Haramiler, uluslararası sermayenin Saray içi uzantıları, karanlık medyatörler, din taciri tarikatlar…

Hangisi en sondur, Ali Erbaş’ın dinî fetvalar vermesi mi? Bu yazı elinize geçtiğinde, kim bilir daha ne yenileri eklenecektir. Her bir yanından dökülen Saray Rejimi, Diyanet İşleri ile fetvalar vererek ayakta durmaya çalışıyor. Fetvalara bakın hele; karides günahmış, hele ‘günaydın’ hepten din dışıdır, din Allah ile kul arasında bir ilişki değilmiş, liderler boş alan bırakamazmış. Belki de Erbaş, Erdoğan’ın isteklerini yerine getiriyorum modundadır, iyi ama hafızası da mı yok; Bayraktar da Erdoğan’ın dediklerini yapmıştı. Durumu hiç de iç açıcı değildir.

Bir tartışmadır bu: Erdoğan sonrası ne olacak, kim çoban olacak, cumhur-başkan kim olacak?

Soylu aday olmuştu. Bunun için “anlayana” hamleler yapmış, mesaj göndermeye çalışmıştı. Anlaşılan mesajlar yanlış adrese gitmiş. Efendisi ABD, bu mesajları “erken öten horoz” olarak görmüş olmalı. Ben varım, diyen Soylu, “Süslü Süleyman” oldu. Yerindedir, süslüdür, eğer her davranışı gibi ismi de yalan değilse, Süleyman olduğu biliniyor. Artık, ondan bir şey olmaz. 1 Ekim tarihini bekleyip, Peker’in ne söyleyeceğini öğrenmeye gerek olmadan, Soylu’nun süslü hâli ile veda ettiğini söyleyebiliriz.

Peki, Erdoğan sonrasının, başka adayları yok mu? Var elbette. Eğer Ali Erbaş, “liderler boşluk bırakmaz” derken kendisinden söz ediyorsa, demek lider olmak isteğindedir. Demek, kendisine, ya İngiltere ya ABD ya da başka bir emperyalist güç, “sen seçilmiş bir adamsın, tanrı seni seçti” demiş gibidir. Eğer öyle ise, o da erken öten horoz demektir.

Akar’a bakar insan.

Bak ne kadar sinsi ilerliyor. Kendini, kendi olduğu şüpheli ya, tartıştırmak istemiyor. Yerin altından, Saray’ın üstünden yürüyor. İngiliz taktiklerine mi yatkındır, yoksa gerçekten ABD’ye övgüler düzmenin işe yarayacağını mı düşünmektedir, bilmiyoruz, ama ABD’ye övgüler düzmektedir. Belli ki, “bana evet derseniz efendi, sizi hayal kırıklığına uğratmam” demek istiyor. İyi ama ABD henüz onay vermiş midir? Bunun için ABD-İngiltere anlaşması gerekiyor mu acaba? Diyelim onlar anlaştı, Almanya, Fransa ne olacak?

Ama yine de Akar, sessizce Saray’a doğru akmaktadır. Erbaş, onu örnek alsa idi, biraz arkada durmayı başarsa idi, belki de işe yarardı.

Ya Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı-Akşener başbakan formülü? Bu da devrede midir? Yoksa, AB tarafı, İmamoğlu veya Yavaş için mi hazırlık yapmaktadır? Kılıçdaroğlu’na sanki bir el değmiş gibidir. Sanki Kılıçdaroğlu, tekerlemelerini biraz daha azaltmış ve daha uzun cümleleri kendinden eminmiş gibi kurmaktadır.

Demek ki, emperyalist efendiler ve onların onayını almak isteyen çobanlar, harekete geçmiştir ve Erdoğan sonrası üzerine tartışmaktadır.

Burası açık.

İyi ama, ortada bir Saray Rejimi var. Sadece Erdoğan yok. Bu durumda ne olacak?

Beş emperyalist güç arasında süren, dünyanın her yerinde kendini açık ve değişik biçimlerde hissettiren, ortaya koyan yeni paylaşım savaşımının konularından biri, Ortadoğu’nun paylaşılmasıdır ve içine “ortaklaşa sömürge” olan TC devletinin paylaşımını da almaktadır. Türkiye, ekonomik olarak hâkim güç olan AB’nin mi, yoksa askerî-siyasal kontrolünde olduğu ABD’nin mi sömürgesi olacaktır? Bu “ortaklaşa sömürge” hâli, Soğuk Savaş döneminde gelişmiştir ve böyle sürmesi mümkün değildir.

Demek ki, sadece “kim” gelecek değildir soru, aynı zamanda kimin adamı gelecektir soru. Elbette, bu, egemenlerin içindeki tartışmadır. Halkın, işçi ve emekçilerin sorunu bu değildir.

Öyle ise, resmi biraz daha genişletelim.

Saray Rejimi, “rant, yağma ve savaş ekonomisi”ne dayanmaktadır. Bunu aklımızda tutmalıyız, unutmamalıyız.

Saray Rejimi, yönetme güçlüğü çeken egemenlerin, paylaşım savaşımına da bağlı olarak, şiddeti ve tetikçiliği, içeride şiddeti, dışarıda ABD tetikçiliğini öne çıkartarak organize ettikleri, olağanüstü bir rejimdir.

Saray Rejimi, emperyalist efendilerin doğrudan yönetmelerine olanak tanıyan, işlerini kolaylaştıran bir örgütlenmedir. TC devletinin, ABD emirleri dışında bir dış politikası yoktur.

Saray Rejimi, halka açıkça düşmandır. İşçi ve emekçilere karşı açık bir düşmanlık yürütmektedir. Yangınlara, sellere, afetlere bakmak bile bunu görmek için yeterlidir ama tüm pratiği budur, böyle davranmıştır, böyle davranacaktır.

Bunları aklımızda tutarak tartışmak gerekir.

Rant, yağma ve savaş ekonomisi egemen sınıf içinde bir “haramiler” tayfası oluşturmuştur. Bu mafyatik çeteler, Saray’dan beslenmişlerdir. Sadece Cengiz değildir bunlar, sadece 5’li çete değildir bu. Her biri bir çetedir, her birinin toplamı da ayrı bir çetedir. Her birinin uluslararası bağları vardır, her biri bu bağlarla birlikte mafyatik çetelerdir. Rant denilince sadece inşaat anlaşılmasın, yağma deyince sadece madenler, özelleştirmeler, döviz aklamalar akla gelmesin. Uyuşturucu da içine konmalıdır. Afganistan havalimanının işletmesine talip olmak, uyuşturucu işinden daha büyük pay istemek anlamına gelir. Saray, Erdoğan’ın ağzından “din kardeşliği” vurgusu ile bu talebi açık hâle getirmiştir. Savaş baronları, silah tekelleri, ilaç tekelleri bu işlerin açıkça içindedir.

Şimdi bu çeteler için, “Erdoğan sonrası” başka bir anlam ifade etmektedir. Onlara göre, Erdoğan, ilaçlarla ayakta tutulmalı ve böyle devam etmelidir. Zira Erdoğan sonrası, asla istedikleri gibi olamayacaktır.

Öte yandan, Erdoğan’la devam etmek, ABD için ne kadar “hoş” olsa da, çok mümkün değildir. Epilepsi nöbetlerini yönetmek, TC devletini yönetmekten daha güç hâle gelmiştir.

Dahası, her ne kadar “belkemiği olmayan” bir omurgasız olsa da Erdoğan’ın da kendine has “istekleri” vardır. “Seçilmiş adam” olarak ilan edilmiş Erdoğan’ın, buna inanmış olması bir problemdir artık. Erdoğan, hem can, daha çok da mal güvenliği ile ilgilidir. Mal güvenliği daha önde durmaktadır, zira, hem aile sorunudur hem de galiba Erbaş aracılığı ile öbür dünyaya servet aktarmanın bir yolunu bulmuş gibidir. Milyarlarca doları nasıl götürecek bilinmez, ama bu miktarda varlıktan vazgeçmesi de pek mümkün değildir. Ne yaparsın, “mal canın yongasıdır.” Söz konusu olan “seçilmiş lider” Erdoğan olunca, mal, candan da tatlıdır.

ABD’nin işi de kolay sayılmaz. Bir yandan, Ortadoğu’da her istediğini yapmaya can atan bir Erdoğan-Saray Rejimi var, diğer yandan bu rejim, bu devlet çökmektedir. “Ne seninle ne sensiz” şarkısı gündem olmaya adaydır.

Doğrusu ABD için dünyanın her yerinde savaşı büyütme taktiği, pratik bir seçenek olmuştur. Afganistan’da yaptıkları budur. Türkiye ve Ortadoğu’da da buna yatmaları mümkündür. Bu durumda ABD, Erdoğan’a nankörlük mü yapmış olur? Saddam’ı mezarından çıkartıp sorabilecek olsa Erdoğan, belki bunu da denerdi, ama nafile. ABD’nin böylesi bir “bağlılığı” olmaz, hiçbir emperyalist güç, kölesine, tetikçisine böyle bağlanmaz.

Bu durumu, “rant, yağma ve savaş ekonomisi” ile kârlarına kâr katan çeteler, haramiler de bilmektedir. Bu durumda, Erdoğan sonrası için, onlar da en büyük payı alıp, hatta bu aldıklarını güvenli limanlara çıkartıp, ABD’li efendilerine yaklaşmak için yol arayacaklardır. Bu da, galiba onların “hakkı” diyelim. Bizim tanıdığımız hakları değil, ama çetecilikten gelen ve Erdoğan’ın “söke söke alırlar” dediği tarzda hakları.

Öyle ise, bu çeteler, bu işadamları, elbette Erdoğan sonrası için, farklı bağlar kurmaya yönelecektir. Buna şaşmamak gerekir.

Demek ki, Saray Rejimi’nin geleceği için savaş, bu çetelerin de doğrudan dahil olduğu bir savaş olmalıdır.

Bu savaşta, herkes yer tutmaktadır. Ama öyle anlaşılıyor ki, durum giderek çöküşü artırmakta, bu da alışılmadık görüntüler ortaya çıkarmaktadır.

Her güç, kendisi için, başka araçlar devreye sokmaktadır.

Erdoğan, Diyanet İşleri’ni devreye sokmaktadır. Belli ki, bu durumu kendisine üfleyenler vardır. Saray Rejimi, üflemelerle, suflelerle ayakta durmaktadır ve durumu komik hâle getiren de budur.

Acaba, Erdoğan, “varlık fonu başkanını çağırdım ve konuştum” derken, kendinin varlık fonu başkanı olduğunu unuttuğu gibi, Erbaş’ın da kendisinin sadık adamı olduğunu mu sanmaktadır? Diyelim ki “sanıyor”, acaba bu gerçekten öyle midir yoksa ona üfleyenlerin bir yol alış, mevzi ele geçirme biçimi midir?

Saray’da çöreklenmiş, birçok istihbarat örgütünün elemanları acaba Erdoğan için mi çalışmaktadır? Görüntü budur, ama acaba bunların hangisi “Damat Bakan” kadar sadıktır?

Bu durumda Erdoğan, bir veliaht belirlemiş olabilir mi? İki kızı veliaht olmazsa da, iki oğlu ve 1,5 damadı olduğu kesindir. Damatlardan biri, silahçı damat, basın tarafından acaba neden öne çıkarılmaktadır? Bilal oğlanın artan korumaları, gelecek kaygısının ifadesi midir?

Saray’da yerleşik hâl alan, “yerli” olduklarından çok uluslararası oldukları anlaşılan “danışmanlar”, acaba, bu süreçte ne rol oynamaktadırlar? Hukukçu Mehmet Uçum, acaba, sadece akçeli işlerden para kazanmakla mı meşguldür, yoksa, iş tuttuğu uluslararası güçlerin emirleri ile bir üfleyici hâline mi gelmiştir? Silahçı damat gibi, ödül almaması, bir dezavantaj mıdır?

En iyi sufleci ödülünü alması gereken Düşkün Abdülkadir, gazetecilik alanında ödül almıştır. Komiktir.

Saray’da görevli danışman ekonomistler, bu kavgada nasıl bir rol üstlenmektedirler? Bunlar, uluslararası sermayenin daha çok, Erdoğan’ın daha az danışmanı gibidir.

Aktörler bununla da sınırlı değildir.

Karanlık yaymakla görevli medyatörler unutulmamalıdır. Bunlar, acaba, daha çok para verenler için havlamak üzere fırsat mı kollamaktadırlar? Öyle ya, onlar da Erdoğan “sonrası” diye bir gündeme sahiptirler. Bu bilgiye sahip olan her satılık kalem, buna uygun bir görev almak için fırsat kollamaz mı?

Hilal Kaplan, en iyi kitap ödülünü almıştır. Sanki, bu ödül için bir bahane bulunmuş, bir neden yaratılmış gibidir. Ama aynı zamanda, bir “güç dizimi” söz konusu olmalıdır. Yeni para transferleri için bir fırsattır bu ödüller.

Medyanın başı olarak, iletişim başkanı Altun, büyük ödül almıştır. Böylece Erdoğan, basın ve iletişim için bir ayarlama peşindedir. İyi ama hepsi bu kadar mıdır? Bütün güç bu mudur? Mersin-Adana ziyaretine bakınca görülmekte olan şey, bu basın tarafından görülmüyor mu? Hem miting alanları boştur hem de konuşmalarda parlatılacak bir şey kalmamıştır. Karanlık medya, “yalan” makinası, metal yorgunluğu yaşamaktadır. Bu ödüller bir çeşit “doping” midir?

Daha bitmedi. Bir de tarikatlar vardır. Tarikatlara yaslanmış bir Saray Rejimi, Erdoğan’ın ömrünü uzatabilir mi?

Diyanet İşleri, “fahiş” fiyatlara karşı bir hutbe vermiştir.

İyi ama bu yağmur duası gibi, yağmur yağdırmaya muktedir midir? Diyanet’in fahiş fiyat hutbesi, fiyatları aşağıya mı çekecektir? Bu hutbede şunlar söylenmektedir: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir mümin, işinde ve ticaretinde harama ve gayr-ı meşru kazanç yollarına başvurmaz. Ölçü ve tartıda adaletsizlik yapmaz. Malını satmak için yemin etmez. Karaborsacılık yapmaz, fırsatçı davranmaz. Fahiş fiyatlarla insanları mağdur etmez. Alışverişte fiyatları kızıştırmaz, başkasının pazarlığını bozmaz. Hasılı, dünya hırsına kapılıp da harama bulaşmaz.”

İşte size önceden duyurulan hutbenin özü.

Buna göre Mehmet Cengiz suçludur, buna göre Rönesans, Kalyon İnşaat, Limak vb. suçludur. Buna göre Erdoğan suçludur. Buna göre, Saray suçludur. Hepsi harama, hepsi gayr-ı meşru yollara başvurmaktadır. Halk Bank, gece yarısı döviz satmıştır, suçludur.

Hele dünya hırsına kapılmak var ki, Diyanet İşleri Başkanı, bu işin en başından beri suçludur.

Sizce bu hutbe, ekonomiyi mi kurtaracaktır.

“Uçuyoruz” lafı, Saray’ın ekonomi başdanışmanlarının işi değil ise, yoksa diyanet işlerinin cuma namazlarındaki âlemler ötesi tutumunun sonucu mudur?

Acaba, Hazine Bakanı, dualarla mı hareket etmektedir? Dövize karşı fetva yok mudur? Doları düşüren bir dua yok mudur? Faize karşı bir hutbe gerekli değil midir? İşçi ücretlerinin düşmesi için “yoksulluk” kutsal bulunmaktadır ya, neden bunun için fetva çıkarılmamaktadır? Mesela Erbaş, ücret alınmasın, haramdır, her işçi patronuna bedava çalışacaktır, diyemez mi? Böylece, fiyatlar da aşağıya gelmez mi? Karidesi haram ilan eden anlayış, neden patates, soğan, kabak ve hıyar için bir fetva vermez, bunları düşman sebzeler olarak ilan etmez?

Tarikatlar, Saray Rejimi’nin din tüccarlığının zorunlu sonucu olarak, her alanda etki alanlarını genişletmektedir. Acaba, onların da Erdoğan sonrası için birer projeleri var mıdır? Hangi projeye destek vermektedirler?

Tüm bunlar, Saray Rejimi’nin çöküşünü engeller mi? Kuşkusuz hayır.

Bu yolla, Saray Rejimi’nin ömrü uzayabilir mi?

Saray Rejimi çöküş sürecindedir.

Yolun sonunu getirecek güç, burada sayılan güçler değildir.

Yolun sonu, işçi ve emekçiler tarafından getirilecektir.

İşçi sınıfı, kapitalist sistemin mezar kazıcısıdır.

Eksiklik, bu mezar kazıcının örgütlülüğündedir.

Eksiklik, işçi sınıfının bilincindedir.

Eksiklik, işçi sınıfın hayallerindedir.

Eksiklik, devrimci örgütlenmededir.

Saray Rejimi, tüm güçlerini sahaya sürmüştür.

Onun ideolojik birleştirici olarak sunduğu milliyetçilik, savaş politikaları ile duvara toslamıştır. Onun ideolojik birleştirici olarak sunduğu dincilik sonuna gelmiş, giderek komik bir hâl almaktadır. Din ve milliyetçilik etkisini kaybetmektedir, kaybedecektir.

İşçi sınıfı, savaşsız, sömürüsüz, eşit ve özgür bir dünya hayalini, yeniden şaha kaldırmak zorundadır.

İşçi sınıfı, Saray ve geniş halk kitlelerinin iki ayrı kutup olduğunu kavramak, buna uygun olarak, tüm halkın direnişinin önderi olmaya soyunmak, bunu bilinçle yapmak zorundadır. İşçi sınıfı gelişmekte olan toplumsal direnişe önderlik etmek zorundadır.

Bunun tek yolu, devrimci saflarda birleşmektir, sosyalizm bayrağına, devrim bayrağına sarılmaktır.

Gözümüzü gitmekte olana dikip, sadece onun üzerinden tartışmak eksik ve yanlıştır.

Gözümüzü gelmekte olana dikmek gerekir.

Gelmekte olan sosyalizmdir, direniş yolu budur. Tek tek çetelere karşı savaşmak değil, tüm çeteleri ile devlete karşı mücadele etmek, egemen sisteme karşı savaşmak gereklidir. Bunun zor olduğu açıktır. Ama bunun tek çıkış yolu olduğu, işçi sınıfının biricik kurtuluş yolu olduğu daha da açıktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here