş katliamının anmasına bile hâlâ izin vermeyen, TOMA’larla, katliamın anmasını kınamak isteyen halka savaş açan bir devlet, şimdi yeni bir plan peşinde ise, bunda şaşacak bir şey yoktur. Ama planlı olduğu da açıktır.
Antep, Hatay, önemli hedeflerdendir. Bu da açık ve planlıdır.
Şimdi, planının yeni evresine geçmeden, Kürt halkına karşı yürütülen katliam politikalarını hatırlayalım. Son bir yıldır, özellikle planlı bir katliam politikası devreye sokulmuştur. Bu katliamın örnekleri, Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de vb. yaşandı ve hâlâ yaşanmaya devam ediliyor. Yüzlerce çocuk, yüzlerce kadın ve yaşlı öldürüldü, binalara bombalar atıldı, tanklar toplar devreye sokuldu, keskin nişancılarla adam avlar gibi çocuklar öldürüldü, cesetler sokaklarda sürüklendi.
Ve şimdi, bir yandan, Sur örneğinde olduğu gibi, Kürt halkına, “buyurun size İstanbul’dan ev verelim, Mardin veya Urfa’dan ev verelim, tapularınızı teslim edin” deniyor. Böylece açık olarak bombalarla tehditlerle halkın göçü için yaptıklarına ilave olarak, ev vaadi de devreye sokuldu. İstekleri açıktır, Kürt halkını bölgeden sürmek istiyorlar. Eski Başbakan’ın verdiği bilgilere bakarsak, 12 şehirden- ilçeden, halkın sürülmesini sağlamak istiyorlar.
Öte yandan ise, Suriyeli göçmenlere, bu göçmenlerin “nitelikli” olanlarına vatandaşlık hakkı verilmesi uygulaması devreye sokulmak isteniyor.
“Nitelikli” denildi mi, hemen herkes, vahşi kapitalizmin ucuz işgücü talebini hatırlıyor. Öyle ya, bir mühendisi, bir doktoru vb. asgarî ücretle çalıştırma olanağın ortaya çıkıyor. Avrupa, bunu yıllardır yapıyor. Ve şimdi de Türkiye tekellerinin bu ihtiyacına çare arandığı düşünülüyor.
Hatta, deniliyor ki, Erdoğan, 3 milyona yakın bir yeni oy deposu peşindedir. Holdingler için ise bu, ucuz işgücüdür.
Bunların hepsi doğrudur. Kesinlikle doğrudur ama eksiktir.
Erdoğan, ilave 3 milyon yeni oy deposu ile, başkanlığa giden yolu mu garanti altına alacak? Elbette yardımı olur. Ama zaten Erdoğan, fiili olarak başkanlık sistemini kurmuş ve öyle davranmaktadır. Artık, bakanların isimlerini hatırlayan var mı? Eğer bakanlar yeni ise, ismini hatırlayan da yoktur. Çünkü bir önemleri yoktur. Binali önemlidir, Enerji Bakanı Damat önemlidir, Efkan Âlâ önemlidir, Adalet Bakanı önemlidir. Diğerlerini kimse hesaba katmıyor, Erdoğan da dahil.
Parlamento desek, onun da bir önemi yoktur. Sadece bazı matematik hesapları için önemlidir ve bu konuda Bahçeli gibi açık yedekleri, Baykal vb. var iken, bunun da çok önemli olmadığı açıktır.
AK Parti diye bir partinin var olmadığını söylersek ileri gitmiş olmayız. MHP’den daha iyi durumda değildir. CHP ise can çekişmektedir. Kılıçdaroğlu’nun görevi, Alevi kitleleri sisteme karşı isyan etmekten alıkoymaktır. CHP, Alevi kitleleri, devlete yapıştırmak için görev yapan bir partidir ve bu görevi nedeni ile, bir miktar varlığı vardır.
Erdoğan, yargıyı, orduyu, polisi “istediği gibi” yönlendirebilmektedir.
Elbette, bu vurgu, kimin kimi kontrol edip yönettiği konusu, ayrı bir konudur. Konu, Kürt halkının direnişi, konu işçi ve emekçiler, konu devrimciler olduğu zaman ordu, Erdoğan’ın emrine girmekten çekinmemektedir. Ama gerçekte ipler Erdoğan’ın elinde midir? Tamamen ordunun kontrolüne girmiş bir Erdoğan var desek yanlış olmaz. Elbette Erdoğan’ın ve elbette ordunun kendince hesapları var. Birlikte dereyi geçiyorlar ve birbirine dayı diyorlar.
Peki bu durumda Erdoğan’ın 3 milyon oya ihtiyacı ne kadar ciddidir? Elbette ister, ama çok mu önemlidir? Acaba işin içinde başka bir şey var mıdır?
Suriye vatandaşları nerelere yerleştirilecektir?
Bu yeni vatandaşlar, Kürt halkına karşı planlanmış bir katliamın parçası olarak Saray gladiosunun içinde mi ele alınacaktır? Acaba “nitelikli” sadece eğitilmiş işgücü anlamına mı geliyor, yoksa, çaresiz kalmış ve devlet tarafından özel olarak kullanılacak bir insan niteliğinden mi söz ediyoruz?
Maraş örneği bir “nitelik” demek değil midir? Alevilerin yaşadığı bölgeye, Sünni ağırlıklı olma niteliği önde bir grubun yerleştirilmesi, “nitelik” vurgusunun başka anlamları olduğunu da düşündürmelidir.
Acaba, sırada Mardin, sırada Hatay, sırada Urfa, sırada Diyarbakır var mıdır? Buralara da “nitelikli” yeni vatandaşların yerleştirilmesi mümkün müdür?
Suriye savaşı boyunca, dışarıdan gelen çetelerin ülkemiz üzerinden planlı bir biçimde Suriye’ye soklulmaları, bunun devlet eli ile organize edilmesi, defalarca giriş ve çıkış işlemlerinin kontrollü olarak yapılması, gerektiğinde bu unsurların Suruç ve Ankara bombalamalarında olduğu gibi, devlet eli ile kullanılması, gerektiğinde bu unsurların Avrupa’ya ihraç edilmesi, Türkiye’nin nitelikli unsur ile neyi kestetmekte olduğunun kanıtlarıdır.
Suriyeli insanlar, bugün, 600 TL maaşla, devletçe bilinen ve organize edilen insan tacirleri tarafından, fabrikalara satılmaktadır. Bu insanların ilk maaşlarının 300 TL’si, doğrudan simsara verilmekte, kalan para işçilere verilmektedir. Bu insanlar, mesai saati, sosyal haklar gibi uygulamalara tabi değildir. Ülkenin küçük fabrikalarından söz etmiyoruz, büyük çaplı, dev fabrikalarından söz ediyoruz. Soma’da ölen sayısının daha fazla olduğu tartışmalarının nedeni de budur, Suriyeli çalışanlara sahip çıkan bir aile vb. olmadığı için, ölü sayılarının gizlenmesi de çok olanaklı olmaktadır.
Holdingler, bu uygulamadan memnundur. Vatandaş olmaları durumunda, bu aylık 600 TL’nin yerine, asgarî ücret vermek zorunda kalacaklardır, sigortası vb. de cabası.
Elbette, Suriyeli göçmenler, hem ucuz işgücü olacaktır, hem Erdoğan için belli bir süre oy deposu olacaktır. Ama ondan daha da önemlisi, bu insanların, ülke içinde planlanan nüfus hareketleri ve katliamlar için kullanılacak olmalarıdır.
Halkları birbirine karşı savaştırmak, egemenlerin, tüm yeryüzünde uyguladıkları bir eski politikadır. Türkiye Cumhuriyeti de bu politikayı uygulamış bir gelenekten gelmektedir.
TC devleti, Kobani devriminin yol açtığı gelişmeler, Kürt halkının gelişen özyönetim talebi ve Gezi Direnişi’nin ülkede yarattığı isyan ve özgürleşme havası karşısında, Kürt illerini insansızlaştırmak da dahil, her türlü çılgınlığın peşindedir. Bu sadece Erdoğan’ın politikası değildir. Bu bir bütün olarak devletin politikasıdır.
Erdoğan, bu politika için en uygun adam olarak, tüm egemenlerden destek almaktadır. Kuşku yok ki, bunun bir sınırı vardır.
İşte bu süreç içinde, halklara ve devrime karşı, işçi ve emekçilere karşı birlikte hareket eden egemenlerin, kendi aralarında da bir “mutlak iktidar” savaşı sürmektedir. Ordunun kendince hesapları vardır, Erdoğan’ın kendince hesapları vardır, tekellerin kendince hesapları vardır, yeni İslamcı elitlerin kendince hesapları vardır. Ve bu hesapların tümü, ABD başta olmak üzere, tüm emperyalist güçlerin politikaları ile paraleldir. Bu güçlerin hiç ama hiçbiri, ABD ve Batı’nın denetimi dışında hareket etmez, etmemektedir. Onları şekillendiren de bu değildir. Her biri, Ergenekon’undan ordusuna, polisinden Erdoğan’ına, yeşil sermayesinden TÜSİAD’ına, İslamcı yeni elitlerinden şeriat yanlılarına, yargısından siyasi partilerine kadar hepsi, bu içeride süren iktidar savaşının belirleyicisi olarak ABD’ye biat etmekte yarışmaktadırlar.
Kan ve katliam üzerine kurulu bu egemenlik, gerçekte, derinden derine çürümektedir, çatlamıştır ve dökülmektedir.
Bu nedenle, tüm bu çılgın nüfus politikaları, katliamlar ve daha büyük katliam planları, güçsüzlük üzerine oturmaktadır. Bu saldırganlık, direnişle yenilecektir. Ve bu direniş, tüm bu azgın saldırılara, tüm devlet gücünün devreye sokulmuş olmasına, medyanın karanlığına rağmen, santim santim de olsa büyümektedir. q