Hasta la victoria siempre, comandante Fidel!

Fidel Castro, shortly after seizing power in Havana, January 1959

Son konuşmasında Küba’yı kurarken amacının “sömürgecilik ve onun ayrılmaz parçası olan emperyalizme karşı mücadeleye damgasını vuran muhteşem bir toplumsal devrimin bir başka örneğini yaratmak” olduğunu söyleyen Fidel, bu amacını daha da ileriye taşıyarak gerçekleştirmiş ve yeni insanı yaratmak yolunda bize paha biçilemez bir miras bırakmıştır. Kendisinin de ifade ettiği gibi hayatının son anına kadar bir Marksist-Leninist olarak yaşamıştır. Fidel’den öğrendiğimiz ve öğrenmeye devam edeceğimiz çok şey var! Ve bize verdiği ufukla “Zafere kadar daima!” demek için bir sebebimiz…

“Sesi titremeyen bir ses / Umudun sesi”

13 Ağustos 1926’da Küba’da şeker kamışı yetiştiricisi bir toprak sahibinin oğlu olarak dünyaya gelen Fidel, “Ben tabii ki bir devrimci olarak değil, dediğim gibi, asi olarak doğdum. Çok erken yaşlarda, okulda, evde adil olmayan şeyler gördüm ve yaşadım sanırım. Ben büyük bir varlığın içinde doğmuştum ve bunun nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Kırsal alanda kapitalizmin nasıl bir şey olduğuna dair asla silinemeyecek görüntüler var kafamda. Birán ve yakın çevresindeki o yoksul, aç, ayağı çıplak onca insanın görüntüsü gözümden asla silinemez” sözleriyle anlatıyor çocukluk yıllarını ve bu yılların kendi devrimci mücadelesi üzerindeki kalıcı etkisini.

Ve devam ediyor: “Bazı durumlarda da kurban ben oldum. Hak ve onur kavramlarının, birtakım değerlerin bilincine varmaya başladım. Kişiliğimi de böyle oluşturdum. Yaptığım işlerden, aşmak zorunda kaldığım zorluklardan, karşı karşıya kaldığım çatışmalardan, aldığım kararlardan, isyanlardan… Ben tek başıma tüm toplumu sorgulamaya başlamıştım. Bu normal bir şeydi; belli bir mantıkla düşünme, olayları çözümleme alışkanlığıydı. Kimsenin yardımı olmadı. Tüm bu deneyimler, çok erken yaşlarda başka bir insanı istismar etmenin, haksızlığa uğratmanın ya da onu aşağılamanın kabul edilemez bir şey olduğunu öğretti bana. Bilincim açılmaya başladı. İstismar karşısında asla baş eğmedim. Derin bir adalet, ahlak ve eşitlik bilinci edindim. Tüm bunlar ve hiç kuşku yok ki asi bir tabiat benim siyasi ve devrimci eğilimlerimi belirlemede çok etkili olmuş olmalı.”1

1945’te Havana Üniversitesi’nde hukuk eğitimine başlayan Fidel, o yılları “Marksist olmadan uzun yıllar önce, üniversitede öğrenciyken, ekonomik ve sosyal alandaki sorunlar ilgilendirirdi beni. O sıralarda politik ve özellikle kapitalist ekonomi üzerinde çalışıyordum. İlgimi çeken bu sorunları ilk defa düşünmeye başladım. İnsanların teknik olanakları ile mutlulukları için gerekli ihtiyaçları arasındaki bir çekişme nasıl olabilirdi? Aşırı üretim, işsizliği ve açlığı nasıl yaratabilirdi? İnsanların çıkarı ile makinelerin arasında bu çelişki neden meydana geliyordu? Makine insanı yoksulluktan sefaletten kurtaracak bir yardımcı olmalıydı. Böylelikle mal, mülk ve üretimin başka türlü organizasyonunu düşünmeye başladım (…) O sıralarda Komünist Manifesto’yu okumamıştım. Hukuk fakültesinin üçüncü yahut ikinci sınıfına devam ediyordum. Manifestoyu daha sonra okudum. Bende derin bir etki yarattı. İlk kez sorunun tarihi, sistematik açıklanmasını görüyordum. Mücadeleci anlatım biçimi beni tamamıyla etkilemişti (…) Sonraki yıllarda Marx, Engels ve Lenin’in çeşitli yazılarını okudum, bunlar teorik görüşler kazandırdılar bana. Ama teorik bilgiye sahip olmakla kendimi Marksist bir devrimci sanmak arasında büyük bir ayrım vardır. Şüphesiz isyancı bir tabiatım olduğundan bu sorunlar ussal merakımı uyandırmıştı. Bu anlayış beni gittikçe politik uğraşıya götürüyordu. Buna rağmen gerçek bir Marksist sayılamazdım hala”2  diyerek anlatıyor.

Bunun etkisiyle 1947’de Dominik Cumhuriyeti’nde Rafael Trujillo’nun sağcı askerî cuntasına karşı gelişen devrimci mücadeleye katıldı. 1948’de Kolombiya Bogotá’daki kent ayaklanmalarında yer aldı. Bogotazo’ya katılması ve bu halk ayaklanmasına şahit olması, onun devrimci mücadeleye bakışında çok belirleyici izler bıraktı.

25 Temmuz 1953’te Batista diktatörlüğünü yıkmak amacıyla yaklaşık 100 kişilik bir grupla, adaletsizlik varsa direniş en meşru haktır, diyerek, ileride devrimci hareketin “26 Temmuz Hareketi” adını almasına sebep olacak olan Moncada Kışlası saldırısını gerçekleştirdi. Bu saldırı sebebiyle yakalanıp tutuklanan Fidel, mahkemede “Dante, cehennemi dokuz kata ayırmış, canileri yediye, hırsızlan sekize, hainleri de dokuza koymuş. Batista’nın eğer bir ruhu varsa, ruhuna uygun bir kat bulmakta zebaniler zorlu bir çıkmazla karşılaşacaklar” dediği ve akıllardan çıkmayan “Tarih beni aklayacaktır” sözleriyle sonlandırdığı tarihî savunmasını yaptı. Bu savunmaya ilişkin Fidel yıllar sonra “Tarih beni aklayacak dediğimde, bu cümleyi, özünde en onurlu davayı ve en adil düşünceyi savunduğuma dair o güvenimle dile getiriyordum. Bu sözü ederken, esasında geleceğin o davayı ve düşünceyi bir biçimde kabul edeceğini de söylemiş oluyordum. Çünkü gelecekte o fikirler gerçeğe dönüşeceklerdi. Gelecekte insanlar olan biteni öğreneceklerdi. Bizim ve düşmanlarımızın yaptıklarını, bizim ne uğruna dövüştüğümüzü, düşmanlarımızın hedeflerini ve kimin haklı olduğunu göreceklerdi” diyerek insanlığın meşru davasının mevziler kazanacağını ve er ya da geç zaferle sonuçlanacağını vurgulamıştı.

Fidel, yaklaşık iki yıllık tutsaklığının ardından Batista’nın, yurtiçi ve yurtdışından gelen baskılar üzerine ilan etmek zorunda kaldığı afla dışarı çıktı. Sürgün edildiği ve “26 Temmuz Hareketi”ni kurdukları Meksika’da Che’yle tanıştı. Meksika’da devrimci Alberto Bayo tarafından askerî eğitim gören 82 kişi Granma yatına binerek Küba’ya doğru yola çıktı.

“956’nın kasımında

fidel de içlerinde

82 kişi granma gemisinden denize indi

956’nın kasımında küba kıyılarına sokulan granma

gemisinden denize inip yarı bellerine

kadar suya gömülü

ve silâhlarını başlarının üstüne tutarak

ve ansızın

ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıkıp

ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan

araştıran ışıldaklardan sakınarak

ve sarıldınız teslim olun seslerini

ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklara

ve şekerkamışı tarlalarına dalarak

ve palmiyelerle hindistancevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri

tırmananlar

sierra dağında buluştu

fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı

fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın kasımında

fidel de içlerinde 150 kişiydiler aralığında 56’nın

fidel de içlerinde 500 kişiydiler şubatında 57’nin

fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular

fidel de içlerinde

fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular

yıktılar batista’yı 959’un ocağında”3

Fidel, Moncada Kışla Saldırısı’ndan tam 7 yıl 7 ay 7 gün sonrasına denk gelen, 1959’un 1 Ocak gününü, iktidarın alınma sürecini ve bu süreçte Che ve Camillo’nun rolünü şöyle anlatıyor: “Havana’nın ilk kalesi Columbia’ydı. Camillo oraya gitti. Ordu merkez karargâhı oradaydı. Diğer büyük kaleye La Cabana’ya da Che gitti. Çok iyi bir zamanlamaydı. İki iyi komutan ve iki güçlü birlik. Camilo daha çok temaslarla ilgilendi; çünkü orada Amerikalı danışmanlar vardı, fazla sorun çıkarmadılar. Che ise hemen köylülere ders vermeye, okullar kurup insanları eğitmeye başladı. Bir komutan olarak ilk yapmak istediği, insanlara okuma yazma öğretip hepsini eğitmekti.”

Granma’da düşürüldükleri pusuda sağ kalan Fidel Castro, Che Guevara, Raúl Castro ve Camilo Cienfuegos’un da aralarında bulunduğu 12 kişi, Sierra Maestra’da büyüttükleri gerilla mücadelesiyle 1959’da Batista’yı devirerek, Sierra Dağları’ndan Havana’ya ve tüm dünyaya başka bir yaşam umudunu taşıdı.

Havana’ya girişinin hemen ardından 9 Ocak 1959 gününün şafağında yaptığı ilk büyük konuşmasıyla ve bu konuşma sırasında, kutlamalarda gökyüzüne salınan beyaz güvercinlerden birinin gelip omzuna konmasıyla, kendisini dinleyen onbinlerce Kübalının gözünde barışın simgesi hâline geldi Fidel. Konuşmasında:

“Bu gece burada konuşurken, 30 Kasım 1956’da Santiago’da başlayan mücadelemizin, en zorlu görevlerinden biriyle karşı karşıyayım. Halk beni dinliyor, devrimciler beni dinliyor, hatta kaderi başkalarının elinde olan askerler de beni dinliyor. Bu tarihimiz için çok belirleyici bir an. Tiranlık devrildi ama daha yapılması gereken çok şey var. Kendimizi geleceğin daha kolay olacağıyla kandırmayalım. Aksine belki de gelecekte her şey daha da zor olacak.

“Gerçeği anlatmak tüm devrimcilerin ilk görevidir; halkı kandırmak her zaman daha kötü sonuçlar getirir. İsyan ordusu, savaşı, gerçekleri anlatarak kazanmıştır (…) Düşmanla karşı karşıya değilken, savaş bittiğinde, devrimin tek düşmanı ancak biz isyan askerleri olabiliriz. İsyan askerlerine karşı diğer herkese göre daha katı, daha beklenti içinde olduğumuzu söylememizin sebebi budur, çünkü devrimin zaferi veya yenilgisi onlara bağlı olacaktır (…) Eğer bana nasıl askerlere liderlik etmeyi tercih ettiğim sorulsaydı, halka liderlik etmeyi tercih ederdim, çünkü halk yenilmezdir. Savaşı kazanan halktı çünkü bizim ordumuz, savaş gemimiz, tankımız, uçağımız, silahımız, profesyonel askerimiz veya askerî teşkilatımız yoktu. Savaşı, halk kazandı…

“…Bundan sonra kutlamalarımız sona erdi. Artık işe dönme zamanı. Yarın pek çok şeye ihtiyaç duyacağız; yemek almak için paraya, elektriğe ve pek çok başka şeye. Bu devrimci hükümetin karşı karşıya olduğu sorunun aynısıdır. Hepimizin ülke lehine daha çok çalışması gerekli. Buraya iki yıl sonra dönen bir kimse, cumhuriyetimizi tanıyamayacak. Her yerde sıradışı bir dayanışma ruhu görüyorum. Basının ve gazetecilerin yardım etmek istediğini görüyorum. Bu 11 yıl içerisinde, bütün Küba çok şey öğrendi…”4

“Duyulduğunda ilk atış sesi ve uyandığında

çalılıklar bakirelere yaraşan bir şaşkınlıkla,

orada, yanı başında, olgun savaşçılar olarak,

bulacaksın bizi.

Saçıldığında sesin dört rüzgara doğru

adalet, ekmek, özgürlük, tarım reformu,

orada yanı başında, aynı vurgularla,

bulacaksın bizi.

Ve yerini bulduğunda bunca emeğin sonunda

zalime karşı doğruluğun uğraşı,

orada, yanı başında,

bekçilik ederken mücadelenin sonuçlarına,

bulacaksın bizi.”5

Ya Sosyalizm Ya Ölüm!

1961’de, devrimden sonra ABD’ye kaçan ve ABD yönetiminin desteğiyle silâh ve mali kaynak sağlayan Kübalı karşı-devrimcilerin giriştiği Domuzlar Körfezi Çıkarması (Playa Giron) başarısızlıkla sonuçlandı. Fidel, çıkarmanın ardından yayımladığı Havana Bildirisi ile ilk kez Küba’nın sosyalist politikalar izleyeceğini dünyaya duyurdu. Fidel ve arkadaşları 1961 yılı sonlarında Küba’nın sosyalist bir cumhuriyet olduğunu ilan ettiler.

Küba Devrimi’nin ardından sosyalizm ‘tehdidinin’ yayılmasından korkan emperyalist güçler, halkına vaad ettiği bedava sağlık, eğitim fırsatları ve eşitlik düşleriyle sadece Küba değil, dünya halkları üzerinde müthiş bir etki yaratan Fidel’i öldürme girişimlerine başladı. Küba istihbaratının başında olan Escalante, Fidel’e karşı, detaylarıyla bilinen 638 suikast girişimi olduğunu söylüyor.6 Ve hepsi de başarısızlıkla sonuçlandı. Yıllarca Küba’ya uygulanan ekonomik ambargolar bir yana 638 suikast girişimine karşı da tıpkı bir karşılaşmalarında Fidel’in “At bakalım şuraya bir yumruk!” diyerek yanağını uzattığında Muhammed Ali’nin “Seni Amerika yıkamadı, ben nasıl yıkayım?” dediği gibi, Fidel emperyalistler karşısında asla yıkılmadı.

Sadece ABD’ye karşı değil, tüm emperyalist güçlere karşı “Emperyalizme teslim olmaktansa bu adayı batırırım” diyerek direnen Fidel, Küba’nın sosyalizmden kapitalizme geçmek zorunda kalacağını iddia edenlere karşı bir konuşmasında şöyle diyor:

“Sosyalizmden kapitalizme geçiş diye tutturanlar, ham hayal peşindeler. Küba devrimi sarsılmaz ilkelere dayanmaktadır ve dayanmaya da devam edecektir. Küba, ‘Ya sosyalizm, ya ölüm’ sloganıyla yönetilecektir. Bazıları akılları sıra ticaret yaparak bizi değiştireceklerini sanıyorlar. Hay hay, buyurup gelsinler. Gelenlerin başımızın üstünde yeri var. Biz böyle meydan okumalardan korkmayız. Bu devrim, kafa tutuyorlar diye korkmaz.”

Sovyetler’in yıkılmasının ardından sosyalizme saldırı amaçlı yapılan eleştirilere yönelik “Kapitalizm, onun piyasa ekonomisi, değerleri, kategorileri ve yöntemleri, sosyalizmin bugünkü zorluklarını çözemez ya da yapılmış hatalar varsa onları düzeltemez. Bu zorlukların birçoğu sadece yapılmış hataların sonucu değildir, aynı zamanda sömürgeleri talan ederek, işçi sınıfını sömürerek ve gelişmekte olan ülkelerden büyük çaplı beyin göçlerini kışkırtarak dünya nimetlerinin ve ileri teknolojilerin çoğunu tekeline almış olan ve belli başlı kapitalist güçlerin uyguladıkları katı abluka ve tecridin de sonucudur.

“İlk sosyalist devlete karşı, milyonlarca yaşama mal olan ve üretim araçlarının çoğunu tahrip eden, yıkıcı savaşlar düzenlenmiştir. Mitolojideki kuş misali ilk sosyalist ülke birden daha çok kez kendi külleri içinden yeniden doğmuştur. Faşizmi yenerek ve sömürge yönetimi altındaki ülkelerin özgürlük hareketlerini kararlı bir biçimde destekleyerek insanlığa büyük hizmetlerde bulunmuştur. Şimdi tüm bunlar unutuluyor.

“SSCB’de bile ne kadar çok insanın o destansı halkın tarih yapan başarılarını ve olağanüstü özelliklerini inkâr ve tahrip etmekte oluşları iğrençtir. Çarlık baskısından ve büyük fakat fakir bir ülkeden çıkmış bir devrimin inkâr edilemez hatalarını düzeltmek ve yazmak böyle olmaz. Bugün Lenin’i tarihin en büyük devrimi için Rusya’yı seçmiş olmasından dolayı suçlayamayız7diyor.

Ve geçtiğimiz Nisan ayında, Komünist Parti’ye hitaben yaptığı son konuşmasında mücadelenin ‘Zafere Kadar Daima’ süreceğini, “Bu belki de benim bu salondaki son konuşmam olabilir. Ancak Kübalı komünistlerin fikirleri, bu gezegen üzerinde, insanoğlunun ihtiyacı olan maddi ve kültürel ürünlerin

onurlu bir biçimde ve çok çalışarak yaratılabileceğinin kanıtı olarak kalacaktır”8 sözleriyle tekrar vurguluyor ve devam ediyor sözlerine:

“Belki de bugün dünya üzerindeki en büyük tehlike, gezegenin barışını baltalayabilecek ve yeryüzündeki insan hayatını imkânsız hale getirebilecek olan modern silahların yıkıcı gücünden kaynaklanmaktadır (…) Kullanabilecekleri teknolojileri, yağmuru, barajları yeraltı kaynakları olmayan Afrika’nın susamış insanlarını kim doyuracak? Hemen hemen hepsinin iklim yükümlülüklerine imza attığı devletlerin ne söyleyeceğini göreceğiz (…) İlerleyişimizi sürdüreceğiz ve en yüksek sadakat ve birleşik gücümüzle, durdurulamaz bir yürüyüşle mükemmelleştirmemiz gereken şeyi mükemmelleştireceğiz”

70’lerin başından beri sıkı dost olduğu Gabriel Garcia Marquez’in samimiyetle “Tanıdığıma inandığım Fidel Castro budur: Davranışları yalın ama hayalleri iflah olmayan, modası geçmiş sakalları olan, sözcük seçimlerinde tedbirli, görgülü, düşünceleri harikulade olmaktan daha hafif bir deyimle nitelendirilemeyecek bir adam”9 şeklinde tanımladığı Fidel, dünyanın dört bir yanındaki devrimcilere her hâliyle örnek olmuştur.

Tıpkı Che’nin Camillo’nun ölümüne dair dediği gibi: “Onun gibi insanların hayatı, halkın içinde sürer gider, ancak halkın kararıyla sona erer.”10

27 Kasım 2016

1 Fidel İki Ses Bir Biyografi, Ignacio Ramonet, Doğan Kitap

2 Fidel Castro Konuşuyor, Lee Lockwood & F. R. Alleman, Yar Yayınları

3 Nâzım Hikmet’in “Havana Röportajı” şiirinden

4 Lanic.utexas.edu’dan (Latin American Network Information Center) alınmıştır.

5 Che’nin “Fidel’e Şarkı” adlı şiirinden

6 “Fidel’i Öldürmenin 638 Yolu” adlı belgeselden yararlanılmıştır.

7 Sosyalizmi Kuracağız, Fidel Castro, Belge Yayınları

8 Telesurtv.net sitesinden alınmıştır.

9 Gabriel Garcia Marquez’in “Bizim Fidel” başlıklı yazısından alınmıştır.

10 Savaş Anıları, Ernesto Che Guevara, Ant Yayınları