İşçi sınıfının kurtuluş mücadelesi ve “uzak ve yakın hedefler”

Bugünlerde ülkemizde, bizim, Saray Rejimi diye tanımladığımız rejimin gidişi üzerine tartışmalar yapılıyor. Erdoğan’ın gidişi, sanki her şeyin kendiliğinden düzelmiş olacağı anlamına getiriliyor.

CHP ve İYİ Parti’nin başını çektiği burjuva “muhalefet”, sistemi “tek adam yönetimi” olarak adlandırıyor. Bu “tek adam yönetimi” Erdoğan yönetimi anlamına geliyor. Erdoğan yönetiminin, “tek adam her şeyi yapabilir mi” sorusunun yanıtına uygun olarak “başarısız” olduğunu (Öyle ya tek adam her şeyi nasıl yapabilir? Diyorlar ki, imza atmaya bile yetişemez, o kadar çok imza atacak evrak varmış ki. İşte tüm sorunların kaynağı bu “tek adam” yönetimidir. Böyle diyorlar) ve gitmesi gerektiğini söylüyorlar.

Hem zaten, “oy oranları” da düşmektedir. Oy oranları da düşüyorsa, “akıl ve mantık” gitmesi gerektiğini söylüyor. Seçime kadar ya sabır öneriyorlar.

Bu durumda, “Erdoğan gitsin, her şey çözülür” propagandası yapılmaktadır. Böylece, tüm suç bir kişinin üzerine yıkılarak, “devlet” aklanmak istenmektedir.

Bu durum, CHP ile sınırlı olsa, İYİ Parti ile sınırlı kalsa, doğrusu bugüne kadar söylediklerimize bir şey ekleme gereği de duymazdık. Ama öyle olmuyor.

Devleti kurtarmak isteyenler, işçi ve emekçileri, kitleleri yeniden devlete bağlamak, yeniden sisteme bağlamak, onların isyanını önlemek, dahası işçi sınıfının enerjisini emmek için, hedef saptırması yapıyorlar: “Erdoğan gitsin, gerisi tamam.”

Ve sol çevreler, liberal solcular, birçok sendikacı, okur yazar takımı (OYT), hep birlikte, bu politikaya su taşıyorlar. Neredeyse CHP’yi kurtarıcı ilan edecekler.

Ve tam da bu nedenle, bir kere daha tarih bizim önümüze, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin “uzak ve yakın” hedefleri tartışmasını koyuyor.

Sol çevreler, “Erdoğan’ın gidişi her şeyin önündedir, birincil önceliktir” diyerek, CHP’nin kuyruğuna takılmaya başlamıştır bile. Elbette onlar bunu yapmakta özgürdürler; isterlerse devletin “iyi kanadına” sığınabilir, kötü kanadını iyisine şikâyet edebilir, isterlerse “demokrasicilik” oyununda rol alabilirler. Hatta isterlerse devletin kutsal kollarında kendilerine uygun bir yer de arayabilirler. Bunun için, isteyen ABD ile temasa da geçebilir, Mustafa Balbay tarzı. Bunlara bir itirazımız yok. Ama bunu, işçi sınıfı için tek çıkış olarak sunamazlar ve işçileri, bu bataklığa, devlete giden yola davet edemezler.

İşte tam da bugünlerde tartışma konusu budur.

1

“Tek adam yönetimi” yanlıştır.

Sadece yanlış değil, bizzat devlet adına, devleti temize çıkarmak için yapılan bir yanlış yönlendirmedir. OYT ve CHP’nin, devletin kendisinden onay almış “buluşu”dur. Tek adam yönetimi diye bir şey yoktur. Yeri geldiğinde “basket maçları” ile tutundurma çalışmaları yapılan, tefler eşliğinde Kemal Sunal filmlerindeki gibi alkışlanarak “takdim” edilen, her cümlesini ertesi gün düzelten bir kişi midir bu ülkeyi yöneten? Sahi, bu “tek adam yönetimi” midir? Sahi, tekeller, uluslararası sermaye, ABD, AB bu işin içinde yok mu? Öyle ise Erdoğan, kendi kendisinin mi projesidir?

Sol ve OYT, buna biraz daha “ciddiyet” katmak için olacak “tek adam diktatörlüğü” diyorlar. Hatta bunu bize Marksist ve bilimsel bir analiz olarak sunuyorlar. Yani, Hitler bir tek adam idi ve diktatördü. Krupp’un, tekellerin bu işle hiçbir ilgisi yoktu öyle mi? Yani Franco, öyle tek adam diktatör türünden idi öyle mi? Pinochet, Saddam, Mussolini, birer “kötü” adamdı ve bu kötü ruhlu adamlar, iktidarı almışlardı öyle mi? Yüzlerce yıllık bu masal, sizce artık para ediyor olabilir mi?

Ortada ne sınıf var, ne devlet. Ortada sadece bir “tek adam” var ve bunun kötü yönetimi, bunun diktatörlüğü var. Hepsi budur? Mesela Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşılar vb. ülkenin tekelci sermayesi, uluslararası tekeller, bu “kötü yöneten tek adam”la başa çıkamıyorlar, öyle mi? Ve bu çocukça masalları anlatıp, “tek adam”a karşı mücadele etmekten söz etmektesiniz öyle mi? Tüm bunları yaparken, işçi sınıfından, emekçilerden, halklardan yana olduğunuzu da ekleyeceksiniz öyle mi?

CHP’nin ve onun ardındaki burjuva kalemşörlerin “tek adam yönetimi”, tam anlamı ile, Saray Rejimi’nin çözülmekte olduğunun görüldüğü bir noktada, kitlelerin yükselen muhalefetinin, işçi sınıfının tepkisinin kontrol altına alınarak, devlete karşı yönelmesini önlemeyi amaçlıyor. Son derece akıllıcadır. Anlaşılırdır.

Saray Rejimi, çözülmektedir. Bu çözülüşü durdurmak için çareler aranmaktadır. Egemen sınıf, tekeller, burjuvazi, bu iş için çareler aramaktadır. İki yol organize etmektedirler. Bu iki yol, aslında “devleti kurtarmak” siyasetinin iki farklı yüzüdür, yazı-turanın bir metal paranın iki yüzü olması gibi. Bir yüzünde, egemenler, Saray Rejimi’ni güçlendirerek sürdürmek istiyorlar, diğer yüzünde ise, Saray Rejimi’ni bir geçiş süreci ile güçlendirilmiş parlamenter sisteme çevirmek istiyorlar. Bu iki politika, elbette birbirinden farklıdır. Ama her ikisi de, devleti kurtarma amacına dönüktür.

Saray Rejimi, sadece AK Parti ve MHP’den oluşmuyor. Tersine, zaten bu iki parti fiilî olarak da bitmiştir. Parlamentonun olmadığı bir yerde bu partilerin ne anlamı olabilir ki? Saray Rejimi, aynı zamanda, CHP ve İYİ Parti’den de oluşuyor. Tümü, hep birlikte bu sistemin parçalarıdır.

Soralım: Erdoğan’ın seçilmesi nasıl sağlanmıştır? CHP ve İYİ Parti, bugün herkesçe kabul edildiği gibi, hileli ve meşru olmayan seçim sonuçlarını neden tanımıştır? Madem, siz bu cumhurbaşkanlığı sistemine karşıydınız, neden buna uygun eylemler yapmadınız, direnmediniz, sokaklara taşmadınız? Sizi durduran, efendilerinizin “sus, yerinde dur” komutu mu olmuştur? Akşener, Kılıçdaroğlu, Muharrem İnce, seçim gecesi nasıl da direnmişlerdi öyle değil mi? Bu, ortaklıklarının kanıtıdır, sadece bu yeterlidir. Madem seçim hilelidir ve madem Erdoğan “tek kişi yönetimi”dir, o hâlde sonuçları neden tanıdınız? Hiç değilse sonuçları tanımazdınız, zaten anlamı kalmayan parlamentodan çıkardınız. Ama bağlı olduğunuz sistem, size “muhalefet”miş gibi yapma rolü vermiştir.

Her tezkereye, hepsi birlikte evet oyu vermiştir. Son tezkereye CHP’nin hayır demesi, tümü ile Kürtlerin de içinde olduğu, toplumsal muhalefeti kendisi üzerinden devlete bağlama isteğinin sonucudur. Buna da evet derse, artık sola ve Kürtlere kendini kabul ettirebilmesi, güven vermesi çok daha zor olacaktı. Solu ve Kürtleri, işçi sınıfını bu kadarcık bir hamle ile kandıracaklarını düşünmeleri, onların kendine güveninden değil, işçi sınıfı ve Kürtlerin içindeki uzlaşmacılara güvendiklerindendir. Şimdi onlar, uzlaşmacılar, hep birlikte CHP’li bir parlamenter çözüme razı olmak için, kendi çevrelerinde propaganda yapmaktadırlar.

Madem, bu iktidardan rahatsızsınız, neden, savaş ekonomisine, savaş hamlelerine destek verdiniz? Madem “tek adam yönetimi”dir, neden süsten başka bir şey olmayan o parlamentoda durmaktasınız?

Madem “tek adam yönetimi”dir, neden halkı ve kitleleri korkutmak için, devletin baskı ve şiddetinin yetmediği yerde “bunlar iç savaş çıkartır” diye korku üretmektesiniz? Kitleleri kimin adına korkutuyorsunuz? Kitleleri, işçi ve emekçileri evlerinde tutmak için harcadığınız çabanın, yüzde birini muhalefet etmek için harcamadınız. “Tek adam” mı iç savaş çıkartacak, Bilal ile mi?

Uzatmaya gerek var mı?

“Tek adam yönetimi” yanlış bir adlandırmadır ve bu adlandırmanın amacı, sistem sürdürülemez olduğunda, Erdoğan’ı gönderip, devleti kurtarmaktır.

2

“Tek adam diktatörlüğü” de yanlıştır. “Tek adam yönetimi”nden farklı olarak, “tek adam diktatörlüğü” sanki daha sert bir adlandırma gibidir. Ama sadece gibidir. CHP, “tek adam yönetimi” diyerek, aslında diktatörlük sözünden özenle uzak durmaktadır. Böylece “diktatörlük”, sola kalmaktadır. CHP de, TC devletinin hiçbir dönemine, “diktatörlük” dememektedir. Bu denli devletçi bir format, elbette Saray Rejimi’nin doğal ortağı olur. Oysa “tek adam diktatörlüğü” çok da farklı bir adlandırma değildir.

Bizim OYT, bazı sol çevreler, diktatörlük diyerek, sanki daha ileri bir şey söylemiş gibidir. Sanki, Erdoğan’ın ilk dönemi, Özallı yıllar, 12 Eylül vb. demokrasi imiş de, şimdi diktatörlük var. Zaten, diktatörlük ancak “tek adam” ile olabilir, değil mi?

Her devlet bir diktatörlüktür. Her devlet, kendi sınıfı için bir demokrasi, diğer sınıflar için bir diktatörlüktür.

Proletarya diktatörlüğü, işçi sınıfı ve emekçiler için, yani toplumun ezici çoğunluğu için bir demokrasidir. Ama sosyalist aşamada, komünizme geçene kadarki süreçte, burjuva sınıfı baskı altında tutmak amacındadır ve bu açıdan, burjuva sınıf ve onun bağlaşıkları için bir diktatörlüktür. Engels, proletarya diktatörlüğünün nasıl bir devlet olduğunu anlamak isteyenlere “Paris Komünü”ne bakın tavsiyesinde bulunmaktadır.

Her devlet bir diktatörlük ise, devletin egemen sınıfın bir baskı aygıtı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Burjuva devlet, burjuvazinin diktatörlüğüdür. Bu ABD’de de böyledir, Almanya’da da. İngiltere’de de böyledir, Belçika’da da. Franco, bir “tek kişi devleti” değildi. Hitler “tek kişi diktatörlüğü” değildir. Krupp vb. tekellerden bağımsız olarak Hitler açıklanamaz. Aklınıza mesela güzel Viyana sokakları geliyorsa Avusturya’daki devlet de bir diktatörlüktür, Kanada’daki devlet de, Avustralya’daki de.

Çağımızın burjuva devleti, aynı anlama gelmek üzere çağımızın (tekeller ve emperyalizm çağının “burjuva demokrasisi”) burjuva demokrasisi, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, faşizmin dişlilerini, örgütlenmesini içselleştirmiş olan Tekelci Polis Devleti’dir. Tekelci polis devleti, burjuva sınıfın çağdaş temsilcisi ve sistemin hegemon gücü olan tekellerin devletidir. Çağımızda tekelci sermayeden bağımsız bir burjuva devlet yoktur. Çağımızın olağan devleti tekelci polis devletidir. Ve bu faşizmi aratmayacak devlet, bugün, dünyanın tüm kapitalist ülkelerinde vardır. İngiltere’de, ABD’de, Almanya’da, Fransa’da dişlerini göstermeye başladığında, bunu herkes bilir, anlar. Ve elbette bu devlet, tekeller için demokrasidir.

Demek, “demokrasi” ve diktatörlük diyerek, bir şey anlatmış olmuyoruz. “Tek adam diktatörlüğü”, devlet denilen şeyi, bunun tarihi de dahil, hiç ama hiç anlamamaktan kaynaklıdır. Bir şeye “kötü” demek, aslında onun hakkında bilgi edinmeyi de önleyici bir tutumdur. “Tek adam” vurgusu ile, bunun “kötü” olduğu anlatılmak isteniyorsa, bu eksiktir, çünkü, öncesi de iyi değildir ve sonrası da eğer bir devrim gerçekleşmemiş ise iyi olmayacaktır. Devlet, burjuva devlet, hiçbir biçimde iyi ve kötü diye ele alınamaz.

Saray Rejimi, bizim ülkemiz koşullarında, devletin olağanüstü örgütlenmiş hâlidir. Saray Rejimi, burjuva devletin kendisidir. Onu tek kişi diktatörlüğü olarak sunmak, işçi sınıfının, emekçilerin sisteme karşı mücadelesini önlemek amacı güder, bilerek veya bilmeyerek.

Saray Rejimi’nin tüm uygulamaları, tekellerin çıkarınadır. Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşılar bunun içindedir. Sadece beşli çete değildir Saray Rejimi’nin hizmet ettiği. Erdoğan, uluslararası sermayenin ve onların uzantıları olan yerli sermayenin, “belkemiksiz” adayı olarak “selected” bir proje hâline boşuna getirilmedi.

Erdoğan, bu sistemin, “süpürmeyin kullanın” cinsinden, belkemiksiz, sisteme, ABD’ye gerekli olan tetikçi için bulunmuş bir özel projedir. Bu proje, ABD’ye gerekli olan tetikçi için işlevseldir. Ama bu tekellerin çıkarlarına ters değildir. Bunu doğrulamak için sadece tekellerin Erdoğan döneminde, vurgunlarına, kârlarını katlamalarına bakmak yeterlidir. Erdoğan, hizmet ettiği yerli ve yabancı sermayenin isteklerinden çıkmamıştır.

Saray Rejimi, “rant-yağma ve savaş ekonomisi”ne dayanmaktadır. Bu “tek adam diktatörlüğü” değil, bu tam anlamı ile, emperyalist paylaşım savaşımının içinde şekillenen burjuva devletin kendisidir. Daha çok da tüm egemenlerin ortak koalisyonu gibidir.

Saray Rejimi’ni, olağanüstü örgütlenmeyi dayatan etkenler, başlıca üç ana grupta toplanabilir. Bunlar, emperyalistler arası paylaşım savaşımı, Kürt devriminin kendisi ve Gezi ile başlayan Batı’daki direniştir.

Erdoğan’ın iki dönemi ayrımının temeli de buradadır. Baskı ve şiddetin tırmandırıldığı, devletin Gezi ile açık saldırganlığının ileri düzeylere çıktığı, Kürtlerle masaların devrildiği, 15 Temmuz ile yeni örgütlenmelerin şekillendiği, Suriye savaşı sonrasındaki süreç, bize bambaşka bir Erdoğan yönetimi sunmadı. Bunu, o dönemin destekçisi olan Murat Belge gibi saray soytarılığını arkadan, gizlice yapanlar söylemektedir. Saray soytarılığını açıktan yapmak onlara iğrenç gelecektir ve efendileri, henüz onlardan bunu “rica” etmemiştir. Bu dönem, tekellerin, egemenlerin Saray Rejimi dediğimiz olağanüstü örgütlenmesidir. Bu döneme “diktatörlük” demek, aslında öncesini “demokrasi” olarak adlandırmak anlamını taşıyacaktır. Öncesi tekelci polis devletinin “olağan” örgütlenmesidir ve sonrası, emperyalistlerin çıkarları ve yönetme zorlukları ile şekillenen olağanüstü devlet örgütlenmesidir.

Gerçekten “demokrasiye” özel bir tutku ile bağlı olan varsa, tereddüt etmeden, kapitalist düzenin, özel mülkiyet sisteminin, TC devletinin yıkılmasını savunmalı, onun için çarpışmalıdır. Erdoğan’ın gidişine “demokrasi” demek, devleti genel olarak aklamaktır. Bu ülkedeki katliamları aklamaktır. İşçi sınıfının ve emekçilerin enerjilerini emmektir.

Yok, sahi, hiçbir sınıftan yana olmayan bir demokrasi diye tutturan varsa, ona önerimiz, iç savaşın en gelişmiş olduğu, henüz iki sınıfın, iktidardaki burjuvazinin de, onu alaşağı etmek üzere barikatlara çıkan proletaryanın da henüz birbirini yenememiş olduğu ana bakmalıdırlar. Hoşlarına gitmeyecektir ama ne yapalım ki böyledir.

Dün, NATO içindeki başlıca emperyalist güçler, isterseniz bunları ABD ve AB diye gruplayalım (Daha net gruplama, ABD, İngiltere ve AB olabilir. Bu gruplama, Türkiye söz konusu olduğunda yapılabilir. Yoksa beş emperyalist güç arasında dünyanın yeniden paylaşımı savaşımında, bu denli net gruplaşma ortaya çıkmış değildir), birlikte hareket edebilmekteydi. Ama SSCB’nin çözülüşü sonrasında ortaya çıkan -su üstüne çıkan anlamında-, emperyalist paylaşım savaşımı, bu güçlerin “ortaklaşa sömürge” olan Türkiye’de farklı tutumlar almasını zorunlu kıldı. Bu süreç hâlâ sürmektedir. Ekonomik yapıda egemen olan AB, Türkiye’yi kendi sömürgesi ve kendi alanı olarak almak isterken, siyasal alanı (ordu, polis, yargı, bürokrasi vb.) elinde tutan ABD, Türkiye’yi bir tetikçi olarak organize etmek istedi. ABD, bu tetikçiye, tüm Ortadoğu için ihtiyaç duymaktaydı. Bu tetikçi konumu sürdürmek için, Saray Rejimi dediğimiz sistem organize edildi. Bu organizasyon yapılırken, CHP de dahil tüm siyasal burjuva aktörler, Saray Rejimi’nden yana tutum almıştır. Parlamentoyu, siyasal partileri bizzat fiilî olarak bitiren cumhurbaşkanlığı sistemi, böylece, ortak karar olarak hayata geçirilmiştir. Ve biliyoruz ki, bunun için yapılan oylama, hilelidir, yani halkın kabulüne dayanmamaktadır. “Tek adam diktatörlüğü” olarak solun sarıldığı isimlendirme, gerçekte böyle şekillenmiştir ve tüm egemenlerin ortak kararının sonucudur. “Tek adam” burada sahneye konulandır ve özelliği “belkemiksiz” olmasıdır (Bu belkemiksiz sözü, bize ait değildir, Richard Perle’e aittir).

Erdoğan, böylesi bir devlet çarkının başında egemenlerin bulduğu “süpürmeyip kullandığı” bir figürdür ve hepsinin ihtiyacına hizmet etmektedir. Yeri geldiğinde bir peygamber gibi, yeri geldiğinde bir yağmacı karakterde ortaya çıkması, tümü ile devletin ve sistemin ihtiyaçları ile paraleledir. Erdoğan bir sultan değildir, onun olsa olsa müsveddesidir. Belki, “seçilmiş adam” diye bu kadar masal dinlediği için, aynaya bakınca kendinde bir “sultan”lık gördüğü anlar olabilir. Bu anları çoğaltmak için, Saray düzeni işe yaramaktadır, hem haremi ile hem soytarıları ile hem “baş danışmanları” ile. Bir diktatör müsveddesi olarak Erdoğan’a yapılan bu yükleme, onun tek adam olduğu fikri, yarının asıl adamlarını da aklamaktan başka bir işe yaramaz. Yeri geldiğinde bir İslamcı, yeri geldiğinde bir Batılı, yeri geldiğinde tüm bölgedeki bir tetikçi, yeri geldiğinde Putin’in dostu, yeri geldiğinde kükreyen tarzı, aslında onun belkemiksiz “kolpacı” karakterinin yansımasıdır. Bir müsveddeye bu denli önem atfetmek, hem rejimin niteliğini gizler hem de devleti aklamak için olanaklar sunar.

Şu kükreme meselesi üzerine de durmalıyız. Zira kükreme anlarında, bizim OYT, sol, Erdoğan’da ve Bahçeli’de, bir “tek adam” tutumu görüyor olabilirler. Biraz konumuzun dağılmasını göze alarak, kükreme hâli üzerinde durmalıyız. “Devlet adamları” kükrediklerinde, hacimleri genişler derler. Biz, Erdoğan kükrediğinde, cismen bir hacim genişlemesi değil de, sanki bir sara nöbeti görüyoruz. Sara nöbeti, bilmeyenler için, bir “hacim genişlemesi” olarak ele alınabilir mi? Belki, bu konuda bir yanılgıya düşülebilir. En azından görüntüde bir hacim genişlemesi söz konusu olabilmektedir. Karanlıkları büyütmekle görevli Altun ve İletişim Dairesi, bu görüntüyü özellikle desteklemektedir. Oysa Bahçeli kükrediğinde, daha çok, bir “hacimsel daralma” ortaya çıkmaktadır. Belki bu “daralmış hacim”, Erdoğan’a ayar vermekte daha etkili bir hâl olabilmektedir.

Ülkemizde bir diktatörlük vardır, bu da burjuva diktatörlüktür, tekelci sermayenin, ulusal ve uluslararası egemenlerin diktatörlüğüdür.

ABD tetikçisi olmak, ABD’nin ihtiyaç duyduğu bir organizasyondur. ABD, bu ihtiyacı için, en uygun adayları bulmak durumundadır. Bu, tetikçinin, yeri geldiğinde peygamber müsveddesi, yeri geldiğinde Batıcı olması hâli, elbette onun yağma-rant ve savaş ekonomisinden yüzdeler almasının, kişisel servet biriktirmesinin de açıklamasıdır. Karşılıklı ihtiyaçlar buna izin vermektedir. Tetikçilik ciddi bir iştir ve bunun elbette yüzde ile ifade edilen bir hırsızlığa kapı aralaması, egemenler için kabul edilebilirdir. Kaldı ki, bu servetler, yeryüzündedir ve paranın egemeni olan tekellerin bu paraları geri alması her zaman mümkündür. Saddam’ın servetine bakmak yeterlidir.

3

İşte çözülmekte olan şey bu Saray Rejimi’dir, “tek adam” olarak Erdoğan değildir.

Egemenlerin sistemi ayakta tutmak ve kendi amaçları için tetikçi olarak kullanmak üzere organize ettikleri bu olağanüstü devlet örgütlenmesi çözülmektedir. Çare olarak bulunmuş ve organize edilmiş olan Saray Rejimi, artık çare olma özelliğini kaybetmektedir.

Bu durumda egemenler, ikili bir politika üretmektedirler.

İlkin, devleti kurtarmak istemektedirler. Çözülüşün, devletin yıkılmasını, gelişmelerin proletaryanın zaferine yol açmasını önlemek istemektedirler.

Devleti kurtarmak politikasıdır bu.

Devleti kurtarmak için, bir kesim, Saray Rejimi’nin güçlendirilmesinden yanadır. Bunu Erdoğan ile veya onsuz yapmaları çok da önemli değildir. Ancak, Erdoğan, hâlâ ABD ve uzantılarının projesi olarak iş görebilir durumdadır. Bu, epeyce yara almış bir durumdur elbette. Anketler, Erdoğan’ın desteğinin çok düştüğünü göstermektedir. Ama yine de, Erdoğan’la veya onsuz, Saray Rejimi’ni güçlendirme alternatifi ortadadır.

İkinci alternatifi savunanların da temel amacı, devleti kurtarmaktır. Onlar bunun yolunun, parlamenter sistem olduğunu düşünmektedir.

Parlamenter sistem denilince, akla ilk gelen, yükselmekte olan direniştir. Bu direniş, nihaî olarak işçi sınıfının iktidar adayı olması riskini taşımaktadır. Bugün, bu noktadan uzak olduğunu düşünen çoktur ve yanlış bir düşünce de değildir bu. Nesnel olarak işçi sınıfı iktidara yakın olsa da, öznel olarak iktidarı alma gücüne sahip değildir. Bugün, değildir.

Bu koşullarda OYT ve sol hareketin bir bölümü, parlamenter sistem ile Erdoğan’dan kurtulmayı, en başa koymaktadırlar.

Önce Erdoğan gitsin, sonrasına sonra bakarız formülüdür bu.

Erdoğan’ın düşmesi ne demektir?

CHP ve İYİ Parti, her fırsatta Erdoğan’ın düşmesinden söz ettiklerinde, o kadar geri bir noktadadırlar ki, “darbeci” olarak adlandırılmaktan korkmaktadırlar. İktidarı almak, burjuva sistem içinde, seçimle iktidarın değişimi, bir “anormal” olarak ele alınmaktadır. Saray Rejimi’nin bir parçası oldukları için, tutumları budur. Saray Rejimi’nin bir parçası oldukları için, kendilerini iktidar adayı olarak tarif ederken bile, bunun meşruluğundan emin değildirler.

Bu nedenle her seferinde “seçimle” iktidarı almak diye vurgu yapmaktadırlar. Özetle, bir ayaklanma yolu ile, direnen güçlerin iktidarı alması, işçi sınıfının iktidara yürümesini ihtimaline kapıları kapatmak istemektedirler.

Fiziksel olarak bize bir “üretilmiş gerçeklik” sunmaktadırlar: İktidarı kim alabilir? Soru budur. Seçimle olacağı ön kabul oldu mu, CHP ve İYİ Parti olmadan, Erdoğan’ın inmesi mümkün değildir demektedirler.

Bu “üretilmiş realite” sola kabul ettirilmek istenmektedir.

Bunu kabul eden sol, bu durumda, doğal olarak, CHP’nin başında olduğu projenin yedeği konumuna düşmektedir. Bu yolla, solu yedeğine alarak, işçi sınıfının kendi öz yolunda yürümesini önlemek istemektedirler.

Uzlaşmacı sol, liberal sol, devrimden uzak duran sol, parlamenter sisteme bağlanan sol, OYT, sendikalar, hepsi birlikte, işçi sınıfının enerjisini emmek, direnişi ehlîleştirmek, direnişi seçimler hedefine bağlamak istemektedirler.

Hepsi birlikte seçimlerden söz ediyor. Ama aynı anda, savaş planları gündemdedir. Onlara göre, Batı, özellikle ABD ve Avrupa, seçimlerin garantisidir. Onlar seçim isterler. Böyle düşünülmektedir ve herkesin de böyle düşünmesini istemektedirler. Böylece, sisteme karşı açık bir iktidar savaşını ötelemek için yollar aramaktadırlar.

Bu yol, işçi sınıfını, direnişi, yeniden sisteme bağlama sonucu verir.

4

Her mücadelenin uzun ve kısa vadeli hedefleri olur.

İşçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesinin de uzun ve kısa erimli hedefleri vardır, olmak zorundadır. Mücadelenin kendisi budur.

Peki, bugün işçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesinin uzun erimli hedefi iktidarı almak mıdır? Buna çoğunlukla sol, “evet” diyecektir. Aslında bu da gerçek anlamı ile bir evet değildir. Peki, kısa erimli hedef nedir? Yanıt: Erdoğan’dan kurtulmak. İşte solun, işçi sınıfını bataklığa çektiği yer burasıdır. Bataklık, sistemin kendisidir.

Bataklık, içinde yürümenin zorlaştığı, ilerlemenin olanaklarının tükendiği, büyük eforlar sarf edildiği hâlde bir arpa boyu yol alınabildiği, çoğunlukla da içinden çıkılınamadığı yerdir. Bu bataklığa, her kim ki gitmek istiyorsa özgürdür. Ama bizim, işçi sınıfının yakasına yapışan ellerini çekmeleri koşulu ile.

5

İşçi sınıfının kısa erimli hedefi, Erdoğan’dan kurtulmak değildir.

İşçi sınıfının ilk hedefi, tüm burjuva devleti yıkmak ve proletarya diktatörlüğünü kurmak üzere, çözülmekte olan Saray Rejimi’ni yıkmaktır.

Kısa erimli hedef, “yapılabilir olanların en mümkünü nedir” diye sorarak bulunamaz. Yapılabilir olanının en olanaklısını yapmak, kişisel bir tutum olabilir. Ama bir mücadelenin asıl hedefine ulaşmasını sağlamayan bir kısa vadeli hedef olamaz.

Kısa ve uzun vadeli hedefler, bir mücadelenin karakterine uygun olarak stratejik olarak planlanır. Yani bunlar, gelişen durumlara göre değişen şeyler değildir. Erdoğan gitsin, birkaç sene de Kılıçdaroğlu ve Akşener ile oyalanalım, oradan da onları göndeririz demek, asla ve asla işçi sınıfının amacına hizmet eden bir yol tarifi değildir.

Savaş, mücadele, güçler dengesine göre farklı taktiklerin devreye girdiği bir yoldur. Ama bu farklı taktikler, “yakın amaç” diye ilan edilemez. Taktikler, mücadelenin metotları ve işçi sınıfının örgütünün hamleleri açısından güçler dengesini gözetir. Biz bugün, bir ayaklanma ile Saray Rejimi’ni indiremeyiz diye bir ön kabul ile, yeni bir hedef icat edilemez. Edilirse, bu, işçi sınıfının enerjisini emmek amacını güder.

Direnen güçlerin boyunlarına yapışıp, onların enerjilerini emerek, işçi sınıfının mücadelesine ancak zarar verilebilir, başka bir şey olmaz.

İşçi sınıfının önünde, “demokratik laik cumhuriyet” gibi bir hedef yoktur, bir ara aşama yoktur. İşçi sınıfının iktidarı almasının önüne, zorluklara bakarak, “gerçekçi bir yol” çizmek adına parlamenter sisteme dönüş, nasıl isimlendirilirse isimlendirilsin, konulamaz.

Laiklik, laik cumhuriyeti korumak vb. ile ancak işçi sınıfının iktidar mücadelesinin önüne setler çekilmiş olur.

Biraz daha konuyu açmak gerekiyor.

TC devleti, tarihi boyunca, hiçbir zaman “laik” olmamıştır. Bunu işçi sınıfının önüne açık ve net olarak koymak, kitlelerin bununla yüzleşmesini açık olarak ortaya koymak gerekir. Alevi inancındaki insanlar, laik cumhuriyete sahip çıkmak hedefi ile, her zaman sistemin yedek gücü hâlinde tutulabilmiştir.

Bu durum, TC devletinin dini sürekli azgınca kullanması, milliyetçiliği ve Osmanlıcılığı sürekli farklı dozlarda kullanması, en başından beri vardır. Bu sadece AK Parti iktidarının, ardından Saray Rejimi’nin keşfi değildir. Saray bugün, bu faktörleri daha farklı dozlarda kullanmaktadır. Bu doğrudur. O kadar ki, azgınca kullanılan din, sonuçta ateist düşüncenin yaygınlık kazanmasına bile olanak sağlamıştır. CHP ve İYİ Parti öncülüğündeki restorasyon süreci, parlamenter demokrasi hedefi, solun da destek verdiği şekli ile, bu dinin yeniden diriltilmesi ve kullanılabilir hâle getirilmesine hizmet etmeyi hedeflemektedir. Bunu görmemek körlüktür.

Aleviler, her zaman, devletin bir kesiminin saldırılarına karşı, devletin öbür kesimine sığınmışlardır. Bunun ne kadar ilerleme sağladığı da açık ortadadır. Aleviler için eğer varsa bir bütüncül hareket etme olanağı, bunun yolu, işçi sınıfının, emekçilerin devrim ve sosyalizm mücadelesi olması gerekir. Elbette bu durumda işin içine sınıfsal ayrımlar da girecektir. Aleviliği kendi burjuva dünyalarının sonsuza kadar sürmesi için kullanan mülk sahibi Aleviler, elbette buna itiraz edeceklerdir.

Bu her türden kimlik sorunu için de geçerlidir. Kadın hareketinin özgürlük talepleri, hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde mülkiyet ilişkilerinin parçalanması, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasından geçmektedir. Mülkiyet ilişkileri var oldukça, kadın bir meta olarak kullanılacaktır. Erkek egemen ideoloji, gerçekte, bugün burjuva ideolojisidir. Binlerce yıllık erkek egemen düşünce, burjuvazinin elinde, burjuva ideolojisinin bir parçası olarak yeniden üretilmiştir.

OYT, liberal sol, devrimden uzak durmaya yeminli sol, insancıl sol, CHP vb. bugünlerde hep birlikte, iktidarın-devletin uygulamalarına karşı, şunu söylemektedirler: Liyakatsizlik egemendir. Baştan aşağıya yanlıştır.

Hangi liyakatten söz ediyorsunuz?

Saray Rejimi, tekellere, uluslararası sermayeye, yağma-rant ve savaş ekonomisine son derece layığı ile hizmet etmektedir. En başında Erdoğan’ın diplomasız ve saralı bir hâlde bulunduğu sistemin hangi memuru daha az liyakatsizdir? Rüşvet almakta, yağmalamakta, hırsızlıkta, rant üretmekte, rant süreçlerini merkezî olarak yönetmekte, savaş ekonomisinde daha liyakat sahibi kadrolar olmuş mudur?

Sizdeki liyakat ölçütleri nedir? Saray Rejimi’nin, rantçıların, yağmacıların, savaş yandaşlarının nasıl bir liyakati olabilir de, bunlar liyakatsizdir?

Bir yangın anında, aklına hemen TOKİ evleri gelen bir bürokrat, parababalarına tam anlamı ile hizmet ediyor demektir. Buradan ceplerine indirdikleri yüzde, onlar mı liyakat sorunudur?

MB faiz oranlarını düşürüyor ve döviz kurları yükseliyor. Bizim sol eğilimli iktisatçılarımız, herhâlde hiç sanata bulaşmamış olduklarından olacak, hep birlikte “ülkeye yabancı sermaye gelmez” diye haykırıyorlar. Hangi yabancı sermaye? Mesela eroin paralarının sahipleri mi gelmez? Mesela karapara aklayıcıları mı gelmez? Mesela Afganistan’dan Avrupa’ya organize edilmeye çalışılan yeni uyuşturucu yolunu organize edenler mi gelmez? Mesela kelepir fiyata şirket alacak olanlar mı gelmez?

CHP borazanı başlıyor, dövizi tutamıyorlar, bunlar liyakatsiz, diye. Ardından OYT ve liberal sol, “bunlar ülkeyi düşünmüyor” diyorlar. Hangi ülkeyi? Saray Rejimi’nin görevi ülkeyi düşünmek midir? CHP, İYİ Parti savaş tezkerelerine destek verirken, Türkiye’nin Libya’daki çıkarları diye söz başlarken, “ülke”yi mi düşünüyorlar? Bu kadar geri bir noktadan işe başlanabilir mi? Rant-yağma ve savaş ekonomisini bir dirhem anlamayanlar, “ülke” diye söz başlıyorlar. Oysa Erdoğan, Gezi günlerinde söylemişti: Benim görevim rant üretmektir. Görevi rant üretmek olanlar, ülkeyi mi düşünecekti? Hangi ülkeyi, Koçların, Sabancıların, beşli çetelerin ülkesini mi, yoksa işçi sınıfının, emekçilerin üzerinde kanlarının emildiği ülkeyi mi?

OYT, her fırsatta dile getiriyor: İktidar “akıl ve bilimden” uzaklaştı. Pardon, ne zaman akıl ve bilim ile yakın idiler de şimdi uzaklaştılar? Akıl ve bilim, egemenlerin egemenlikleri için gerekli olan akıl ve bilim mi, işçi sınıfını iktidara taşıyacak ve toplumu kurtaracak olan akıl ve bilim mi? Erdoğan’ın Batı’ya övgüler düzdüğü her konuşmasından sonra, “akıl ve bilim” geri mi geliyor sanıyorsunuz? Gözünüzü açın, belki görebilirsiniz, rant hesapları yapılırken, rüşvet sistemleri organize edilirken, uyuşturucu işleri kotarılırken, savaş ekonomisi planlanırken, akıl ve bilime son derece bağlıdırlar. Rant işinin matematiği, uyuşturucu yollarının yöneylem çözümlemeleri, zenginlere sermaye aktarılırken kurulan eşanlı denklem çözümleri, “akıl ve bilim” adına parmak ısırtacak cinstendir.

6

Soru şudur: İşçi sınıfı iktidarı alabilir mi? Bu tarihsel bir gerçeklik olmanın ötesinde, olanaklı mıdır?

Bizim yanıtımız evettir.

Evet, iktidar, işçi sınıfına, hiç olmadığı kadar, nesnel anlamda yakındır. Ülkemiz tarihi içinde, işçi sınıfı, iktidara, nesnel anlamda, hiç bu kadar yakın olmamıştır. NATO’ya bağlı bir ülkede, NATO organizasyonu, emperyalist paylaşım savaşımı nedeni ile, yani NATO içindeki güçlerin paylaşım savaşımının karşılıklı aktörleri olmaları nedeni ile, zayıflamıştır. Hem dünya çapında kapitalist sistem tıkanmış ve hem de ülkemizde devlet tüm baskı aygıtları ile çıplak hâle gelmiştir. Bu durum, nesnel anlamda iktidarın işçi sınıfını beklediğini göstermektedir. Bu nedenle diyoruz ki, tarih işçi sınıfını iktidara çağırmaktadır.

Bu, tarihin sesidir, bir de işçi sınıfının sesi gereklidir.

Ama öte yandan devrim, bir devrimci partinin öncülüğünde, işçi sınıfının örgütlülüğüne, yani öznel güce dayanarak zafere ulaşır. Bu açıdan, nesnellik ile öznel durum arasında büyük bir açıklık vardır. Bu anlamda diyebiliriz ki, işçi sınıfı, nesnel olarak iktidara yakın iken, öznel olarak uzaktır.

İşçi sınıfı, bir sınıf bilinci ile hareket etmemektedir.

İşçilerin kendi öz örgütleri olan sendikalar, devletin denetiminde, sendika mafyasının (artık buna sendika bürokrasisi demek mümkün değildir) kontrolündedir. Büyük gövdesi ile sendikalar, işçi sendikası olmaktan uzaktır. Bu durum, işçi sınıfının enerjisini bir sülük gibi emmektedir. 12 Eylül sonrasında organize edilen sendika mafyası (yeni sendikal düzen), işçi sınıfının ensesine devlet, burjuvazi tarafından yapıştırılmış, enerji emen bir sülüktür. Sülüğün bu türü, en çok enerji emerek yaşamaktadır. Ve bu sülüğün koparılıp atılması, acıtıcı, sancılı olacaktır. Eğer, büyük sol stratejistlere ille de bir yakın hedef lazım ise, bu yakın hedef, sendika mafyasının tasfiyesi olabilir.

Devrimci örgütlenme vardır. Bu tartışma konusu değildir. Ancak bu devrimci örgütlenmenin, işçi sınıfı ile bağları kökleşmiş, sökülemez hâlde, henüz, değildir.

İşçi sınıfı içinde yüzünü devrime, sistem dışı arayışlara çeviren işçiler, hâlâ yönsüzdür. Su, yatağını bulmuş, çatlağını bulmuş değildir, ama akmaktadır.

Gezi’den bu yana süreklilik kazanan direnişler, son derece önemlidir. Bu direnişler, çözümün kaynağını göstermektedir. Bu direnişlerin Gezi tarzı toplumsal patlamalara sıçraması beklenerek olduğun yerde durulamaz. Büyük direnişler, büyük olaylar, büyük adımlar bekleyenler, beklemek yerine, bir gerçek küçük adım atabilirlerse, iyileşme yoluna gireceklerdir. Bu adımı atanların “görme biçimleri” farklılaşacaktır. İster kadın, ister gençlik, ister işçi direnişleri olsun, hepsi için bu geçerlidir. Bu kendiliğinden kitle hareketlerinin bugününe takılıp kalmak, devrimin gelişimini anlamamak olur (Bu konuda daha detaylı bir değerlendirme için, Sibel Özbudun’un, Kaldıraç’ın 244. sayısındaki yazısına bakmanızı öneririm. Orada, kendiliğinden kitle eylemleri hakkındaki tartışmalara ilişkin önemli notlar bulmak mümkündür. Bu konu, dünya çapında gelişen kitle eylemleri üzerine sürdürülen tartışmalara bakış açısı açısından da ayrı bir önem taşımaktadır).

Ülkemizde gelişen Anadolu devriminin yakın hedefi, iktidarı almaktır, bunu izleyecek hedefi ise enternasyonalist bir ruhla, bölge devrimi uğruna kendisini feda edebilecek kadar net tutum almaktır. Bölgeyi tutuşturduğu oranda devrim, kendi yolunu genişletmekle kalmayacak, gerçek bir enternasyonalist devrim karakterini alacaktır.

Şimdi tekrar işçi sınıfının iktidarı tarihsel anlamda değil, pratik anlamda alması meselesine dönelim: Bu olanaklı mıdır?

Elbette.

Devrim için savaşmaya niyetiniz varsa, bu mümkündür.

Tarih bize gösteriyor ki, bazan tarih son derece hızlı akar. Onlarca yıla sığacak gelişmeler, haftalara sığar. Bunu anlamak için Ekim Devrimi üzerine Temel Demirer’in yazdığı yazıya (Kaldıraç, sayı 244) ve bu yazıda Lenin’den aktardıklarına bakmanızı öneririm. Ekim Devrimi, bize katıksız bir biçimde tarihin hızlı akışının örneğini sunmaktadır. Doğrusu, Ekim Devrimi öncesinde, Bolşeviklerin iktidarı alma olanağını küçük bir ihtimal olarak görenler, çok da haksız sayılmazlardı. Onların atladığı şey, tarihin bu akışı meselesidir.

Eğer, sınıf mücadelesine diyalektik materyalizm ışığında bakmıyorsanız, bu değişimi kavramanız zor olacaktır. Sadece gördüklerini anlamlandıran, sadece görünene takılıp kalan bir bakış açısı, sınıf mücadelesini anlayamaz.

Bir örnek yerinde olur. Çok değil, 5-10 yıl öncesinde dünyaya sosyalizm bitti, işçi sınıfı artık yoktur, sınıf savaşımı bitmiştir, artık görev, kapitalist dünyayı daha yaşanabilir hâle getirmektir diyenler revaçta idi. Biz o zamanda söylüyorduk, sınıf savaşımı, kendini açık biçimde, görünür tarzda ortaya koymuyor olsa da sürmektedir. Bugün, herkes kapitalizmin tarihsel sonundan, kapitalizmin böyle devam etmesinin insanlığının sonunu getireceğinden, yükselmekte olan mücadele ve direnişlerden söz ediyor. Çünkü, bunlar artık su üstüne çıkmış, görünür hâl almıştır.

İşçi sınıfının yukarıda anlatılan sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin eksikliği, dünden gelen bugüne varan bir gerçekliktir ama onun içinde mayalanmakta olanı anlamak için, tarihsel materyalizmi kavramak gerekir. Dünyanın her ülkesinde, hareketin her alanında işleyen diyalektik materyalizmin, bizim ülkemizde işlemediğine inanmak, abes olacaktır.

“Erdoğan gitsin” gerisine sonra bakarız düşüncesi, sadece görünen ile yetinmektir. Bu anlamda, kitlelerin umutları ile oynamak, enerjilerini emmek anlamına gelmektedir. Bir anlamda Erdoğan çoktan “gitmiştir.” Kendisinin vedalaşmaları, “helâlleşmek” şeklinde gerçekleşmektedir. Yeni de değildir. Ama Saray Rejimi orada olduğu sürece, devlet çarkı orada olduğu sürece, tetikçilik görevi açık ve net olduğu sürece, gitmesi gerekenin burjuva devlet çarkı olduğunu anlamak gerekir. İşçi sınıfı, yıpranmış müsveddeleri uğurlamak için savaşmıyor. Helâlleşmek için yolculuk hazırlığı yapan Kılıçdaroğlu’nu kurtarıcı olarak göstermek, işçi sınıfının davasına, Gezi’den bu yana süren mücadeleye tam anlamı ile köstek olmak demektir. Kılıçdaroğlu’na verilen akıl, devlet adına, kitlelerle “helâlleşme” numarası ile, kitlelerin devletten kopuş sürecini engellemektir. Onun bu görevi yapmaya yeltenmesi şaşılacak iş değil, şaşılacak iş OYT’nin, işçi ve emekçileri bu yolla sisteme bağlamak için kolları sıvaması da değildir. Bunun bir aşama, yakın hedef olarak ilan edilmesidir.

Saray Rejimi, parlamentoyu bitirmiştir. Parlamento işlevsizdir. Siyasal partiler, HDP ve sol partiler hariç, işlevsizdir. Seçim ve sandık, bizzat sistem, bizzat egemenler, bizzat devlet tarafından gömülmüştür.

Şimdi, yeniden Saray Rejimi’nin eski payandaları olan burjuva muhalefet partilerinin seçim ve sandığı diriltme çabaları, Saray Rejimi’nin yaşadığı tıkanıklığın sonucudur.

Ülkede açık bir iç savaş vardır. Bu iç savaşın devlet güçleri açık ve nettir. İşçi sınıfının bu iç savaşta örgütsüz olması, iç savaşın varlığını unutturmamalıdır. Bugün, burjuva sistem, burjuva egemenlik, tam anlamı ile bir iç savaş hukuku uygulamaktadır. Bu durum, Erdoğan’ın keyfîliğinin sonucu değildir. Bu durum, Saray Rejimi’nin karakterinin sonucudur. İşçi sınıfına yasalara uymayı hatırlatmak, bu iç savaşta düşman cephesinde yer almaktır, bilerek veya bilmeyerek. Egemenler kendi yasalarını tanımaz hâlde iken, işçi sınıfına bu yasaları tanımasını önermek, başka ne olabilir? İşçi sınıfı, en küçük bir direnişinde dahi, yasaların ne demek olduğunu öğrenmektedir. İşçi ve emekçiler, kendi yasalarını sokaklarda, direnişlerde yazmayı öğrenmek zorundadırlar. Mevcut yasaların ne demek olduğunu, her direnişçi bilir. Kadınları alalım, yasaların anlamını çok iyi bilmektedirler. Her direnişte bu açıktır. Artık, öğrenmemiz gereken şey, direnişin geliştirdiği yasalardır. Bunun yeri de direnişin içidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here