Ana Sayfa Blog

Bir nafile operasyonlar silsilesi

İnsan bataklığa bir kere düşmeyegörsün. Artık her çırpınış bir sonrakinden daha fazla dibe iter. Bir süre sonra da çırpınma kaçınılmazlaşır, tek hareket biçimi haline gelir.

Saray Rejimi’nin içine girdiği çözülme süreci, daha da derinleşmektedir. Bu herkesin tespitidir.

Kendilerinin dahil.

Saray Rejimi’nin “yönetememe krizi”nin en revaçta uygulamalarından biridir “operasyonlar”.

Hangisi işe yaramıştır? Hangisinden sonuç aldınız?

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank operasyonlar için ilk elden “6-8 Ekim’i asla unutmayacağız” demiştir.

Tabii ki unutmayacaksınız.

O dönem neredeyse yönetimini IŞİD’e bıraktığınız Antep’te, o kentte yaptığınız mitingte sevinç çığlıkları eşliğinde “Kobanê düştü, düşüyor” diyordunuz. Hiç unutabilir misiniz?

Mesela, bugün Murşitpınar Sınır Kapısı’ndan baktığınızda karşınızda dimdik duran Kobanê’ye o kapıdan IŞİD çeteleri sizin elinizle giriyordu. Unutamazsınız! 

Mesela, Kobanê’deki IŞİD saldırılarına karşı Suruç’ta direniş nöbeti tutanlara IŞİD havan topu attığında, protesto edenlere gazlarla, tazyikli suyla saldırıp çekim yapanların kameralarına el koyanlar da sizlerdiniz. Unutmayın!

Unutmadığınız çok şey olmalı.

“5 yıl daha kayyumla yönetirsek bize oy verirler” deyip, atadığınız hangi kayyum halklar tarafından kabul edilmiştir?

“Seni başkan yaptırmayacağız” diyen Selahattin Demirtaş ve onlarca milletvekilini rehin olarak tutuyorsunuz hala, baş eğdirebildiniz mi?

Binlerce yurtsever, devrimci, sosyalist hapishanedeyken, Diyarbakır’da müjde olarak “yeni cezaevleri açacağız” dediniz de, hangisi diz çöktü önünüzde?

Gezi Direnişi, Kobanê Direnişi’yle aynı kanaldan akmaya başladığı 7 Haziran’dan bu yana, Adana’da, Diyarbakır’da, Suruç’ta, 10 Ekim’de, Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de IŞİD’le kolkola yaptığınız hangi katliamı affettik? Bu kan denizinin ufkundan kızıl bir güneş doğacak diyenleri nerede susturabildiniz?

Kararttığınız her gerçeğin azıcık yarılmasından duyduğunuz korku uykularınızı kaçıyor, biliyoruz.

Bu gerçeklerin nereden gün yüzüne çıkma ihtimali varsa oraya saldıracaksınız. Bu tabipler için de böyledir,  Kürtler için de, devrimciler için de.

Bir nafile operasyonlar silsilesidir yaptığınız biliyoruz. Yaptıkça batacak, battıkça yapacaksınız çareniz yok.

Hayır hayır, “ilk seçimde gidecekler” boş laflarından bahsetmiyoruz. Tarihin çöplüğüne gidişinizi, adım adım, ilmek ilmek örgütleyeceğiz.

7 Haziran 2015’den beri saldırıyorsunuz, her saldırınız sarsıntı yaratsa da direnişi daha kararlı hale getiriyor, getirecek…

Yağma, rant ve savaş ekonomisi üzerine kurulu, emperyalizmin tetikçiliğine soyunarak var ettiğiniz cennetinizi kaybetme korkunuzu ‘beka sorunu’ olarak sunuyorsunuz. Bu toprakların işçi-emekçilerinin, halklarının sizin gibi bir ‘beka sorunu’ yok ama insanca ve onuruyla kardeşçe yaşayacağı bir hayata özlemi var. Bunun için tüm saldırılarınıza rağmen direnci yok edemiyorsunuz.

Yok edemeyeceksiniz…

Bu toprakların, işçi-emekçileri, halkları, kadınları, gençleri, doğasını ve yaşamını savunanları direnişlerini ortaklaştırdıkça, birleşik bir emek cephesinde buluştukça korkularınız gerçek olacak.

Trump kâbusu ve emperyalist ABD

“Bir çocuk ağlasa dağ başında
gözyaşında Amerika akar.
Vurdularsa birini, kanı şorladıysa
bilin ki kurşunlarda Amerika var.
Kişi kişiye köle tutulduysa, asıldıysa
darağacında Amerika var.”[1]

George Carlin’in ABD tarifi ile başlayalım diyeceklerimize: “… ‘Özgürlükler diyarı.’ ‘Cesurların vatanı.’ ‘Amerikan rüyası.’ ‘Tüm insanlar eşittir.’ ‘Adalet tarafsızdır.’ ‘Basın özgürdür.’ ‘Oylarınız değerlidir.’ ‘İş dünyası dürüsttür.’ ‘Hep iyiler kazanır.’ ‘Polis sizin tarafınızdadır.’ ‘Tanrı sizi gözetiyor.’ ‘Yaşam standartlarınız asla düşmeyecek.’ Ve ‘Her şey çok güzel olacak.’

Resmî, ulusal zırva hikâyesi. Ben buna ‘Amerikan eyvallahı’ diyorum. Bunların her birinin, tamamının şöyle ya da böyle doğru olmadığı kanıtlanabilir. Ancak biz bunlara inanırız. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren kafamıza kazınmışlardır. Yaptıkları budur, böyle bir araçla çocukların beyinlerine kazırlar. Çünkü bilirler ki çocuklar bu denli karmaşık fikirlere karşı entelektüel bir savunma geliştirebilmek için henüz çok küçüktürler. Yine bilirler ki, belli bir yaşa kadar çocuklar aileleri onlara ne söylerse inanırlar. Ve bunun sonucu olarak hiçbir zaman bir şeyleri sorgulamayı öğrenemezler.

Bu ülkede artık kimse, hiçbir şeyi sorgulamıyor. Kimse bir şey sorgulamıyor. Herkes çok şişman ve mutlu. Herkes kendilerine gözlemeler yapan ve taşaklarını ovalayan cep telefonlarına sahip. Her şey bizlerin iyiliği için tam tıkırında anasını satayım. Her şey tam tıkırında. Amerikalılar oyuncaklar ve teknolojik aletlerle satın alındı ve artık kimse sorgulamayı öğrenmiyor.”

Bunlara bir de Arundhati Roy’un, “Amerikan yaşam tarzı sürdürülebilir değil. Amerika’nın ötesinde bir dünya olduğunu kabul etmiyor” ve Bob Dylan’ın, “Şirketler her şeyi ele geçirdi. Kayıt stüdyosunda dahi. Gerçekte şirketler Amerikan yaşamına hemen her yerde hükmediyor. Bir kıyıdan ötekine git, aynı giysileri giyen, aynı şeyleri düşünen, aynı yemekleri yiyen insanlar görürsün. Her şey işlenmiş durumda,” tespitlerini eklemek gerek!

Evet ABD, köleci Roma’yı andıran bir tarih ve emperyalist bir hakikâtken; “Nefes alamıyorum” haykırışıyla katledilen George Floyd ile bir kez daha polis şiddeti, ırkçılık haberiyle gündemin baş maddesi oldu. Irkçılık karşıtı protestolar dalga dalga yayılırken; haklı isyanı anlamak için ABD tarihine bakmakta fayda vardır.

Birçok yoruma göre, ırkçılığın temeli İngiliz emperyalizminin bıraktığı mirastır. Amerika kıtasını işgal eden İngilizler, Afrika’daki siyahları uzun yıllar çiftliklerinde, işyerlerinde “köle” olarak kullandı. Amerikan özgürlük savaşında siyah gönüllülerden oluşan birlikler İngilizlere karşı savaşan beyazlarla beraber olurken; ABD bağımsızlığını kazandı ama İngiliz emperyalizminin hediyesi olan “beyaz ırk üstünlüğü” zihniyeti aynı kaldı. Savaşı kuzeyliler kazandı ve “kölelik” kaldırıldı. Ancak “beyaz ırk üstünlüğü” nefretten yana, ayrımcı zihniyetlerde yaşamaya devam etti.

Irkçı Ku Klux Klan (KKK) ilk defa “köleliğin devamı” için savaşan güney eyaletlerinde 1860’ların sonunda ortaya çıktı. Amaçları Cumhuriyetçi hükümeti yıkmak için siyahlara saldırıp terör yaratmaktı.

Bu gizli örgüt değişik güney eyaletlerindeki şehirlerde ve kırsal kesimde korku salmaya ve terör estirmeye devam etti, federal güvenlik güçlerince bastırılan bu şer yuvaları giderek örgütsel güçlerini kaybetse de “beyaz ırk üstünlüğü zihniyeti” sürdü. KKK, 1915’te Georgia’da adeta hortladı.

1920’lerin ortalarında orta batı ve batı eyaletlerine sıçradı. Bunun nedenlerinden biri, 1915’te D. W. Griffith’s’in ‘The Birth of a Nation/ Bir Milletin Doğumu’ isimli sessiz filminin, KKK’nın kurulmasını bir anlamda mitolojik hâle getirmesiydi. Filmden de etkilenen popülist nitelikli gizli Protestan örgütler kuruldu.

Ayrıca Katolik ve Musevi düşmanlığı da eklendi bu nefret söylemine. Irkçı örgüt, törenlerinde beyaz kıyafet kullanıyordu. KKK’nin üçüncü kez yeniden sahneye çıkması ise 1950’lerde oldu. Küçük gruplar hâlinde ve yerel etkinlik arayışındaydılar. Amaçları sivil haklar hareketine mani olmaktı.

Adları cinayet, kaçırma, işkenceyle eşdeğerdi. Zaman içinde bu gruplar kimi eyalet yönetimleri tarafından nefret suç örgütleri olarak nitelendirirlerse de kimi kaynağa göre, 1996’da 6 bin kişinin bu tür yapılanmalara üye olduğu dikkat çekiyordu. KKK, her ne kadar artık etkinliğini kaybetse ve yasadışı hâle gelmişse de ABD’de “beyaz ırk üstünlüğü”ne inanan bir kesim hâlen mevcut…

ABD’nin nüfusu 330 milyon civarında, bunun yaklaşık yüzde 13’ünü siyah vatandaşlar oluşturuyor. Ülkede gelir dağılımının adaletsizliği öteden beri tartışmaların merkezinde. Özellikle Afro-Amerikan, Latin kökenlilerin beyazlara göre pek çok imkâna erişiminde uçurum derin. Coronavirüs yüzünden artan işsizlik bu farkı daha da büyüttü. 2016 istatistiklerine göre, ortalama bir beyaz ailenin yıllık geliri 171 bin dolar iken siyah ailelerde bunun onda biri kadar…

Gelir dağılımında olduğu gibi derin ayrımcılık eğitim, sağlık, konut-barınma olanakları konularında da görünür hâlde. Her ne kadar her yıl üniversiteye giden siyah genç sayısı artsa da mezuniyet sonrasında iş bulma, düzenli gelir elde etme olanaklarında ciddi sorunlar var. Obama’nın başkan seçilmesinden sonra siyahlar arasında ırkçılık karşıtlığı yüzde 81 iken; beyazlarda ise yüzde 52..

ABD Başkanı Donald Trump, Neo-Con, Evanjelist kanada yakın durarak dinî hassasiyetleri, muhafazakâr cephenin desteğini kullanarak seçimi kazandı. 2020 Kasım seçimleri için geri sayım sürerken coronavirüs salgınıyla ekonomik krizle boğuşan Trump’ın, protestolara karşı federal ordu tehdidi ülkede tepkileri daha da alevlendirdi. Bir kilisenin önünde elinde İncil ile poz vermesi, Ortadoğu manzaraları gibi yorumlarıyla karşılandı. Kiliselerden emekli askerlere pek çok isimden dini siyasete alet ediyor tepkileri yükseldi.[2]

BİRAZ TARİH

ABD topraklarında bulunan en eski insan izi 14.000-30.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Bu insanların son Buzul Çağı sırasında Bering Boğazı’nın sularının donarak bir köprü oluşturması sonucu Doğu Sibirya’dan Alaska’ya yürüyerek geçtikleri sanılmaktadır. Onlar ABD yerlilerinin (“Kızılderililer”) atalarıdır. Göçebe yerliler Apaçi, Mohawk, Cheyenne, Navaho, Cherokee gibi birçok kabile oluşturdular.

ABD topraklarına ilk ayak basan Avrupalı Kristof Kolomb’dur. Amerika kıtasına yaptığı ikinci yolculuğunda 19 Kasım 1493’te ABD’nin bir parçası olan Porto Riko’ya ayak basmıştır. XVI. yüzyıl boyunca İspanya, Hollanda, İngiltere, Fransa, İsveç ve Portekiz ülkelerine ait kaşifler ABD topraklarına girerek koloniler kurdular.

1733’e gelindiğinde bu koloniler ‘On Üç Koloni’ adı altında Britanya İmparatorluğu’na bağlı bir sömürge hâline geldi.

Avrupa’da 1756-1763 kesitinde süren ‘Yedi Yıl Savaşları’ Birleşik Krallık’ın zaferiyle sonuçlandı. Ancak savaşın borçlarını ödeyebilmek için Birleşik Krallık Kuzey Amerika’daki kolonilerine ağır vergiler yüklemeye karar verdi. Bu vergiler kolonilerde büyük bir sıkıntı yarattı. Çaya yüklenen vergileri protesto etmek amacıyla Boston kentinin halkı 1773’te Boston Çay Partisi adı verilen olayda İngiliz gemilerine yüklü çay balyalarını denize attı. Önceleri dar amaçlı olan bu eylemler kısa zamanda bağımsızlık taleplerine dönüştü.

4 Temmuz 1776’da Amerikalılar bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kurulan bu devlete Amerika Birleşik Devletleri (ABD) adı verildi.

3 Eylül 1783’te imzalanan Paris Antlaşması ile İngiltere, batıda Mississippi Nehri’ni de içine alan geniş sınırlarla, Amerika’nın bağımsızlığını tanıdı. Kanada İngiltere’nin elinde kaldı. Florida İspanya’ya verildi. Antlaşmanın imzalanmasından 3 ay sonra 25 Kasım 1783’te en son İngiliz askeri New York kentini terk etti. 1787’de ABD Anayasası kabul edildi. 1789’daki seçimlerde başkomutan George Washington ABD’nin ilk başkanı seçildi.

ABD’nin bağımsızlığını kazandığı andaki toprakları Atlas Okyanusu kıyısında günümüzdeki yüzölçümünün üçte biri civarında bir alandan oluşuyordu. Batısındaki topraklar Fransa’ya aitti. ABD’nin 3. başkanı Thomas Jefferson bu toprakların ABD için gelecekteki önemini anlamıştı. Fransa’nın başındaki Napolyon Bonapart yönetimine bu toprakları para karşılığı ABD’ye satma teklifini getirdi. 2.147.000 km2lik alan 1803’te 78 milyon Fransız Frankı (15 milyon ABD Doları) karşılığında ABD’ye satıldı.

1830’da başkan Andrew Jackson Mississipi Nehri’nin doğusunda kalan yerlilerin yurtlarından çıkarılarak zorla batıdaki yerli topraklarına göç ettirilmesini amaçlayan ‘Yerli İskân Yasası’nı imzaladı. ‘Gözyaşı Yolu’ diye tarihe geçen zorunlu göç sırasında çoğu kelepçeli Choctaw ve Cherokee yerlilerinin dörtte biri yolda öldü(rüldü).

1845’te o zamana dek bağımsız bir ülke olan Teksas Cumhuriyeti başkan John Tyler tarafından ABD topraklarına katıldı. Bunu kabul edemeyen Meksika Teksas’a müdahale edince Meksika-Amerika Savaşı patlak verdi. ABD’li General Winfield Scott, Veracruz üzerinden Mexico’ya yürüdü. Mexico’nun 14 Eylül 1847’de düşmesiyle savaşın askerî aşaması sona erdi. 2 Şubat 1848’de Guadalupe Hidalgo Antlaşması imzalandı. Antlaşmayla bugünkü New Mexico, Nevada, Arizona ve Kaliforniya eyaletlerini oluşturan topraklar 15 milyon dolar karşılığında ABD’ye bırakıldı. 1848’de Kaliforniya’da altın keşfedilmesi üzerine çok sayıda Amerikalı Kaliforniya’ya akın etti. Altına hücum adı verilen göç ile ABD’nin sınırları Pasifik Okyanusu’na kadar genişledi. 1867’de Alaska Rusya İmparatorluğu’ndan 7.2 milyon dolar karşılığı satın alındı. 1898’de Hawaii işgal edilerek Amerika topraklarına katıldı. Böylece ABD aşağı yukarı günümüzdeki sınırlarına ulaşmış oldu.

XIX. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ABD’nin güney bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmekte ve gereken işgücü Afrika’dan getirilen siyahî kölelerden sağlanmaktaydı. 

Nisan 1861’de Amerikan İç Savaşı patlak verdi. İç savaşın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Ancak Temmuz 1863’teki Gettysburg Savaşı önemli bir dönüm noktası oldu. Bu kanlı savaşta her iki taraf da askerlerinin yaklaşık üçte birini kaybettiler. Ancak kuzeyliler tartışmasız bir üstünlük sağladı. Sonunda 9 Nisan 1865’te kuzey orduları güneyli komutan Robert Edward Lee’nin ordularını birkaç koldan sarıp, teslim olmaya mecbur bıraktılar. Aynı yılın Haziran ayında geri kalan bütün güneyli askerler de silahlarını bırakarak teslim oldular. Böylelikle Amerikan İç Savaşı kuzeyin zaferiyle sona erdi. Savaşın bitiminde güneydeki bütün kölelere özgürlük hakları verildi. İç savaş ekonomik açıdan güney-kuzey dengesini bozdu. Savaştan önce ABD’nin güney ve kuzey tarafları eşit zenginlikteyken, savaştan sonra güney ekonomik yıkıma uğradı ve kuzey öne geçti.

Birinci Dünya Savaşı başladığında ABD büyük ölçüde sanayileşmiş ve ekonomik açıdan gelişmişti. 1898’de Porto Riko, Guam ve Filipinler’i İspanya’nın elinden almıştı. Ancak o zamana kadar genelde Avrupa’nın iç işlerine karışmamayı tercih ediyordu. Başkan Woodrow Wilson ABD’yi I. Dünya Savaşı’na sokarak savaşın sonucunu İtilaf Devletleri’nin lehine değiştirdi. ABD Senatosu Versailles Barış Antlaşması’nı onaylamayarak bağımsız bir dış politika izlemeyi tercih etti.

Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, Amerikalı bankerlerin savaşı kazanan ülkelerden, özellikle de İngiltere ve Fransa’dan çok büyük alacakları vardı. Bu alacaklar, savaşta yenilmiş devletlerin galip devletlere ödeyecekleri savaş tazminatlarıyla karşılanacaktı. Para, yenik ülkelerce galiplere ödenecek; galipler de Amerika’ya geri ödeme yapacaklardı. Yani, Amerikalı bankerler yenik devletlerin ödeme gücünü de sürdürmek zorundaydılar. 1914’e girilirken, dünyanın çeşitli ülkelerine 3.7 milyar dolar borcu olan Amerika; 1918’e gelindiğinde, diğer ülkelerden 3.8 milyar dolar alacaklı hâle gelmişti.

Amerika’da 1917’de çıkarılan, “casusluk yasası” çok ağır hükümler içeriyordu. Yasaklananlar arasında, ‘Savaş’ı eleştirmek de bulunuyordu. Dünya Sanayi Çalışanları Birliği (IWW) lideri Bill Haywood, “Yöneten sınıf savaşları çıkartıyor, yönetilen sınıf ise, savaşıyor ve ölüyor” dediği için 10 yıl hapse atıldı. Daha sonra, Başkan Wilson’ın izni ile “IWW” tamamen kapatıldı. Almanya ve Almanlarla ilgili her türlü konuda da yasaklar getirilmişti. Birçok okulda, Alman kökenli Amerikalı öğrenciler, derse başlamadan önce, Amerika’ya bağlılık yemini ettiriliyorlardı. Orkestralar, Alman bestecilerin eserlerini repertuarlarından çıkarttılar. “Hamburger”e, “özgürlük sandviçi” denmeye; “German Shepherd” köpekleri, “polis köpeği” olarak adlandırılmaya başlandı.

Kimilerinin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD lehine bir dünya düzeninin nasıl olması gerektiğini içeren, adını da taşıyan Wilson Prensipleri yüzünden pek bir demokrat, ezilmiş halkların dostu sandığı Wilson, kendi zamanında bile aşırı sayılacak ırkçı görüşlere sahipti.

O pek beğenilen “prensipleri” de aslında büyük devrimci Vladimir İlyiç Lenin’in ‘Barış Bildirgesi’ne karşı yazılmıştır. Wilson, 1913’te başkan olduğunda New Jersey valisi idi. Zachary Taylor’dan bu yana başkanlığa seçilen ilk güneyli oluşu önemli, çünkü ırkçılığın çok yaygın olduğu bölgedir güney. Wilson ırkçı olduğunu hiçbir zaman gizlemedi.

Demiryollarında siyah ile beyaz işçilerin ortak kullandığı alanları ayıran, havlu, sabun gibi malzemelerin bile ortak kullanımını yasaklayan bir öneriyi, seçildikten sonraki ilk bakanlar kurulu toplantısında savunmuş, ardından da onaylamıştı. Bu onay, ülkede posta hizmetlerinin de demiryollarının da siyahların kullanımına kapatıldığı anlamına geliyordu.

Göreve geldiğinde çalışmakta olan 17 siyah danışmanın 15’inin işine son verdi. “Bir siyahın yeri mısır tarlasıdır” sözü meşhurdur. İşe alımlarda elemeyi ilk anda yapabilmek için fotoğraflı başvuru istemeyi akıl eden de budur. Bir siyah, daha başvuru anında geri çevrileceğini bilirdi bu nedenle.

Harvard mezunu gazeteci Monroe Trotter siyah biri olarak siyah hakları mücadelesinde çok önemli bir isimdir. Bir grup siyah arkadaşıyla ayrımcılığı konuşmak için görüşmeye gittiklerinde Wilson’dan duydukları şudur: “Ayrımcılık aşağılayıcı değil, aksine çok da yararlıdır. Siz de bunu saygı duymalısınız.” Trotter, 1934’te evinin balkonundan düşüp öldü. Suikast kokan bir ölüm olarak değerlendirilir hâlâ, eklemiş olayım. Theodor Roosevelt de, William Howard Taft da siyahları kamu görevine atama konusunda çok daha iyiydiler.

Wilson, onların yerleştirdiği eşitlikçi tutumu yerle bir etti. Dış ülkelere yapılacak elçi atamalarında bile ırkçı tutumunu sürdürdü. Özellikle Haiti’ye, Dominik Cumhuriyeti’ne siyah elçiler atamak bir gelenekti. Wilson’la bitmiş bir gelenektir. Siyah karşıtlığı siyasal kimliğinin olduğu kadar, ırkçı düşüncelerinin de bir parçasıydı. Beyaz ırkın üstünlüğünün savunucusu olarak utanç verici bir yaşamı vardı. Başkan olmadan önce de yazdığı yazılarda, yaptığı konuşmalarda ırkçılığını dile getirmekten çekinmezdi. Wilson’un ‘Amerikan Halkının Tarihi’ başlıklı yapıtı; siyah düşmanı, ırkçı Ku Klux Klan’a sempatik bakan rezil bir kitaptı.[3]

Yani ırkçılığı yanında Wilson, müthiş bir emek düşmanıydı da!

Örneğin savaş sona ermeden 8 ay önce Vladimir İlyiç Lenin’in Almanya’yla bir anlaşma imzalayıp, Rus ordusunu savaştan çekmesi; Başkan Wilson ve müttefikleri çok kızdırmıştı. Bolşevikler, kapitalizmin yok edilmesi gerektiğini söylüyor ve Avrupa’daki ayaklanmaları destekliyorlardı. Batının komünistlere karşı olan güvensizliği, böyle başladı. Savaş sonrası İngilizler, Kafkasya ve Bakû’de, 1923’e kadar asker tuttular. Amerikan askerleri de 1920’ye kadar, Rus topraklarında kaldılar. Bu durum da, Batı ile Bolşevikler arasının açılmasında rol oynadı. Amerika, ancak 1933 yılında Rusya’yı tanıdı. Savaş sırasında, Amerikalı işçilerden 35 bininin, kötü çalışma koşulları nedeni ile hayatını kaybettiğini biliyoruz. Savaşın son yıllarında 450 bin maden işçisi, 365 bin demir çelik işçisi ve 120 bin tekstil işçisi grevde idi. Savaş sonrası, işçilerin bazıları, Rusya’da çalışmak için Sovyet elçiliklerine başvurmuştu. Başkan Wilson, bütün bu gelişmelerin Ruslar tarafından kışkırtıldığı görüşündeydi. O yıllar, her türlü belanın Rusya’dan geldiğinin savunulduğu yıllardı.

Bu çerçevede Amerika’da, komünizmin ve aşırı uçların Yahudiler tarafından destelendiğinden bahseden, “anti semitist” görüşler türedi. Yahudi öğrencilerin üniversitelere alınması engellendi. Örneğin Harvard’a alınan Yahudi öğrenci oranı, 1925 yılında yüzde 25 iken, 1933’e kadar yüzde 12’ye düşmüştü. 1920 ile 1925 arasında, 6 milyona yakın Amerikalı; ırkçı, Yahudi karşıtı veya KKK gibi anti-Katolik topluluklara katıldılar. Maskeler giyip, bulduklar siyahı asan 35 bin KKK mensubu, 1925’te, Washington’a yürüyebildi.[4]

Böylesi bir tabloda Amerika 1920’lerde hızla gelişti. Ancak bu gelişme ABD tarihindeki en büyük ekonomik bunalım olan 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’na yol açtı.

ABD başlangıçta II. Dünya Savaşı’na katılmamayı tercih etti. Ancak 7 Aralık 1941’de Japonya’nın ABD’ye ait Oahu adasındaki askerî tesislere karşı gerçekleştirdiği Pearl Harbor Saldırısı üzerine savaşa girdi. 3 gün sonra Nazi Almanyası da ABD’ye savaş ilan etti. Böylece ABD kendini hem Pasifik Okyanusunda hem de Avrupa’da iki cepheli bir savaşın içinde buldu. ABD ordusu 6 Haziran 1944 günü Almanya’ya karşı Fransa sahillerine yaptığı Normandiya Çıkarmasını izleyen büyük bir taarruzu başlattı. Sovyet ve ABD orduları tarafından kıskaca alınan Almanya 8 Mayıs 1945’te teslim oldu. Ancak Japonya savaşa devam etti. Başkan Roosevelt’in ölümü üzerine yerine geçen Harry Truman 6 Ağustos 1945’te Hiroşima ve 9 Ağustos 1945’te Nagasaki’ye atom bombası atılmasını onayladı. 15 Ağustos 1945’te Japonya teslim oldu.

İkinci Dünya Savaşı, Amerikan şirketleri için bulunmaz bir fırsat yaratmıştı. 1940’ta toplam 6.4 milyar dolar kâr eden şirketlerin, 1944 kârı 10.8 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde, savaş nedeniyle işçi ücretleri dondurulmuştu. Sadece 1944’de 1 milyondan fazla işçi grev yaptıysa da; işçi ücretleri yükseltilmedi. Savaş hâlinin büyük şirketlere iyi kârlar bıraktığı anlaşılınca da, savaş geleneği sürdürüldü. Bu gelenek, hâlâ devam ediyor.

1944 Ekimi’nde, İngiliz Başbakanı Churchill ile Sovyetler Birliği Başkanı Stalin, Moskova’da gizli olarak buluştu ve bölgeyi paylaştılar. Bu buluşma, Amerikan Başkanı Roosevelt’ten habersiz yapılmıştı. Anlaşmaya göre Romanya’nın yüzde 90’ı, Macaristan ve Bulgaristan’ın yüzde 75’i, Yugoslavya’nın yüzde 50’si Sovyetler’e bırakılıyor; Yunanistan’ın yüzde 90’ına İngilizler el koyuyordu. Singapur, Hindistan ve Ortadoğu ile Yakın Doğu’daki tüm eski İngiliz sömürgeleri ise, İngiltere’ye geri veriliyordu. Anlaşmada, Polonya’dan hiç bahsedilmemişti. Bu buluşmadan hemen hemen iki ay sonra bu kez Roosevelt, Churchill’e haber vermeden, Stalin’le görüştü ve Çin’deki 2 milyon Japon askerinin buradan temizlenmesi karşılığında, Sovyetler’e toprak ve ekonomik yardım vermeyi kabul etti. Savaş sonrası kesin toprak bölüşümü ve barış, Şubat 1945’te yapılan Yalta Konferansı ile sağlandı. Roosevelt olmasa idi, konferans başarı ile sonuçlanamazdı.

Dört kez Amerikan Başkanı seçilen Roosevelt’in ölümünden sonra yerine, Yardımcısı Truman geçti. Roosevelt’den sonra, Amerika’da “iki dönemden fazla Başkanlık yapılamayacağı” hükme bağlandı. Başkan Truman, sadece 82 gün süren Başkan Yardımcılığı boyunca, Roosevelt’le sadece iki kez görüşebilmişti ve atom bombasının yapılmakta olduğundan haberi bile yoktu. Truman, Mart 1947’de Türkiye ve Yunanistan’ın kalkınması ve Sovyetler’e karşı korunması amacıyla, bu ülkelere 4 milyon dolar yardım ayıran başkan olarak tarihe geçti.[5]

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve Sovyetler Birliği yerkürenin iki hegemonu hâline geldiler. Kore Savaşı Soğuk Savaş’ın ilk çatışmasıydı. 3 yıl süren savaş hiçbir taraf üstünlüğü kazanamadan sona erdi. Bu savaştan sonra ABD müttefiklerini NATO örgütü çatısı altında birleştirerek Batı Bloğu’nu oluştururken, Sovyetler Birliği’nin yanındaki (çoğu Doğu Avrupa’da olan) ülkeler Varşova Paktını kurarak Doğu Bloğunu oluşturdular. 1961’de inşa edilen Berlin Duvarı Batı’yı Doğu’dan ayırarak Soğuk Savaş’ın simgesi hâline geldi.

Soğuk Savaş döneminde ABD’de komünizm korkusu o denli arttı ki, birçok sanatçı ve aydın kendilerini McCarthycilik’in baskı ortamının içinde buldular. 1960’ta başkan seçilen John F. Kennedy’nin ilk yıllarında Küba Füze Krizi yaşandı. ABD 1963’te Kennedy suikastıyla bir krize girdi. Vietnam’ın kuzey ile güneyi arasındaki savaş 1960’larda şiddetlendi. Sosyalist Vietnam’ın başarılı olmasından korkan ABD Vietnam’a asker gönderdi. 50.000’i aşkın ABD askerinin öldüğü savaş, 1975’te ABD’nin Saygon’u boşaltmaları ile sona erdi.

1980’de Ronald Reagan ABD’ye başkan seçildi. ABD’nin askerî harcamalarını büyük miktarda arttırmayı başaran Reagan, Stratejik Savunma Girişimi adı altında Sovyetler Birliği’yle büyük bir silah yarışı başlattı. 1991’de Sovyetler Birliği de dağıldı. Böylece Soğuk Savaş son buldu.

1990’larda başkanlık görevini üstlenen Bill Clinton döneminde askerî harekâtlar düşük yoğunluklu olarak sürdürüldü.

ABD 11 Eylül’ü yaşarken; Bush ‘Terörizmle Savaş’ adını verdiği bir dizi askerî harekâta girişti.

Böylelikle Afganistan Savaşı 7 Ekim 2001’de başladı.

“El-Kaide’ye yataklık yapmak” ve “kitle imha silahları geliştirmek” gibi asılsız “iddia”lara suçlanan Irak’taki Saddam Hüseyin rejimine karşı Mart 2003’te bir diğer harekât başlatıldı. Saddam sonrası Irak’ta Sünnîler tarafından direniş hareketi başlattı. Söz konusu direnişi bastırmak için 2003’te ABD ordusunun işkence yöntemleri kullandığı ortaya çıktı. Savaş yüz binlerce Iraklı ile binlerce ABD’li askerin ölümüne neden oldu.

Daha sonra ABD tarihinde ilk kez Afro-Amerikalı siyasetçi Barack Obama ABD’nin 44. devlet başkanı seçildiyse de; değişen bir şey olmadı.

Sonrasında da Donald Trump’lı kâbus sahneye çıktı.

ABD BAŞKANLARI

Sıradan Amerikalı Donald Trump’tan önceki 44 başkandan sadece kurucu Washington, Jefferson, Lincoln, belki F. D. Roosevelt ve bir önceki Obama’yı bilir. Amerikan üniversitesinde alt sınıftakilere Adams, Jackson, Van Buren, Harrison, Tyler, Polk, Taylor, Fillmore, Pierce, Buchanan, Hayes, Garfield, Arthur, McKinley ve Taft gibi adlar sorulduğunda; çoğu bu kişilerin geçmişte ABD başkanları olduklarını çıkaramadılar.

İlk başkan George Washington, İngilizlerin yerlilerle yaptığı kısıtlayıcı antlaşmalarla bağlı kalmayıp yayılabilmek için bağımsızlık savaşını üstlenmişti. İki dönemden sonra çiftliğine çekildi.

Adams’ı rakipleri “kralların, para babalarının adamı” diye eleştirdiler. Tutkusu oğlunu da başkan yapmaktı; altıncı başkan da o oldu.

Bağımsızlık düşüncelerini John Locke’tan alan Jefferson, yazdıklarının adamı değildi. “Herkes hür doğar” diyenlerin tümü köle sahibiydiler.

Madison, başkanlığını Britanya ile yeni savaşa borçludur.

Monroe’nun katkısı, adını taşıyan “doktrini”dir. ABD’den başka hiçbir devlet Latin Amerika’ya el atamayacaktı. Oğul Adams’ın iktidarı tam başarısızlıktı. Rakipler birbirini “hileci, kumarbaz” diye kötülemiş, tabancalar çekilmişti.

Aday Jackson, rakibini pazarları seçim konuşması yaptığından, Hıristiyan olmamakla suçladı. Jackson yandaşları başkanlıkta yiyip içip eşyaları kırdılar; kadınlar korkup kaçarken, Jackson gizlice sıvışıp kendini bir hana attı. Ancak, rakipleri eşine “fahişe”, ona da “kral oldu” diyorlardı.

Harrison başkanlık töreninde zatürree olunca öldü. Sıra yardımcısı Tyler’a geldi. Köleci toplum Teksas’ı ülkeye kattı; kabinesindekiler görevi bıraktılar.

Sonraki Polk, İrlanda kökenliydi; binlerce İrlandalı göçmen geldiğinde tümü oy için yurttaş yapıldı. Rakibi Polk’un kölelerinin sırtına kendi adını dağlattığını yaymıştı.

General Taylor, Meksika’ya karşı savaşın kahramanı diye seçildi. Rakibi Cass’ın adı İngilizce “eşek” (ass) ve “gaz” sözcükleriyle uyaklı olduğundan, siyaset alay oldu çıktı. Taylor, “Altına Hücum” sırasında öldü, yerine yardımcısı Fillmore geçti. Yaptığı önemli iş Japon limanlarını bombalama tehdidiyle zorla ticarete açtırmasıdır.

Sonraki Başkan Pierce, iki yakınını yitirince eski alışkanlığı alkole döndü.

Lincoln, köleci Güney’in başlattığı İç Savaş’ı (1861-65) kazandıran kişidir. Bir Güneyli tarafından öldürülmüştü. Bakanlarına karşı yalnız kendi kararlarını aldırtmasıyla bilinir.

Sıra Kuzey’in komutanı General Grant’a geldi. Birlik korundu, ama ırkçılığı önlemek için anayasaya eklenen 15’inci Değiştirge 1965’e değin uygulanamadı. Grant’ın başkanlığı mafya babalarının görünmeden yönetimine dönüştü; gerçek kazanan çürümüşlüktü.

Para babalarının adayı Hayes, Lincoln’un demokrasi tanımını şöyle değiştirdi: “Şirketlerin, şirketler tarafından, şirketler için yönetimi.” Seçimi kazanmadan Beyaz Saray’a girdi. Adaylar parayla oy topluyorlardı. Sonraki Garfield, kazanmasına kazandı ama ardından öldürüldü.

Yerine Cleveland seçildi. Rakibinin bir sloganı şuydu: “Ana, ana; hani baba? Beyaz Saray’da: Ha, ha, ha!” O günler Carnegie çelik fabrikalarından işçi çıkarıldığı, karşı koyanlara da özel polis Pinkerton’un ateş açtığı dönemdi. Ünlü işçi önderi Debs de yıllarını zindanda geçiriyordu. Oradan aday oldu, bir milyon oy aldı.

Başkan Harrison dönemi işverenlere “evet” demekle geçti. Ünlülerden Bn. M. E. Lease’in dediği gibi, “ABD Wall Street’ten yönetiliyordu.”

McKinley, 1898 İspanyol savaşından sonra dünyayı ABD sömürüsüne açan başkandı. Yandaşlarına para dağıttı; ardından öldürüldü.

Yerine eski polis müdürü Th. Roosevelt seçildi; yazar H. James, onun için “dev bir gürültü” diyor. Afrika’da 8 fil, 9 aslan, 20 zebra avladığının fotoğraflarını bıraktı.

Taft, tekelci sermayeye teslimiyeti sürdürdü. “Zavallı Wilson” denilen yeni başkan, Paris’te 1919’da “dünya barışını kuracak adam” diye karşılandı, birçok yönden başarısızdı, kalp krizinden öldü.

Harding, Coolidge ve Hoover yaklaşan 1929 ekonomik bunalımını fark etmediler bile. Harding, poker ve içkiyle yaşadı. Adaylardan biri rakibi Katolik Al Smith için “Papa’dan buyruk alır; Atlantik’in dibinden Vatikan’ın bodrumuna tüneli var” demiş, inananlar çıkmıştı.

Ekonomik bunalım F. D. Roosevelt’e rastladı. Sol düşüncelerin birkaçını uyguladı. Gerçek kurtarıcı, Japonya’nın (silah fabrikalarını açan) Pearl Harbor baskınıdır. Roosevelt’in Japon saldırısını bildiği, fakat gizlediği yorumu da var.

Truman, oy kaygısıyla Siyonist baskı örgütüne uyup İsrail’i on bir dakikada tanıdı. Yurtsever İran Başbakanı Musaddık’ı CIA devirince, Eisenhower, “hiç ilgimiz yok” dediyse de, Tahran’daki CIA şefi, “Musaddık’ı Nasıl Devirdik” diye kitap yazdı.

Kennedy, kalabalık Şikago oylarını alabilmek için mafya babası Giancana’ya bavul dolusu para yolladı. Saldırı silahlarına yatırımı azaltmak isteyince, gizli devletçe öldürüldü.

Johnson da Vietnam’da savaşı tırmandırıp 55 bin Amerikalının ve 3.5 milyon Vietnamlının ölümüne yol açtı. Başkan Carter, onun için “yalan ve dalaverede eşi yoktur” demişti.

Nixon, başkanlıktan atılacağını anlayınca, istifa etti. Reagan, son yılında Alzheimer hastasıydı; basın toplantısında bir filmi başından geçmiş olay gibi anlatmıştı.

Eski CIA Başkanı ve ABD’nin 41. başkanı baba George H. W. Bush 94 yaşında hayatını kaybetti. 1989-1993 yılları arasında sürdürdüğü Başkanlık görevine seçildiği gün, çok büyük bir ABD efsanesinin bir palavradan ibaret olduğunun anlaşıldığı gündür. ABD’de “en iyiler ile en başarılıların” zirveye çıkmasını sağlayan sistem dedikleri Meritokrasi bu zatın seçilmesiyle gerçekten çökmüştü. Çünkü ne kendisinin ne de mensubu olduğu son derece karanlık Bush Hanedanı’nın “en iyi” ya da “başarılı” sayılacak bir tarafı yoktu.

Bush’ların sistem içinde yükselmeleri “ahbap-çavuş kapitalizmi”nin (Crony Capitalism) bir azizliğidir. Petrol sanayii ile askeriyenin doğurduğu hanedan Bushlar, soylarını İngiliz Kraliyet ailesine kadar götürmekten pek hoşlanırlardı ama büyük bir palavradır bu.

CIA Başkanlığı döneminde Reagan’ın Irak’taki Saddam rejimine dolarlar akıtmasını sağladı. İran ile anlaşmazlığında Irak’ı İran’a savaş açması konusunda teşvik etti. Nikaragua’daki solcu Sandinista hükümetini devirmek için eli kanlı kontraları bu kurdurup, destekledi. ABD’nin kontralara yasadışı silah satmasındaki uğursuz parmak onundu. Irak’ın sonradan ABD tarafından yok edilmesi gereken bir güce dönüşmesi de onun marifetidir. Reagan’ın yardımcısı olduğu dönemde istihbarat desteği, askerî malzeme ve hatta gelişmiş kimyasal/biyolojik silahlar verdiği Saddam Hüseyin, Kuveyt’i işgal edip “Ortadoğu petrolünün akışını tehdit eder” hâle gelince, Başkan olduktan kısa bir süre sonra Irak’a saldırarak başlattığı Körfez Savaşı’nda 200 bin Iraklının ölümüne yol açtı. “Bağdat Kasabı” diye adlandırılmasının nedeni budur.[6]

Bill Clinton’un Monica’yla ilişkisi bir yana, görevden ayrılırken eşi Hillary, Beyaz Saray’daki (değerli tablolar dahil) birtakım eşyaları özel evine taşımış, bir bölümünü uzun süren baskılar sonucu geri vermeye yanaşmıştı. Bu konuda seçim danışmanı Dick Morris’in iki kitabına bakılabilir.

2000 seçimini Oğul Bush kazanmamıştı, ama kardeşi Jeb vali olduğu Florida’da rakibinin 60 bin oyunu saydırmayınca, birkaç yüz oy farkla öne çıktı. Herkese yalan söyleyerek Irak’a girdi. Bilgisizliği üstüne çok sayıda kitap basıldı.

“İlk siyah başkan” Obama “umulanı” yapmadı; böyle bir olasılık olsaydı, aday bile yapılmazdı zaten…

Trump da bu geleneğin halkasıydı.[7]

 ABD HAKİKÂTİ

Columbia Üniversitesi’nin ‘Saltzman Savaş ve Barış Çalışmaları Enstitüsü’nden Dr. Stephen Wertheim’ın “kesintisiz savaş” kavramıyla mercek altına aldığı üzere ABD hakikâtinin özeti saldırganlık, talan ve sömürüdür!

Çok uzağa gitmeye gerek yok! Mesela “büyük umutlar bağlanılan”(!?) Başkan Barack Obama, kara birliklerinin Afganistan’da kalacağını söylemesine rağmen, “kesintisiz savaş fikrini” kınamıştı. Ancak, görevdeki son yılında, yedi ülkeye tahmini 26.172 adet bomba attı.

Başkan Doland Trump, Ortadoğu’da devam eden savaşları eleştirmesine rağmen, askerî müdahaleleri yoğunlaştırdı ve yeni savaşlar başlatacağına dair tehditler savurdu. Kongre’ye meydan okuyarak, Suudiler tarafından Yemen’de sürdürülen savaşı başlattı.

Yemen’de 100 bin kadar çocuğun ölümüne, 22 milyon kişinin yardıma muhtaç kalmasına neden olan savaşa ABD, silah, hava hedefi desteği, yakıt ikmali ve istihbarat desteği sağlıyor ve Lockheed Martin ve Boeing gibi büyük şirketlerin kârlarına kâr katan, her 10 dakikada bir çocuk ölüyor…[8]

Öte yandan Trump, ABD’yi sürekli olarak İran’la savaşın eşiğinde tuttu ve kendisinden sonra gelen 7 en büyük ordunun toplam askeri harcamalarını geride bırakan Pentagon’a ekstradan milyarlarca lira akıttı.

Başkan Yardımcısı Mike Pence, West Point Askeri Akademisi’nden mezun olan öğrencilere şöyle diyordu: “Hayatınızın bir noktasında Amerika için savaşacağınız mutlak bir kesinlik arz ediyor. Savaşta askerlere öncülük edeceksiniz. Bu gerçekleşecek.”

Pence potansiyel cepheleri de şöyle sıralıyordu: Büyük Ortadoğu, Hint-Pasifik bölgesi, Avrupa ve Batı yarımküre. Pence haklı, Birleşik Devletler, dünyanın her noktasında askerî egemenlik arayışı içinde olduğu sürece, bir yerlerde mutlaka savaşılacaktır.

ABD, kendine bir sürü küçük düşman yarattı. Soğuk Savaş döneminden çok daha fazla askerî harekât başlattı. Zira 1946’dan bu yana yaptığı tüm müdahalelerin kabaca yüzde 80’i 1991’den sonra gerçekleşti.

Kesintisiz savaş Ortadoğu’da, ABD’nin 1991’deki Körfezi Savaşı’nı kazanmasının hemen ardından bölgeye kalıcı olarak yerleşmesiyle başladı ve bununla beraber döngüsel muhakeme kök saldı. ABD, kuvvetlerine yardım ve ev sahipliği yapan müttefiklerine bağımlı oldu. Varlığına karşı çıkan devletleri, teröristleri ve milisleri kışkırttı. Sonuçta ABD, 1991’den 2019’a neredeyse her yıl Irak’ı bombaladı ve 11 Eylül sonrası yapılan savaşlara yaklaşık 6 trilyon dolar harcadı.[9]

Bunlar elbette tesadüf değil; militarist birikimle müsemma ABD ekonomisinin askerî harcamaları gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

 ‘Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) küresel silah ticaretine ilişkin raporuna göre 2015-2019 arasında küresel silah ticaret hacmi bir önceki döneme (2010-2014) oranla yüzde 5 artarken; ABD silah ihracatında yüzde 36’lık payla birinci sırada yer aldı.

‘Deutsche Welle’nin haberine göre, ABD’nin silah ihracatı 2015-2019 yılları arasında, bir önceki döneme oranla yüzde 23 artış gösterdi. ABD’nin satışlarının yarısı Ortadoğu ülkelerine yapıldı.[10]

Yine SIPRI’nin ‘2019 Küresel Askeri Harcamalar Raporu’na göre, ABD yüzde 5.3 artışla 732 milyar dolar harcamaya ulaşmış. Bu toplam harcamaların yüzde 38’ine denk geliyor.[11]

‘Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS), 2019’daki askerî harcamalara ilişkin raporuna göre, harcamalar 2019’da bir önceki yıla (2018’e) oranla ortalama yüzde 4 oranında arttı. Bunun 10 yılın en yüksek artışı olduğuna işaret edilen raporda, en yüksek artış yüzde 6 ile ABD ve Çin’de kaydedildi. Rapora göre, silah ve savunma harcamalarını en çok artıran ilk üç ülke ABD, Suudi Arabistan ve Çin olarak sıralandı.

Raporda, ABD’nin ayırdığı savunma bütçesine ilişkin dikkat çekici karşılaştırmalara da yer verildi. ABD’nin 2018’deki savunma harcamalarının 53 milyar 400 bin dolar arttığını ve bu sayının İngiltere’ye ait dünyanın altıncı büyük bütçesine denk geldiği ve tüm Avrupa ülkelerinin savunma bütçesinden de dört kez büyük olduğu vurgulandı.[12]

Şimdi burada durup; Eric Hobsbawn’ın, XXI. yüzyılın hemen başında kaleme aldığı ‘XX. Yüzyılda Savaş ve Barış’ başlıklı yazısından aktaralım:

“XXI. yüzyılda savaş, XX. yüzyılda olduğu gibi ölümcül olmayacaktır. Yine de büyük ölçekte acı ve kayıp yaratacak silahlı çatışmalar dünyanın genelinde yüksek düzeyde ve yaygın olarak -genellikle bir salgın şeklinde- mevcudiyetini koruyacaktır. Barış çağının umudu uzaktadır.”[13]

HEGEMONYA MÜCADELESİ

Antonio Gramsci’nin, “Eski dünya ölüyor, yenisi doğmakta zorlanıyor: Şimdi canavarların zamanıdır,” diye tarif ettiği, Eugene V. Debs’in de, “Er ya da geç her ticaret savaşı bir kan savaşı hâline gelir,” notunu düştüğü bir geçiş sürecinin öne çıkarttığı eksen “hegemonya mücadelesi” ya da “Jeopolitik güç kaymaları”dır.[14]

A. Engin Yılmaz’ın, “Hegemonya mücadelesi olarak ticaret savaşları”[15] olarak adlandırdığı durum için; Verda Özer’in, “İkinci Soğuk Savaş mı?”[16] sorusuna Deniz Adalı’nın verdiği yanıt nettir: “Paylaşım savaşı”![17]

‘Atlantik Konseyi’nin, 2016 tarihli ‘Küresel Riskler 2035’ başlıklı raporunda “Soğuk Savaş sonrası düzen bir ‘yeni normal’ yaratamadan çözülmeye devam ediyor.” “1990’ların tek kutuplu dünyası… Artık kesinlikle geride kaldı.” “ABD’nin gerilemesinin kesinleşmesi kaçınılmaz değil ama Çin ile açık bir çatışma riskleri artırır.” “Çin’de sert bir ekonomik kriz patlak verirse bu, dünya çapında bir ekonomik yıkıma, korumacılığa, siyasi istikrarsızlığa yol açar,” denirken;[18] bir nevi fragmantasyon (parçalanma) süreci olarak da yorumlanması mümkün olan uluslararası hâl, yeni bir düzensizlik veya küresel çalkantı dönemi. Yeni bir “belirsizlik çağı”. Eskinin ölüp, yeninin ne olacağının ise belirsiz olduğu bir tür sistemsel fetret devri.

Bu durumun ilk özelliği ABD hegemonyası sarsılıyor ve küresel sistemin iktisadi liderliğinin ilk kez Atlantik ve Batı dışına, Çin merkezli olarak Asya’ya kayıyor olmasıdır.

İkincisi de sürdürülemez kapitalist kriz ile devreye giren küresel çalkantının, yerkürede milliyetçi ve faşizan hareketleri besliyor olmasıdır.

Ve nihayet belirsizliklerle dolu geçiş süreci, totaliter tehdit ile ona itiraz imkânının önünü açıyor.

Örneğin Alman tarihçi ve gazeteci Christoph von Marschall, Trump’ın başkanlığındaki ABD’nin liberal düzenin garantörü konumunu kaybettiğini varsayarak, artık Almanya’nın bu sorumluluğu üstlenmesi gerektiğini belirtiyorken;[19] ‘Le Monde’ başta olmak üzere Avrupa’nın kimi önde gelen gazetelerinde ABD liderliğine ilişkin kuşkuları dile getiriyorlar.[20]

Öte yandan Almanya Başbakanı Angela Merkel, ABD’nin dünya liderliği döneminin sona erdiğini belirtirken; AB Dış Politika Sorumlusu Josep Borrell ile Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron da ABD dönemin artık sona erdiğini vurguladılar.[21]

AB ülkeleri ise -özellikle Almanya- üretimin ve ticaretin merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı son 20 yılda, Pekin’le daha yakın olmaya çalışıyor. Dahası Brüksel XXI. yüzyılın geride kalan ilk 20 yılında, giderek daha çok ABD’den bağımsız hareket etmeyi esas alıyor.[22]

Dahası da var! Trump iktidarıyla birlikte belirgin biçimde öne çıkan, salgın hastalıkla birlikte dozu daha da artan Çin düşmanlığı, ABD’nin istediği sonucu vermiyor. Çünkü ne Çin’in ekonomik gücünü, yatırım ve dış yardım kapasitesini durdurabiliyor ne de Çin’le ticaretini kesebiliyor. Şöyle ki, ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi’nin (ustr.gov) 2018 verilerine göre, ABD-Çin ticaret hacmi 737.1 milyar dolar. ABD’nin ihracatı 179 milyar, ithalatı 558 milyar, dış ticaret açığı 379 milyar dolar. ABD’li şirketlerin Çin’deki yatırımları, Çinli şirketlerin ABD’deki yatırımları, ABD’nin Çin’den ithal ettiği ürünlerin çokluğu ve çeşitliliği dikkate alındığında, dış ticaret açığının büyüklüğüne rağmen, ABD’nin Çin’den vazgeçmesinin olanaksız olduğu görülüyor. Şunu da ekleyelim, ABD’nin en borçlu olduğu ülke de Çin…

Ekonomik büyüklüğü 14 trilyon dolar olan Çin, ABD’nin ardından ikinciyken; Dünya Bankası’nın satın alma gücü paritesi üzerinden yaptığı hesapla, 2019’da 23 trilyon doları geçen ekonomik büyüklükle ilk sırada… Çin’i, 19.5 trilyon dolarla ABD takip ediyor. Rusya ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) gibi yapılara öncülük ediyor.

Çin, BM Güvenlik Konseyi’nde de Rusya’yla birlikte davranıyor. İkili, ilişkilerini stratejik ittifak olarak tanımlıyorlar. Lakin ŞİÖ’den beklentileri arasında kimi farklar var. Çin, Rusya’nın da en büyük ticaret ortağı ve Rus dış ticaretindeki payı, 2018 verileriyle, yüzde 12.4.

Rusya ise 17.1 milyon kilometrekare ile dünyanın en geniş sınırlarına sahip. Ekonomik büyüklüğü, 1.63 trilyon dolar. Petrol, doğalgaz ve maden ihracatına bağımlı olması, önemli bir sorun. Bu ihracat kalemleri dışında Rusya’nın öne çıkan iki gelir kalemi daha var; silah satışı ve nükleer santral yapabilme kabiliyeti. Fakat tarihsel birikimi, nükleer güç kapasitesi, BM içindeki konumu, liderlik yeteneği, jeopolitik konumu, yetişmiş insan gücü, bilim, kültür, sanat altyapısı sayesinde, ekonomik gücünün çok ötesinde bir nüfuza sahip.

Çin ve Rusya, henüz tek başlarına ABD’yi dengeleyip, dizginlemekten uzak olduklarını biliyorlar. ABD’ye karşı birlikte davranıyorlar. ABD de bunun farkında. Ne var ki karşı hamleleri sonuçsuz kalıyor. Dünya dönüyor. Dengeler değişiyor, yeni ittifakları doğuruyor.[23] Tüm bunlar da ABD’yi geriletiyor…

Gerçekten de Corona salgını ABD’nin küresel liderlik iddiasını yerle bir etti. En fanatik Atlantikçiler bile artık “ABD’nin istisnai ve seçilmiş bir millet” olduğu inancına ağıt yakıyorken; ‘The New York Times’ da, “ABD’nin liderlik rolü sona erdi” tespitini dillendirdi.[24]

Bu tabloda “Hegemonyasının çöküş sürecine adapte olamayan ABD yönetiminin, Trump döneminde devreye sokmaya başladığı, ekonomik ve siyasi politikaların gündeme getirdiği felaket senaryoları”yla yüzleşirken;[25] ABD hegemonyası zayıfladıkça, emperyalist devlet içeride de dışarıda da çözülme işaretleri veriyor. Salgın dönemi boyunca Beyaz Saray ile valileri ve belediye başkanlarını karşı karşıya getiren kökten ayrımlar, hatta Trump’ın valilere karşı halkı neredeyse silahlı isyana teşvik etmesi, merkezî hükümet ile federal yönetimler arasındaki çelişkiler ve en sonunda ABD’nin köleciliğinin bir yansıması olarak süren “beyazcılığına” karşı siyah öfkenin patlaması…[26]

DURUMA DAİR

Aurelius Augustinus’un (354-430) “Adalet olmayınca devlet, büyük bir çeteden başka nedir ki?” diye tarif ettiği hâlden muzdarip ABD emperyalizmi çürümüştür; sürdürülemez kapitalist gerçeği de!

Coronavirüs, kapitalist sistemin tüm çürümüşlüğünü ortaya çıkardı.

ABD’li ekonomist Dr. Richard Wolff, “Sağlık sistemi coronadan önce de çökmüştü ve yoksul bölgelerde 500 hastane kapatılmıştı” diyor. İlginç bir şey daha söylüyor: Sistem fazla doktor eğitilmesine izin vermiyor. Doktorların ücretleri çok pahalı ve bunun ucuzlatılması istenmiyor. Almanya’da 1000 kişiye 4.3 doktor düşerken ABD’de 2.6 doktor düşüyor. Sağlık sistemi tamamen kâr odaklı çalışıyor.

Amerikan yönetimi, yılda yaklaşık 1000 insanı polislerine sokakta öldürterek şiddetle toplumu yönetebiliyor. ABD, her yönüyle tam bir şiddet toplumudur.

Bayram Ali Eşiyok, ABD’de yaklaşık 27.5 milyon insanın, yani nüfusun yüzde 8.5’inin sağlık sigortası bulunmadığını vurguluyor.

“ABD’de 500 binin üzerinde insan (2019’da 567 bin 715 kişi) evsiz ve sokaklarda, 40 milyon insan ise yoksulluk ve yoksunluk içinde yaşıyor. Hapishanelerde 2 milyonun üzerinde mahkûm bulunuyor.”

Amerika dünyada hapishanelerde en fazla kişi barındıran ülke. 2016 verilerine göre, ABD’de yaşayan her 100 bin kişiden yaklaşık 655’i hapiste. Devlet hapishanelerindeki siyah ve beyaz oranı ise 1’e 5.[27]

ABD, dünyada kişi başına en fazla sağlık harcaması yapan ülkelerin başında gelmesine rağmen, (10.586 ABD Doları), büyük sosyo-ekonomik eşitsizlikler nedeniyle, Covid-19’dan en çok etkilenen ülke… ABD’de aynı zamanda kişi başına “cepten sağlık harcaması” da diğer gelişmiş ülkelerden fazla: 1.122 dolar… Bu rakam Almanya’da 738, Fransa’da ise 463 dolar…

Bin kişiye düşen yatak sayısı, ABD’de 2.8; Japonya’da ve Almanya’da 8.0…

Amazon’un patronu Bezos’u 150 milyar ABD doları kişisel servetiyle ABD’nin bir numaralı süper zengini yapan ekonomik sistem (Wolf diyor ki: Depolarında yüz binlerce kişiyi saatte 10 dolara çalıştırıyor), ancak ve ancak hastalıklı bir kapitalist yapının, eşitsizliğin ve çürümüşlüğün ürünü olabilir.[28]

Gerçekten de yerküre dehşet verici sorunlarla boğuşurken; 2019 yılında “ultra-zenginler” safına 31 bin kişi daha katıldı. ‘Knight-Frank’ın, 30 milyon dolardan fazla serveti bulunan bireyler olarak tanımladığı raporda ultra-zenginlerin 240 bin 575’i ABD’de yerleşik ve serveti 1 milyar dolar eşiğini aşanların sayısı ABD’de 631. Ve ayrıca ‘Bloomberg’in haberine göre ABD’de ultra-zenginlerin maliyeye yüzde 40 vergi ödemeden varlıklarını çocuklarına veya torunlarına aktarmalarına olanak tanıyan dolambaçlı bir sistem var.[29]

Amerika’nın en zengin 400 kişisi, nüfusun daha yoksul yüzde 50’sini oluşturan 150 milyon kişinin toplam gelirinden fazla kazanmaktadır.[30]

Derin ve yaygın eşitsizliğiyle ABD’nin ekonomik büyüklüğü, -Dünya Bankası verilerine göre- 21.4, federal borcu ise ABD borç saatine (usdebtclock.org) göre 26.5 trilyon dolar civarında.

Hâlen dünyanın en güçlü devleti olsa da zayıflıyor. Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü kadar savunma bütçesi var. Nükleer silah kapasitesinde, uçak gemisi ve denizaltı sayısında lider. 150 kadar ülkede, irili ufaklı, açık gizli 800 dolayında askerî üsse sahip. Ancak, hegemonya kabiliyeti aşınıyor. Salgın hastalık hem ekonomisini sarstı hem toplumsal bünyesindeki fay hatlarını daha da belirginleştirdi.

ABD, strateji belgelerinde “hasım güçler” olarak tanımladığı Rusya ve Çin’in artan nüfuzunu geriletemiyor. Almanya’nın daha bağımsız davranma çabasını dizginleyemiyor.

Bu hâlin öteki boyutlarına gelince…

ABD, dünyanın en büyük üretim sektörüne (dünya toplamının yüzde 18.2’si, Çin; yüzde 17.6) sahip olmasına rağmen üretim alanındaki şirketlerin yüzde 67’si nitelikli işçi sıkıntısı çekmektedir. Yasal olmayan yollardan ülkeye giren 20 milyon niteliksiz işçi yanında, 60 milyon sıradan işin dışarıdan sağlanıyor olması diğer bir soru(n) sahasıdır.[31] ABD halkının yüzde 37’si en büyük ekonomik sorun olarak fiyat artışlarını, yüzde 38’i işsizliği, yüzde 15’i bütçe açığını, yüzde 14’ü vergileri gösterdi. Amerikan halkı bugün de pek çok şeyden dolayı mutlu değildir. Dünyanın en güçlü ülkesi olmasına rağmen 360 milyon nüfusun en az 56 milyonu karne ile besleniyor. Elimizde uzun bir liste var. Yetenekli insan açığı artıyor, ücretler artmıyor.

Hükümet yılda 927 milyon dolar değerinde sosyal güvenlik ve sağlık programı uygulamaktadır ve Amerikan halkının yaklaşık üçte biri bu programlardan yararlanmaktadır. ABD içinde hapisteki insan ve obez sayısı, silah miktarı ve enerji tüketiminin yüksek olması, ilkokul öncesi okula çok az çocuk gitmesi gibi sorunlar alarm vermektedir. ABD’nin sosyal sorunlarının başında orta sınıfın çöküşü, evlilikler, dinî özgürlükler, Latinlerin durumu gibi konular gelmektedir.[32]

Yalnız yaşayan annelerin, iki işte birden çalışmak zorunda olması çocuklara ayıracak zaman bırakmamaktadır. Siyahlar ABD’nin patlamaya hazır bombasıdır ve bu yüzden siyahları sisteme daha çok entegre etmek, bunun için de dönüştürmek hedeflenmektedir. ABD’nin 38 eyaletinde yaklaşık 300 milyon kişi bir çeşit sokağa çıkma yasağına tabi. Kriz böyle devam ederse ABD’nin geleneksel sorunları olan evsizlik, sosyal izolasyon, kronik veya akut sağlık problemleri, pahalı sağlık giderleri ve düşük ücretler listesine gıda maddesi yetersizliği de eklenecek. ABD’de insanlar binlerce km uzunluğunda yiyecek yardımı ve işsiz kuyrukları oluşturdu. Sadece halkın kredi kartı borçları 1 trilyon doları geçmiş durumda.[33]

Asıl soru(n), uluslararası sistem ile ilgili; finansal ve başta iklim koşulları olmak üzere çevresel olarak bir çöküş yaşanıyor. Kapitalizm artık ekonomileri taşımıyor. Tüm ülkeler benzer sorunlar içinde; üretim yok, iş yok, ihtiyaç çok, gelir yok ama borç çok. Sadece ABD’nin ulusal borcu 23 trilyon dolar. Ülkeler borç krizi içinde iken, tüketime alıştırılmış insanlar evsiz, işsiz ama borçlu. Bir Amerikalı ailenin yıllık ortalama geliri 49.103 dolar, bundan sosyal sigorta ve vergiler çıktığında aylık 3.300 dolar civarındadır. Okul aidatları olmadığını varsayın, 700 dolar aylık iki arabanın taksitleridir. Yiyecek, giyecek ve ev aletleri için ayda 1.200 dolar harcanır. Geriye kalan 1.400 dolar içinde ev ipoteği (yaklaşık 200 dolar), emlak vergileri ve sigortalar, ev aletleri tamiri gibi masraflar da ödenmelidir. Finansal sistemin başarısızlığı hem ABD’de hem de Avrupa’da ekonomik ve siyasi krizlere dönüşmüş durumdadır.

Jim O’Neill’in, “ABD’de işsizlik oranı son derece düşük olsa da büyüme döngüsü yavaşladı ve ekonomi gitgide kırılganlaşıyor,”[34] notunu düştüğü tabloda ABD’de hâlihazırda düşük olan ortalama yaşam süresi Trump iktidarının ilk iki yılında daha da düşüş gösterdi. 2017’de orta yaşta ölümler İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Şaşırtıcı değil çünkü “Başkan” daha fazla Amerikalının sağlık sigortasından mahrum kalması için çalıştı ve sigortasız nüfus yalnızca iki yılda yüzde 10.9’dan 13.7’ye fırladı.

Ortalama yaşam süresinin kısalmasına sebep olan etmenlerden biri de Anne Case ile Angus Deaton’ın “çaresizlik ölümleri” dediği olguydu. Bunlar arasında alkol, uyuşturucu ve intihar kaynaklı ölümler vardır. 2017’de bu tip ölümlerin sayısı, 1999’un 4 katıydı.

Trump en zengin yüzde 1’lik kısım için iyi bir başkan olabilir (özellikle en zengin yüzde 0.1 için) fakat nüfusun geri kalanı için pek de iyi olmadı. 2017’nin vergi kesintisi politikaları tam olarak yürürlüğe girerse ikinci, üçüncü ve dördüncü beşlik vergi dilimlerinde yer alan neredeyse tüm haneler daha fazla vergi ödeyecek.

Vergi indirimleri ultra zenginlere ve şirketlere yarıyor. Dolayısıyla ABD hane gelirlerinin 2017 ve 2018 kesitinde ortalama gelirlerinde kayda değer artış olmamasına kimse şaşırmamalı. Milli gelirdeki artışın büyük bölümü tepedekilere gidiyor. Trump yönetimi görevi devraldığından beri reel haftalık maaşlar yalnızca yüzde 2.6 arttı ve uzun yıllardır yatay seyreden trendi telafi etmekten uzak kaldı. Ortalama bir işçinin maaşı reel olarak 40 yıl öncesinin yüzde 3 altında. Sosyal adaletsizlikler adına da pek bir gelişme kaydedilemedi: 2019’un son çeyreğinin verilerine göre, ortalama bir siyahî işçinin maaşı, beyaz bir işçinin maaşının dörtte üçünden bile azdı.

Daha da kötüsü, yaşanan büyüme çevresel açıdan sürdürülebilir de değildi. Trump’ın denetimleri hepten kaldırması ve parasal maliyet-kazanç verilerine odaklanması sayesinde durum daha da kötüye gitti. Hava daha kirli, su daha içilmez ve gezegen iklim krizine daha fazla maruz bırakılıyor. Aslında bakarsanız iklim değişikliğinden kaynaklanan kayıplar ABD’de yepyeni rekorlar kırıyor. Oluşan zarar 2017 verilerine göre milli gelirin yüzde 1.5 seviyesinde.

Vergi indirimleriyle birlikte yeni bir yatırım dalgası gelecekti. Bunun yerine şirketler tarihte görülmemiş şekilde kendi hisselerini geri toplamaya başladılar. 2018 yılında 800 milyar dolar kadar hisse şirketlerce geri toplandı. Kâğıt üstünde yüzde 100 istihdama hiç olmadığı kadar yaklaşan ülkede, 2019 yılının bütçe açığı 1 trilyon dolar seviyesine yaklaşarak rekor kırdı. Yatırımlar zayıf seyrederken dahi yurtdışından borçlanmak zorunda kaldık. Elimizdeki verilere göre dış borçlanma senelik 500 milyar dolar seviyesine ulaştı ve Amerika’nın borçluluk pozisyonu bir yılda yüzde 10 arttı.

Trump’ın ticaret savaşları ise tüm esip gürlemeye rağmen ABD’nin ticaret açığını azaltmadı; 2016 yılına nazaran 2018’de dörtte bir daha yüksek bir seviyede. Hatta Çin ile ikili ticaret açığı da 2016 seviyesinin dörtte bir üzerinde gerçekleşti…

İstihdamda artış hızının düşük kalmasına şaşmamalı, çünkü sağlıksız insanlar çalışamazlar. Engelli insanlar, hapis yatan insanlar (ABD’de hapsedilme oranları 1970’ten bu yana altı kat arttı ve hapiste 2 milyon insan var) ya da inancı kalmadığı için iş aramayı bırakanlar da ‘işsiz’ sayılmıyor. Tabii aslında gayet işsizler. Diğer yandan, makul maliyetlerde çocuk bakım hizmeti sağlamayan bir ülkede kadının işgücüne katılımı oranlarının da yüksek olmasını beklememek gerek. Kadın istihdamı, diğer gelişmiş ülkelerin on puan altında.[35]

Bu ekonomik zeminde “Temsil krizinin işaretleri”ne[36] de dikkat etmek “olmazsa olmaz”dır.

Kolay mı? Yıllar yılı “Batı demokrasisi”, “Amerikan demokrasisi” diyerek, dünyanın geri kalanı üzerinde oluşturulan örnekliğin aslında bir karşılığının olmadığı, hegemonya kurmaya dönük üstünlük algısı oluşturma içeriğine sahip bir algı balonu olduğu bugünlerde iyice ortaya çıktı. O kadar ki Amerika’da iş zora girince ne kadar demokratik değer varsa ayaklar altına alınıyor hatta artık iç savaş sesleri yükseliyor…

Trump yönetiminin federal yarı askerî (paramiliter) polis güçlerini ülke genelindeki büyük kentlere konuşlandırma planı, demokratik haklara yönelik saldırıda ve polis devleti yönetimi kurulmasında keskin bir tırmanışı ifade etmektedir.

Bu güçlerin Portland’da seferber edilmesi, şimdiden Latin Amerika’daki ölüm mangalarını hatırlatan görüntülere yol açtı. Birliğini gösterir bir işaret veya isimlik olmayan kamuflajlar giyen çeteler, protestocuları yakalıyor, onları işaretsiz kamyonetlerin ve arabaların içine atıyor ve sorgulamak, belki de daha kötüsü için alıp götürüyor.

Trump açıklamalarında New York, Chicago, Philadelphia, Detroit, Baltimore, Oakland ve diğer şehirlerde benzer adımlar atma tehdidinde bulundu. Trump, polis şiddetini protesto edenler hakkında şunları söylüyordu: “Bu insanlar anarşistler, ülkemizden nefret eden insanlar ve ileriye gitmelerine izin vermeyeceğiz.”

Amerikan kentlerinin bu federal ajanlarla istila edilmesinin yasal veya anayasal bir temeli bulunmamaktadır. Kongre, konuşlandırılmalarına izin vermemiştir ve karşılık gelen herhangi bir olağanüstü durum söz konusu değildir. Trump’ın şiddet ve anarşi iddialarına karşın, asıl şiddet onun haydutları tarafından uygulanmaktadır.

Trump’ın adımları, polisin George Floyd’u öldürmesinin ardından patlak veren kitlesel protestoları bastırmak için 1807 tarihli İsyan Yasası’nı uygulamaya koyup silahlı kuvvetleri konuşlandıracağını ilan etmesinin üzerinden iki ay geçmeden gelmektedir.

Demokrat senatör Richard Bluemental ise bu hususta şöyle diyor: “Trump’ın temel haklarını arayan kişilere karşı diktatörce çabaları, derin bir şekilde anti demokratik ve tehlikelidir.”[37]

Evet “Amerikan Rüyası/ The American Dream”nın artık bir kâbusa dönüşmeye başladığını kanıtlayan bir atmosfer giderek ağırlaşıyor.

“Amerika’da herkesin rüyaları gerçekleşebilir” savının aslında, soykırıma uğratılan yerliler, modern köleciliğin Afrika’dan kopartarak getirdiği siyahlar, daha yakın zamanda gelişmekte olan ülkelerden gelen göçmenler, sık sık da işçiler için bir kâbus olduğunu, sol ve liberal eğilimli entelijansiya ile sanatçılar yaklaşık 200 yıldır vurguluyorlar.

İç savaşı köleci eyaletler kaybetti, kölecilik kalktı ama siyahlar 1960’ların sonuna, Sivil Haklar ayaklanmalarına kadar vatandaşlık haklarını gerçek anlamda kazanamadılar. Dahası, ırkçılık kimi zaman açık, çoğu zaman sosyo-ekonomik sonuçlarıyla yapısal olarak varlığını bugüne kadar sürdürdü.

Şimdi iki vektörün bileşkesinde, ırkçılığa karşı yeni bir isyan dalgası yükseliyor. Birincisi: Trump döneminde dinci, ırkçı “Yeni Faşist” gruplar, Trump’ın ırkçı, dinci, paranoyak ve otoriteryen söylemin etkisiyle giderek güçlendiler. Irkçı terörizm, siyahları hedef alan polis cinayetleri sıklaşmaya başladı. İkincisi: Trump’ın, insan yaşamına değer vermeden, saçma sapan önerilerle yönetmeye çalıştığı bir pandemi, ölü sayısı artar, ekonomi çökerken yapısal ırkçılığın etkilerini daha da ağırlaştırdı.

Bu kez farklı olan, ırkçılığa karşı yeni dalga karşısında geleneksel muhafazakâr entelijansiyanın korkuları, bu “yeni dalga”dan çok, derinleşen kutuplaşma ve her fırsatta parlamenter demokrasinin kurallarına, güçler ayrılığı ilkesine tecavüz eden, dış politikayı kendi ekonomik siyasi çıkarlarına alet eden Trump yönetiminin ve Trumpçı kitlenin olası tepkilerinin yaratacağı sonuçlar üzerinde yoğunlaşıyor.[38]

Oysa Trump “Amerika’yı yeniden büyük yapacağım” diyerek Başkan seçildi, muhafazakâr The American Interest dergisi editörü Adam Garfinkle’ın, “Şimdiki çılgınlık”, “Sineklerin efendisi durumları” gibi ifadelerle tanımladığı bir noktaya geldi…

Peki, şimdi ABD nereye gidiyor? Garfinkle, yazısının sonuna doğru, “Dikkat ederseniz hâlâ Trump’tan söz etmedim” dedikten sonra, Trump’ın daha derin bir bozulma sürecinin ürünü olduğunu vurguluyor. Garfinkle, bu bozulmayı, toplumun üzerinde anlaşılmış ortak değerlerini kaybetmesine bağlıyor, John Donne’un Galileo’nun kitabı yayımlandıktan (1610) sonra yazılmış bir şiirinden (1612) aktarıyor: “Her şey paramparça, tüm ahenk gitti.”

Bu durumu “egemen ideolojinin verimliliğini yitirmesi” olarak da tanımlayabiliriz. Bu da bizi, yine Başkanın realiteden kopuşuna getiriyor.

Trump 2002 yılından bu yana, Hıristiyanlığın en uçuk yorumlarından, “neokarizmatik” akımının önden gelen sözcülerinden Paula White’ı dinî danışman olarak kullanıyor. 

Foreign Policy dergisinde yayımlanan, “Milyonlarca Amerikalı Trump’ın gerçek cinlerle, şeytanla savaştığına inanıyor” başlıklı araştırmanın yazarı, bu kadının görüleri için “çok tehlikeli” ifadesini kullanıyor. Bu kadın, Trump’ın “karanlık güçlerle, şeytanın ajanlarıyla, cinlerle, zebanilerle savaştığına” (metafor olarak değil gerçekten) inanıyor; “siyaseti ve jeopolitiği bu güçlerin komploları, savaşları olarak” okuyor. “Göçmenlerin, şeytanın ajanları olduğuna inanıyor.” Onları cadılıkla, sihirle uğraşmakla suçluyor. Diğer bir deyişle yaklaşık 20 yıldır Trump’ın dinî görüşlerini, bir anlamda dünya algısını, dünyayı, şeytanın ajanları, cinler, cadılar arasında süren savaşlara ilişkin komplolarla açıklayan bir fanatik etkiliyor.[39]

TRUMP FELAKETİ

Başkanlık sloganı, “Amerika’yı Yeniden Büyük ve Yüce Yapalım/ Make America Great Again” yani baş harflerinin kısaltmasıyla “MAGA!” olan Donald Trump’ın bir felaket olduğu kimse için “sır” değil…

Aklının yerinde olmadığı konusunda yaygın tartışmalar yapılan Trump’ın berbat bir ırkçı olduğu iyice ortaya çıkmışken; ağzının ayarının olmadığı, daha doğrusu zihninin ağzını yönlendirdiği biliniyor. Yani gaf yapan değil, ne söylüyorsa inanarak söyleyen biri ABD’nin Başkanı!

Örneğin Afrika, El Salvador, Haiti gibi ülkelerden “bok çukuru” diye söz edebildi.

Onu kat kat geçmiş olmasına rağmen eski Başkan George W. Bush’la ortak yanları var Trump’ın. Bush da, yıllar önce Rusya’da düzenlenen bir G8 toplantısında “kankası” eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’le konuşurken açık olduğunu unuttuğu mikrofondan, “Ortadoğu’daki krizi çözmenin anahtarı, Hizbullah ve Suriye’nin bu boku yemeye son vermeleridir” gibi laflar da sarf etmişti…[40]

Bunların yanında Trump’ın dili rakiplerine yönelik ağır sözlerle, hakaretlerle ihbarcıların idam edilmesine ilişkin önerilerle, sık sık tekrarlanan kitlesel toplantılarla birlikte giderek sertleşirken; rakiplerini değersizleştirmenin ötesinde şeytanlaştırıyor![41]

“Dayatmacı” keyfîlikle “kurallara” aldırmayan Trump’tan duyduğumuz tehlikeli sözlere, aynı derecede tehlikeli eylemler eşlik ediyorken; o, Bush döneminde terörizme karşı kurulan ‘İç Güvenlik Örgütü’nü, Federal Acil Yönetim Ajansı’nı (FEMA) kendisine bağlı güvenlik güçlerini, toplumsal muhalefete karşı kullanmaya başladı. Örneğin bunlar, “Siyah Yaşamlar Önemlidir” hareketinin doğduğu, Portland’da (Oregon), gözlerine kestirdikleri vatandaşları, hiçbir açıklama yapmadan plakasız arabalara atıp götürüyorlar. Seçimlere “kanun ve düzen” adayı olarak girmeye karar veren Trump, bu plakasız arabaları ve kimlik taşımayan güvenlik güçlerini “Siyah Yaşamlar Önemlidir” hareketinin görüldüğü Chicago, New York, Philadelphia, Detroit, Baltimore gibi kentlere de göndermeye başladı. Bu kentlerin Demokrat Parti’den valileri, Trump’ın tutumunu otoriterlik olarak nitelediler.

‘The New York Times’da Michelle Goldberg de “Trump’ın Amerikan kentlerini işgali başladı” başlıklı yorumunda, “Protestocular, sokaklardan hiçbir tutuklama emri olmadan derdest edilip götürülüyorlar. Hâlâ buna faşizm demiyor muyuz,” diye soruyor, ‘On Tryranny/ Tiranlık Üzerine’nin yazarı Timothy Snyder’in saptamasını aktarıyordu: “Paramiliter güçlere dikkat edin. Lider yanlısı paramiliter güçlerle polis iç içe girmeye başlamışsa demokrasinin sonu gelmiş demektir.”[42]

Gerçekten de “Tahakküm kurmalısınız. Göstericileri tutuklayıp, yargılamalısınız. Tahakküm kuramazsanız onlar indinde bir denyodan farksız kalırsınız!” sözleri 140 kente yayılan George Floyd gösterileri için valilere ve belediye başkanlarına Trump’ın verdiği talimat![43]

Varın gerisini siz tasavvur edin; bir de Trump’ın, “ABD’nin aşırı solcu faşizmin kuşatması altında olduğu”nu[44] haykırışını da unutmadan…

Bu tabloda “ABD’nin kuruluş tarihi 1776’dır. ABD’nin yaklaşık 250 yıllık bir geçmişi vardır. Bu geçmişe karşın kurumların yönetime ve başkana kayıtsız koşulsuz teslim olmadığı yaşananlarla bir kez daha kanıtlandı,”[45] türünden ucuz “tespitlerin” bir kıymet-i harbiyesi yokken; Trump’ın azledilme söylenceleri “hoş” ve boş bir seda olmanın ötesine geç(e)memiştir.

Tıpkı Başkan’ın eski “Ulusal Güvenlik Danışmanı” John Bolton’un, ‘Bir Beyaz Saray Anısı: Her şeyin Olup Bittiği Oda/ The Room Where It Happened: A White House Memoir’ başlıklı kitabıyla birçok “sırrı” ifşasının ya da eski emlak kralının genç yaşta ölen abisinin kızı Mary Trump’ın, ‘Çok Aşırı ve Yetersiz: Ailem Dünyanın En Tehlikeli Adamını Nasıl Yarattı?/ Too Much And Never Enough: How My Family Created the World’s Most Dangerous Man” başlıklı yapıtının deşifresinin de bir işe yaramaması gibi…[46]

Muhaliflerin susturulup, eleştiri ve itirazların işlevsizleştirildiği Trump’lı ABD’de Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, “Biz bir muz cumhuriyeti mi olduk?” sorusunu dillendirirken; ‘The New Yorker’ın yanıtı kısa: “Henüz orada değiliz ama her halükârda yerinde bir soru bu. Amerikan demokrasisinin geleceği belirsiz!”[47]

Gerçekten de “Trump, ikinci kez seçilebilmek için ülkede Yeni Faşizmi destekliyor, dünyada Çin ile sıcak çatışma riskini göze almış görünüyor ve Trump ateşle oynuyor!”[48]

“Trump döneminde başlayan ‘süreç olarak faşizmi’ hızlandıran gelişmeler, Trump’ın Beyaz Sarayı terk etmeye niyetli olmadığını, kasım seçimlerinde bir ‘hukuk darbesi’ olasılığını gündeme getiriyor.

Trump, artık denetimden çıkan Covid-19 salgını üzerine konuşmuyor, yerine ırkçı, dinci bir ‘hukuk ve düzen’ söylemini yoğunlaştırıyor: Irkçılığın ve köleciliğin simgesi olan Güney’in bayrağını savunuyor. ‘Siyah Yaşamlar Önemlidir’ hareketini bastırmaya çalışıyor; polisin siyahlardan çok, beyazları öldürdüğünü iddia ediyor. Onu Mesih olarak gören dinci Evanjelik seçmenin fantezilerine kendisinin de inanmaya başladığı, ‘kültürel Marksizm’ denen bir komployu yayan kimi fanatikleri Beyaz Saray’da yanına aldığı görülüyor.

Bir The Nation araştırmasına göre, Trump’ın maşası olarak çalışan, artık uluslararası ilişkiler konusunda da demeçler vermeye başlayan (büyük ABD şirketlerini Çin konusunda uyarıyor, hatta tehdit ediyor), Başsavcı William Bar’ın emriyle Federal Hükümet (merkezî hükümet) 17 yıl sonra idamları yeniden başlatmış. İki kişi idam edilmiş, ilk sırada iki kişi daha ve ondan sonra da 60 idam mahkûmu var. Bu sırada Trump, CIA’nın gizli operasyon yapma yetkisini genişletmiş. The Guardian ve Los Angeles Times’ın aktardıklarına göre, Trump’a bağlı Gizli Servis personeli Oregon’da plakasız arabalarla, kimliksiz üniformalarla dolaşıyor, insanları herhangi bir gerekçe göstermeden alıp götürüyor, daha doğrusu kaçırıyorlarmış. Kısacası ‘süreç olarak faşizm’ ilerliyor.”[49]

NEO-FAŞİZM

Gerici, otoriter ve/veya faşist bir aşırı sağ dalga dünyanın her yerinde yükselişte: Hâlihazırda, dünya üzerindeki ülkelerin yarısına hâkim olmuş durumda. En bilinen örnekler şunlar: Trump (ABD), Modi (Hindistan), Orbán (Macaristan), Erdoğan (Türkiye), IŞİD (İslâm Devleti), Salvini (İtalya), Duterte (Filipinler) ve şimdi de Bolsonaro (Brezilya). Ama bir sürü başka ülkede de, henüz bu kadar açık tanımlanamasalar da, bu trende yakın hükümetler var: Rusya (Putin), İsrail (Netanyahu), Japonya (Shinzo Abe), Avusturya, Polonya, Burma, Kolombiya vs.

Bu aşırı sağ dalganın her ülkede kendine has özellikleri var: Birçok durumda (Avrupa, ABD, Hindistan, Burma), düşman -yani günah keçisi- Müslümanlar ve/veya göçmenler; bazı Müslüman ülkelerde, dinî azınlıklar (Hıristiyanlar, Yahudiler, Êzîdîler). Bazı örneklerde yabancı düşmanı milliyetçilik ve ırkçılık ağırlıkta, diğerlerinde ise kökten dincilik ya da sol, feminizm ve homoseksüel nefreti. Görüldüğü gibi çeşitlilik söz konusu ama hepsi değilse bile çoğunluğun paylaştığı bazı ortak özellikler de var: Otoriterlik, köktenci milliyetçilik -“Deutschland über alles” ve onun yerel varyantları: “America First” (Önce Amerika), “O Brasil acima de tudo” (Her Şeyden Önce Brezilya) vb.- dinî veya etnik (ırkçı) hoşgörüsüzlük, toplumsal sorunlara ve suça karşı tek yanıt olarak polis/ordu şiddeti. Faşist veya yarı faşist nitelemesi bazıları için geçerli olabilir.[50]

Bu noktada şunu belirtmekte yarar var: Donald Trump ve Boris Johnson gibi adeta birbirinin kopyası tiplerin, aynı dönemde ortaya çıkması bir rastlantı değil. Bunlar, Reagan ve Thatcher ile başlayan neo-liberal küreselleşme sürecinin, ona eşlik eden postmodernizmin, 2008 finansal krizinde ifadesini bulan iflaslarının semptomlarıdır…

Popülizmin geri gelişi, “biz ve onlar” ikilemini yeniden canlandırdı ve siyaset alanını yeniden açtı. Ne yazık ki şimdilik bu ikilem içinde, “Yeni Faşizm” bir “biz” inşa ediyor. Trump, Johnson gibi tipler bu “biz”e dayanarak iktidara gelmeye ve orada kalmaya çalışırken “Yeni Faşizm”in değirmenine su taşıyorlar.

Çare bu süreci görmezden gelerek eski “uyumlu, kapsayıcı politika fantezisine” kapılmaktan değil, daha büyük bir ilerici, anti-faşist “biz” yaratmaktan geçiyor. Bunun ilk adımı da solun birlikte çalışmanın yollarını bulmasında…

Bu zorunluluk göründüğünden çok daha acil. Çünkü kapitalizmin ve uluslararası jeopolitiğin dinamikleri, ırkçılıktan, milliyetçilikten, emperyalist yeniden paylaşım rekabetlerinden, dolayısıyla da “Yeni Faşizm”den yana işliyorken;[51] 1980’lerde yeni küreselleşme sürecinin merkezinde ABD vardı. Ve 2008 finans krizi sonrası dönemde yükselmeye başlayan “yeni-faşizm”in merkezinde de ABD yer alıyor.[52]

Yeri gelmişken, belirtmeden geçmeyelim: Devlet kapitalizmi, yalnızca Çin’e ait bir gelişme değil. ABD yönetimi de benzer yönde ilerlemeye başlıyor. Davos’çuların neo-liberalizme yönelik eleştirilerinin, siyasal istikrarsızlıklara ilişkin kaygılarının cilasını kazıyınca, bir devlet kapitalizmi seçeneği belirmeye başlıyor. Böylece “1984” tipi rejimlerin ya da XXI. yüzyılın faşizminin, gelişme olasılıklarının önü açılıyor.[53]

Bu noktada “temsilî demokrasi”, “oy” gibi söylencelerin bir karşılığı yoktur.

“Oy Kullanıyorum. O Hâlde Özgürüm” diyerek gönül rahatlığı ile dolaşabilir misin?

Mesela, Amerikalı ünlü bilimkurgu yazarı Robert Anson Heinlein çok da haksız mıydı, “Tarihte, çoğunluğun haklı olduğu bir tek örnek gösterebilir misiniz…” derken?[54]

“Liberal demokrasinin iflası olarak faşizm”[55] gerçeğine yeniden kafa yorulması gereken zamanlardan geçiyoruz…

Hatırlayın: Irkçı, gerici, demagog Trump, başkan seçildikten sonra canlanan “faşizm” tartışmaların içinde bir tarihçi, 1930’larda Almanya’da Naziler iktidara gelmeden önceki Demokratik Weimar Cumhuriyeti’nin siyasi ve kültürel canlılığını “yanardağın kıyısında dans etmeye,” benzetmişti.[56]

Ayrıca Trump yönetiminin içinden biri ‘The Guardian’a, “Amerika biraz Weimar Cumhuriyeti’nin son dönemine benzemeye başladı” demiş. Weimar Cumhuriyeti (1918-1933) yerini Nazi devletine bırakmıştı.

Bu analoji güçlü, çünkü içinde büyük gerçeklik payı var. O dönemde de bir coronavirüs pandemisi vardı (İspanyol gribi – 1918-20). “Büyük Depresyon” içinde, işsizlik yüzde 30’a yükselmişti. Salgın, tarihte hemen her pandemide olduğu gibi bir suçlu arayışına yol açıyordu. Avrupa’nın geleneği de bu “göreve” Yahudileri ve yabancıları (“ulusu kirleten, aşağı ırktan” insanlar) atıyordu. Büyük Savaş’tan hezimete uğrayarak çıkan Almanya’da milliyetçi kesimler düş kırıklığı yaşıyor, bu duygu “Yahudi ihaneti” paranoyası üzerinden nefret ve intikam, “ulusun büyüklüğünü” kanıtlama saplantısına dönüşüyordu. Sokaklarda silahlı faşist milisler Yahudilere, işçi hareketine saldırıyor, halkı yıldırmaya çalışıyordu. Almanya sosyal formasyonunun bütün çelişkileri birden derinleşiyor, toplum dağılma sürecine giriyordu. Büyük sermaye, silahlı milislerden çekinmekle birlikte, işçi sınıfını yeniden disiplin altına almak, ekonomiyi çalıştırmaya başlamak için Nazilerin iktidarını kabul etme düşüncesine giderek yaklaşıyordu.

Bugün de ABD’de ekonomi serbest düşüşte, işsizliğin hazirana kadar yüzde 25’e yükselmesi bekleniyor. Bunlar coronavirüs salgınının etkilerinden kaynaklanıyor. Ancak, bu salgın ABD’de yıllardır giderek şekillenen ve ifadesini Trump’ın seçilmesinde bulan bir dizi ekonomik, coğrafi, kültürel çatlağın üzerine geldi ve onları daha da derinleştirdi.

Bu çatlaklar kabaca şöyle: Sınıf (emek sermaye), ırk (beyazlar ve diğerleri), din (Protestan Evanjelik ve Katolik, Müslüman, Yahudi), kentsel ve kırsal (taşra). Bu çatlaklar, “biz” ve “onlar”, kırmızı (cumhuriyetçi) ve mavi (demokrat), “yurtsever” ve “küreselleşmeci” (liberal seçkinler ve Yahudiler anlamına da geliyor) saflaşmasına yol açıyor. Coronavirüs salgınının etkisiyle hızla derinleşmeye başlayan bu çatlakların taraflarının birçok alanda örtüştüğü (örneğin beyaz, Protestan, taşra ve yabancı -Katolik, Müslüman-, büyük kentler gibi), emek, sermaye ve ırkçılık kategorileri etrafında toparlanabileceği görülüyor. Dünyada, ABD hegemonyası artık yok! Bu da halkta yönetici seçkinlere yönelik bir düş kırıklığını, iktidarsızlık duygusunu besliyor, Amerika’yı, yabancı unsurları temizleyerek “yeniden büyük yapma” saplantısına dönüşüyor…

Çünkü Trump, Covid-19 salgını ve ekonomik depresyon etkisiyle zayıflayan seçilme şansını bu bölünmüşlükleri kullanarak ve faşist hareketlerle “ekonomiyi yeniden açma” talebi üzerinde buluşarak, onların sözcülüğünü üstlenerek telafi etmeye çalışıyor. “Güney (Amerikan İç Savaşı’nın köleci kanadı), Trump yönetimi altında yeniden canlanıyor.”[57]

California, Kuzey Carolina, Ohio, Michigan, Los Angeles, Iowa gibi birçok kentte ekonomiyi açma talebini bir özgürlük konusu yapan silahlı milislerin de katılığı büyük protesto gösteriler düzenlendi. Ohio’da silahlı milisler Eyalet Meclisi binasına girdiler.

Beyaz Saray’ın kendi yaptırdığı, günlük ölü sayısının 3 bin, toplam sayının 100 bin ile 250 bin arasına çıkabileceğini hesaplayan Covid-19 araştırmasına karşın, Trump bir an evvel ekonomiyi, özellikle işçilerin yaşamı pahasına açmaya çabalıyor, bu amaçla da silahlı milislerin katıldığı toplantıları açıkça destekliyor; Beyaz Saray’da kurulan Covid-19’la mücadele timini dağıtmaya hazırlanıyor. Bu noktada, faşist grupların, Cumhuriyetçi Valilerin, sermayenin ve Trump’ın arzuları birleşiyor.

Trump’ın ekonomiyi yeniden açma planında, işveren çağırdığında işe gitmeyen işçilerin, işyeri ve çalışma güvenliği koşullarına bakılmaksızın “gönüllü işsiz” sayılarak, işsizlik ödeneklerinin kesilmesi de yer alıyor. Kimi eyalet valileri daha şimdiden bu “aç bırakarak canı pahasına, zorla çalıştırma” yöntemini yasalaştırmaya başlamışlar.

Böylece ekonomiyi açma süreci, aynı zamanda, Trump liderliğinde “yeni faşizmi” ve sermayeyi birbirine yakınlaştıran bir cephenin, yerli/göçmen işçi sınıfına yönelik güçlü bir saldırısını da beraberinde getiriyor.[58]

Bir Weimar Cumhuriyeti olarak ABD’de Trump’ın yalanları aslında nihilizmin maskesi ve neo-liberal faşizmin ideolojik tasarımını üretiyor. Bu şartlar altında devletin finans modeli yeniden yaratılıyor, tüm toplumsal ilişkiler ekonomik hesaplara göre değer kazanıyor ve ultra milliyetçilik ile sağ popülizm, beyaz üstünlüğü üzerinden zehirli ve gamsız bir savunma mekanizması yaratıyor. Trump, şaşırtıcı olmayan bir şekilde dili bir savaş aracı, sosyal medyayı da kendisine muhalif olanları kriminalize etme, göçmenleri insan yerine koymama ve kendisini beyaz milliyetçilerin ve diğer aşırı grupların sözcüsü yapma gücünü veren bir duygusal mayın tarlası olarak görüyor.

Faşizm ilk olarak dille başlar, ardından ayrımcı şiddeti belli bir gruba uygulamayı -siyahlara, Yahudilere, göçmenlere ve diğer “elden çıkarılabilir olanlara”- meşrulaştıracak bir şekillendirmek için aradığı itici gücü kazanır. Bu maskenin ardında, Trump kendisini eleştirenleri “düşman” göçmenleri “ezikler” ve “suçlular” olarak gösterir ve nefret ve şiddetle şekillenen aşırı sağın sözcüsü hâline gelir. Bir performans stratejisi olarak abartılı şiddetli tepkileri kullanarak ve medyayı da bu uğurda yönlendirerek yarattığı ayrımcı ve şeytanlaştırıcı retorik ile de gerçek şiddetin tonunu belirlemiş olur.

Retoriğinin Neonazilerin beyaz ırkçıların şiddetini nasıl meşrulaştırdığını umursamadığı gibi aynı zamanda bunların büyüyen bir tehdit olduğunu da asla kabul etmiyor. Trump, Yeni Zelanda’daki saldırının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada beyaz üstünlüğünü savunan grupların ciddi bir tehdit oluşturmadığını söyledi.

William Faulkner’in işaret ettiği gibi geçmişin hayaletleriyle yaşıyoruz ya da daha doğrusu; “Geçmiş hiçbir zaman ölmedi. Aslında geçmiş bile değil.” Trump karanlık dönemlerinin hayaletlerinin bugünümüze gelebileceğinin canlı kanıtı. Fakat bu aynı zamanda bu hayaletlerle mücadeleyle geleceği kuracak radikal demokrat siyasetlerin inşa edilebileceğinin de kanıtı. Nazi rejimi, tarihin donmuş bir anından çok daha fazla. Aynı zamanda geçmişten bir uyarı ve Trumpizmin demokrasiye yönelik tehdidine açılan bir pencere. Faşizmin hayaletleri korkmak için değil, bizi somut ve kapsayıcı bir demokrasi için somut eyleme geçmemiz açısından önemli bir araç.[59]

Görmekte, altını çizmekte yarar var: Trump, başkan olduğundan bu yana ABD’de bir “Yeni Faşizm süreci” yaşanıyor. Dört yıl önce Trump, çok açık bir ırkçı, dinci, şiddeti yücelten, LGBTİ, kadın düşmanı, iklim krizini inkâr eden, rakibi Hillary Clinton’a yönelik hakaretlerle yürütülen, “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” derken kimi yabancı liderleri, örneğin Merkel’i “deli kadın” sözleriyle aşağılayan bir gündemle seçildi. O zaman birçok “sağduyulu” gözlemci, “Trump, Beyaz Saray’a yerleşince bürokrasinin elinde normalleşir” diyerek avunuyordu. Hitler, iktidara geldiğinde genç Viktor Klemperer’e (o dönem yazılmış güncesi çok önemlidir) babasının, “Merak etme, bu ülkenin güçlü kurumları var” dediğini anımsatanlara iyi gözle bakılmıyordu.

Trump, Beyaz Saray’a yerleştikten sonra kampanyasında açıkladığı programı uygulamaya başladı. Finans-kapitalin vergileri daha da indirildi, borsalar yükselmeye başladı. Trump, Meksika sınırına duvar, yasadışı göçmenleri çocuklarından ayıran tecrit kampları yaptırdı, Müslümanların ülkeye girmesini önlemeye çalıştı, uluslararası ilişkilerde milliyetçi ve saldırgan tutum benimsedi. ABD, silahsızlanmayla, iklim kriziyle mücadeleyle ilgili uluslararası anlaşmalardan çıkmaya başladı. ABD ile Çin arasında rekabet giderek sertleşti, bir ticaret savaşı başladı. Trump, Beyaz Saray’daki bağımsız, deneyimli bürokratları, danışmanları tasfiye etti. Başsavcılığa, Yüksek Hâkimler Kurulu’na, İstihbarat Konseyi’nin başına, “maşa” gibi kullanabileceği adamları getirdi, Cumhuriyetçi Parti’yi kontrol altına aldı. Hakkında açılan meclis soruşturmasını sabote ederek yasama organını zayıflattı. Trump ve adamları, devletin tepesine ve önemli merkezlerine yerleştiler.

Bunlar olurken Trump, ülkede ırkçı, faşist, çoğu silahlı milis gücü olmaya aday grupları yüreklendirecek konuşmalar yaptı, onları destekledi, saçma sapan komplo teorilerini Twitter’den paylaştı. Trump’la birlikte ABD’de, toplum ve devlet düzeyinde bir “Yeni Faşizm” süreci başladı.[60]

Bir ek daha: ABD’deki “Yeni Faşizm” sürecinin bir diğer bileşeni de Evanjelik Hıristiyanlık. Bu, İncil’e harfi harfine uymayı şart koşan son derecede gerici kesim, Trump’ı destekliyor. Bu kesimin dinî liderleri, Trump’ı, tüm ahlâksızlıklarını sineye çekerek bir “Kusurlu Mesih” olarak kabul ediyorlar. Trump da her fırsatta bunların ideolojik fantezilerini besliyor. Örneğin: Beyaz Saray’ın yakınındaki bir kilise olaylar sırasında hasar görünce Trump, Beyaz Saray’dan korumalarının eşliğinde yürüyerek kiliseye geldi ve kilisenin önünde, elinde bir İncil ile fotoğrafçılara poz verdi. Trump gelmeden önce kilisenin önünde barışçı bir gösteri vardı. Polis, Trump’a yer açmak için protestocuları, biber gazı ve copla uzaklaştırdı.[61]

IRKÇILIK İLLETİ

Ayırımcılık, ırkçılık, adaletsizlik, eşitsizlik kapitalist yerkürenin her yerinde…

Sürdürülemez kapitalizmin otoriter popülist liderlerinin yönetimleri altında daha da şahlanıyor. Gücün yürütme erkinin elinde merkezileşmesi, “ötekileştirilenleri” sistemin dışına itiyor…

Covid-19 pandemisinin daha çok düşük gelirli, riskli alanlarda çalışan ve genelde sağlık hizmetlerinden yararlanamayan Afro-Amerikanları vurduğu Trump’lı ABD’de de böyle bu.

‘Booking Institute’ 2016 yılı raporuna göre, ABD’de bir beyaz ailenin ortalama geliri siyahî bir ailenin gelirinin 10 katıyken;[62] tarihi yerlilere (“Kızılderililer”e), siyahîlere, göçmenlere, farklı cinsel yönelimli bireylere karşı ayrımcılıklar ve baskılarla dolu Amerika’da ırkçılık kadim bir mesele.

Amerika kıtasının keşfinden bu yana, bu topraklarda ırkçılık her daim kazandı; ırkçılar ödüllendirildi, hak ettikleri cezaları almadı; ırkçılık gerilimi, gerilim şiddeti tetikledi.

Howard Zinn, ‘ABD Halklarının Tarihi’ başlıklı yapıtında Kolomb’un gemi günlüğünden Arawak halkı için yazdıklarını şöyle aktarır: “Bize papağanlar, pamuk kozaları, mızraklar ve daha birçok şey getirip bunları cam boncuklar ve çıngıraklarla değiş tokuş ettiler. Sahip oldukları her şeyi değişmeye hazırlar. Gelişmiş ve sağlıklı vücutları, yakışıklı yüzleri var. Silahsızlar ve silahları tanımıyorlar. Onlara bir kılıç gösterdiğimde keskin kenarlarından acemice tutup kendilerini kestiler. Demir kullanmıyorlar. Mızraklarını kamıştan yapıyorlar. Bunlardan iyi köleler olabilir. Elli kişiyle bunların hepsine boyun eğdirebilir, istediklerimizi yaptırabiliriz.”[63]

Beyazların üstünlüğüne dayanan, köleliği yücelten ABD devleti, kanlı tarihinden aldığı güçle XXI. yüzyılda hâlen siyahîleri hedef almaktayken;[64] ABD’de siyah Amerikalı George Floyd polis şiddeti sonucu hayatını kaybetti. Minneapolis Kent Konseyi Başkanı Lisa Bender “Kentimiz, Minneapolis Polis Departmanı ile olan toksik ilişkisini sona erdirmeyi planlıyor,” dese de;[65] George Floyd’u katleden polis ekibinde yer alanlardan biri daha kefalet karşılığı tahliye edildi. Katil polislerden Derek Chauvin, Tou Thao, Thomas Lane ve J. Alexander Kueng arasından Thao da 750 bin dolar (5 milyon TL) kefaletin ödenmesiyle tahliye edildi![66]

Aslında bunda şaşırtıcı bir şey yok…

Floyd’un beyaz polis Chauvin’ce boğularak öldürülmesi konusunda Hollywood yıldızı George Clooney, Daily Beast sitesi için kaleme aldığı makalede, “George Floyd’un öldürüldüğünden kimsenin şüphesi yok. Dört polis memurunun elinde son nefesini vermesine tanıklık ettik… Bir kez daha sokaklarımızda dışa vuran öfke ve hüsran, ilk günahımız kölelikten beri ülke olarak ne kadar az olgunlaştığımızın sadece bir hatırlatıcısından ibaret… Bu da bizim pandemimiz. Hepimizi enfekte ediyor ve 400 yıldır hâlâ aşı bulacağız,”[67] derken haksız değildir…

Çünkü bir araştırmaya göre, ABD’deki en büyük terörizm tehdidi, aşırı sağcılardan ve beyaz üstünlükçüsü gruplardan geliyor. Trump’ı iktidara getiren dalgayla birlikte ABD’de alt-right denen gruplar ve tüm ırkçı sağcılar kendilerine güvenli hâle gelip sokaklarda terör estirmeye başlamışlardı. 2017’de ırkçılık karşıtı bir gösteriye arabasıyla dalan bir saldırgan, Heather Heyer’in ölümüne yol açmıştı.

Yine geçenlerde yayınlanan raporda, ayrıca, 6 yılda aşırı sağ saldırı ve suikast girişimlerinde yoğun bir artış olduğu belirtiliyor. 2019’daki tüm terörist saldırıların üçte ikisi, 2020’dekilerin ise yüzde 90’ı aşırı sağcılar tarafından gerçekleştirilmiş. Rapor, aşırı sağın terör tehdidinin, diğer tüm tehditlerden daha büyük olduğunu söylüyor.[68]

‘Boogaloo’ diye anılan aşırı sağcı hareketin mensupları, Amerika’nın dört bir yanında patlak veren eylemlerde boy gösteriyorken; eylemleri kendi amaçları için fırsata çevirme niyetindeler ve zaman zaman tüfeklerle sokağa çıkıyorlar.[69]

Örneğin Floyd’un katli ardından polis şiddetine karşı düzenlenen protestolarda, Virginia’da barışçıl göstericilerin üzerine araç süren bir KKK lideri tutuklandı. Basına yansıyan haberlere göre, Kaliforniya’da düzenlenen protestolarda, uzun yıllardır polise toplumla önyargısız ilişki kurma eğitimi veren siyah bir eylemci vurularak yaralandı.

Virginia eyaletinin Fairfax County kentinde 5 Haziran 2020’de Floyd olayına benzer bir vakada polis memuru Tyler Timberlake tutuklandı. Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde bir grup polis sokakta daireler çizerek dolaşan siyah bir erkeği ambulansa binmeye ikna etmeye çalışıyor. Bu sırada polislerden biri adamı şok tabancasıyla vurup yere düşürdükten sonra sırtına çıkıp ellerini kelepçelemeye çalışıyor.[70]

Dedik ya şaşırtıcı değil bunlar!

Siyaset bilimci Dr. Aysuda Kölemen’e göre, “… ‘ABD’de ırkçılık arttı,’ demek çok yanlış çünkü ABD’nin hukuk, güvenlik, eğitim ve sağlık yapısı ırkçılık üzerine kurulu”dur.[71]

24 saat içerisinde 3 ayrı saldırının yaşandığı ABD’den, Teksas ve Ohio’da meydana gelen saldırılarda 31 kişinin hayatını kaybedip Chicago’da ise 9 kişinin yaralandığı[72] şiddet ve ırkçılık coğrafyasından işte birkaç örnek!

• Nobel ödüllü, 90 yaşında bilim insanı Dr. James Watson, insanlar arasında ayrımcılık, ırkçılık yapıyor. Watson PBS kanalının yayımladığı belgeselde, “Siyahlar ile beyazlar arasında zekâ ve entelektüel kapasite arasında fark vardır, testler bunu kanıtlıyor,” dedi. Afrika’nın geleceğinin karanlık olduğunu söyleyip, bunun “zekâ geriliği”nden olduğunu ileri sürdü! Siyahlar ile beyazlar arasındaki farkın da üstelik genetik olduğunu söyledi…[73]

• Latin Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı ve daha sonra Meksika Büyükelçisi Francis White, “Belirli istisnalar dışında, Latin Amerika’nın çoğu hükümetinin, özellikle tropik bölgelerde ve çok küçük bir saf beyaz nüfusa sahip olmak, kamu görevlileri arasında büyük bir sahtekârlığın var olmasıdır. Beyaz için Ekvador çok geri kalmış bir ülkedir.” Çünkü nüfusun sadece “Yüzde 5’i saf beyaz, geri kalan yarım kan veya Kızılderili” diyordu!

Yıllar sonra, Kaliforniya Üniversitesi, Berkley zoolog Samuel Jackson Holmes, ABD’deki Meksikalıların zorla sterilizasyonunu önerdi (aynı şekilde yalnızca Kaliforniya’da 10.000 “aptal” sterilize edildi). Holmes, “Bugünün işçilerinin çocukları yarın vatandaş olacak” dedi. Ardışık makalelerde, Theodore Roosevelt’in sadece KKK üyeleriyle değil, Anglo-Sakson vatandaşlarının geniş bir alanı ile rezonansa girecek olan “ırksal intihar” hakkındaki uyarısını tekrarladı.[74]

Bu hâlde; ABD’de yayımlanan araştırmada ırkçıların propaganda araçlarında gözle görülür bir artış yaşandığına dikkat çekildi. Üniversitelerde yoğunlaşan ırkçı söylemlerin önceki yıllara göre neredeyse iki katına çıktığı kaydedildi. ABD’de Karalama Karşıtı Topluluk (ADL) isimli bir sivil toplum örgütünün hazırladığı rapora göre, ülkede ırkçı propaganda dağılımı, 2019’da zirveyi gördü.

ADL’nin raporunda, “2019’da ülke çapında toplam 2 bin 713 ırkçı yayın dağılımı bildirildi” ifadeleri kullanıldı. Bu sayının 2018’de bin 214 olduğu aktarıldı. Buna ek olarak, 2019’da Hawaii dışındaki her ABD eyaletinde en az bir ırkçı propaganda vakası saptandığı belirtildi. En yüksek sayıda ırkçı propaganda faaliyeti Kaliforniya, Teksas, New York, Massachusetts, New Jersey, Ohio, Virginia, Kentucky, Washington ve Florida eyaletlerinde görüldü. Kampüslerdeki ırkçı propagandanın, ülke çapındaki faaliyetlerin dörtte birini oluşturduğu kaydedildi.[75]

Durum bu merkezdeyken; ABD’de polis siyahları öldürdükçe, Trump insanların polise ve kanunlara saygılı olması gerektiğini söylüyor. Son isyanı körükleyen, budur…

Malum üzere ABD kapitalizmi ülkeye kendi rızaları dışında getirilen siyah insanların emekleri üzerinden kuruldu. Malcolm X’in ünlü sözünde olduğu gibi “Irkçılığın olmadığı bir kapitalizm mümkün değildir.”

Irkçılık, bütün bir insan grubunu derilerinin rengi yüzünden köleleştirip, onların emeklerini ücret ödemeden kullanmanın meşrulaştırılmasının aracı oldu. Karşılığı ödenmeyen bu emek, erken dönem kapitalizmin motorunu çalıştıran yakıt işlevi gördü[76] ve onun dişlilerince öğütüldü!

25 Mayıs 2020’de siyahî George Floyd’un beyaz polis tarafından acımasız muamele yüzünden katledilmesiyle Minneapolis’ten yayılan isyanın kapitalist tahakkümün yarattığı eşitsizlik, baskı ve tahribata karşı koyma cüreti olduğu herkesin malumuyken; söz konusu şiddetin ABD’nin etnik ve sınıfsal farklılığıyla doğrudan ilintili olduğu da “sır” değildi!

“Nasıl” mı?

ABD işgücü piyasalarında 2019 itibarıyla işsizlik oranı beyazlarda yüzde 3.1 düzeyinde iken Hispanik nüfusta (Meksikalı ve Orta ve Güney Amerikalı göçmenler) yüzde 4.5, siyahîlerde ise yüzde 6.5’e çıkıyordu.

‘Economic Policy Institute’ye (EPI) göre, cinsiyet ve etnik kökene dayalı ücret eşitsizliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Siyahî kadın emekçilerin ücretleri, beyaz Amerikalı erkeklerin ücret ortalamasının ancak yüzde 62’sine erişmekteydi. Bütün etnik kökenler bir arada düşünüldüğünde, kadın emekçilerin ortalama ücreti, erkek emekçilerin ücretlerinden yüzde 18 daha gerideydi.[77]

Ayrıca gelir ve servet eşitsizliğinin ırksal boyutla malûl olduğu ABD’nin kurumsal yapısı, tarihsel olarak, eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşma, finansal imkânlara ulaşmayı da içeren her alanda siyahlara sayısız zorluk çıkarmaktadır.

Tüm iktisadî göstergeler siyahlar ve beyazlar arasındaki iktisadî eşitsizliklerin arttığını ortaya koymaktadır. Ortalama beyaz ailenin serveti 1983’teki 110 bin dolarlık seviyesinden 2016’da 146 bin dolara yükselmişken, ortalama siyah ailenin sahip olduğu servet aynı dönemde 7 bin dolarlık seviyesinden 2016’da 3.557 dolara azalmıştır. Aynı dönemde beyaz aileler daha yüksek oranda ev sahibi olurken siyahî ailelerin sadece yüzde 44’ü ev sahibidir.

Corona virüs kaynaklı ölümleri takip eden ‘The Covid Tracking Project’e göre siyahlar ABD nüfusunun yüzde 13’ünü oluşturmaktayken; corona virüsten kaynaklı ölenlerin yüzde 24’ü siyah Amerikalılardır. Pandeminin merkez üssü New York eyaletinde siyahların ve Hispaniklerin nüfus içerisindeki oranları sırasıyla yüzde 14 ve yüzde 19 iken corona virüs kaynaklı ölümlerdeki oranlar siyahîler için yüzde 25 ve Hispanikler için yüzde 27’dir.[78]

Tüm bu veriler ışığında denilebilir ki, siyahîler için hiçbir şey henüz “tarih” olmadı. Floyd’un katledildiği Minneapolis, “siyah” tabloyu çok iyi anlatan verilere sahip!

Örneğin Minneapolis’te beyazlar siyahlardan iki kat fazla kazanıyor. ‘Census Bureau’ya göre, 2018’de siyah bir ailenin geliri yıllık 36 bin dolar, beyaz bir ailenin geliri 83 bin dolarken; fark 47 bin dolardı!

Ev sahibi olmada ise, siyahların yüzde 25’i kendi evinde otururken, bu oran beyazlarda yüzde 76 idi…

Mülkiyetteki adaletsizlik de uzun bir geçmişe dayanıyordu. 1968’deki yasa değişikliğine kadar beyazların gayrimenkulleri, beyaz (Caucasian) kanı taşımayanlara satılamaz, devredilemez ya da kiralanamazdı. Mineapolis’in ikizi St. Paul’de 1950-1960 arasında inşa edilen otoyol her 8 siyahtan birinin evinin ya da iş yerinin üzerinden geçti. Bu ailelerin çoğu bir daha toparlanamadı. İşsizlik beyazlarda yüzde 4, siyahlarda yüzde 10 idi![79]

Ve nihayet ABD polisinin Floyd’u öldürmesi nadir bir olay değil; aksine gündelik bir olaydı adeta.

Amerika’da 2015 Ocak’ından 2020’nin ikinci çeyreğine 4728 kişi polis tarafından kurşunlanarak öldürülmüştü. Bunlardan 1252’si siyah, 877’si Hispanik, 214’ü diğer etnik azınlıklardandı ve öldüren polislerin hepsi beyazdı…

Sadece siyahlara bakarsak, beş yılda 1252 cinayet yılda 250 cinayet demek. Yani her üç günde iki ölüm. Yani 36 saatte bir… Denebilir ki, polisin 2015’ten beri öldürdüklerinin 2385’i beyaz olduğuna göre, beyazlar siyahlardan iki kat daha çok öldürülüyor. Evet. Ama siyahlar nüfusun yüzde 13’ü. Beyazlar yüzde 72’si…[80]

Hâl bu merkezdeyken; daha fazla izaha gerek var mı?!

VE İTİRAZ!

Evet, “Nefes alamıyorum!”, sadece George Floyd’un değil, tüm Amerikan toplumunun, hatta dünya nüfusunun yüzde 99’unun feryadı, itirazı, isyanı!

Irkçılık sorunu tarihsel olarak aşılamadı ve kapitalizm koşullarında da aşılabilecek gibi değil…

Bu nedenle “No justice, no peace/ Adalet yoksa barış yok” diye haykıran ötekileştirilenler; “ABD’de sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine rağmen isyan eden insanlar artık kanunu dinlemiyor. Çünkü kanuna ve kanunu uygulayanlara güvenlerini yitirdiler.”[81]

“ABD’nin Gezi İsyanı”[82] olarak da betimlenen eylemler ne Zülal Kalkandelen gibi, “ABD’de sosyalizme ilgi artıyor diye yaygara koparılsa da, aslında orada kastedilenin sosyalizm değil, sosyal demokrasidir”;[83] ne de ‘Demokrat Sosyalistler’den, parlamentonun en genç üyesi Alexandria Ocasio Cortez gibi, “Trump korkuyor. Sonun yaklaşmakta olduğunu görüyor,”[84] demek mümkün değil…

Orta yerde ABD’nin en az 15 eyaletine Ulusal Muhafız güçleri konuşlandığı ve gözaltına alınanların sayısının 4 bini geçtiğinin aktarıldığı;[85] ayrıca ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon), 1600 askeri tedbir amaçlı Washington eyaletinde konuşlandırdığını duyurduğu;[86] ve protesto gösterilerinin Detroit, New York, Seattle, Los Angeles, Washington olmak üzere otuzdan fazla kenti etkisi altına aldığı; polisle, cop, biber gazı ve plastik mermiyle saldırdığı; bir polis karakolu, çok sayıda polis aracının yandığı; binaların camlarının kırıldığı, kimi dükkânların yağmalandığı ve yoldan geçen bir arabadan açılan ateşle bir göstericinin öldüğü; nihayet Beyaz Saray adeta kuşatma altında olduğu[87] bir hareket varken; ne olacağı mücadelece belirlenecek…

Aslında bunlar siyahî itiraz hareketi açısından yeni bir şey de değilken; ABD’de kısa sürede tüm ülkeye yayılıp; köleci ve ırkçıların heykellerinin yıkıldığı eylemlerin en önemli sloganı, aynı zamanda toplumsal bir hareket de olan ‘Siyah Canlar Önemlidir/ Black Lives Matter’ hareketinin aslî amacı, “beyaz ırkın üstünlük söylemi” ile siyah topluluklara uygulanan şiddete karşı mücadele etmek.

Söz konusu güzergâhta Amerika’nın Siyah Sosyalistleri’nin web sitelerinde “Temel İlke ve Amaçlar” adı altında yayımladıkları bildiri; mücadele hattını şöyle tarif ediyor:

 “• Kapitalizmin, özgürlük ve adalete karşıt bir sosyal ve ekonomik sistem olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle, uluslararası bir sosyalist hareketin, demokrasi ve özgürlüğün erdemlerini yansıtan eşitlikçi bir topluma ulaşmanın en güçlü umudu olduğunu düşünüyoruz.

• ‘Sosyalizm’ derken yine kapitalizm bünyesinde kapsamlı bir sosyal refah devleti ya da kamulaştırılmış hizmetlerden bahsetmiyoruz. ‘Sosyalizm’ ifadesiyle politik, ekonomik ve kültürel sistemin sağlam demokrasi ve eşitlik ilkeleri çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını kastediyoruz.

• Biz siyah bir Amerikan örgütüyüz. Sosyalist siyaseti çevreleyen ilkelerin siyah Amerikalılar arasında yeterince temsil edilmediğini görüyoruz. Siyah Amerikalıların daha fazla özgürlük ve eşitlik için sosyalizme ihtiyaçları var.

• Örgütün amacı, siyah solcuların uluslararası sosyalist hareket içerisinde sağlam bir şekilde temsilini sağlamaktır.

• Siyahî milliyetçiliği cepheden reddediyoruz. Bir insan olarak başarımız, en üstte olanların başarılarıyla değil en altta olanların mutluluğuyla değerlendirilir.”[88]

Böylesi bir düşüncenin (tartışmaya açık) pratiği, kimilerince “Black Lives Matter/ Siyahların Hayatı Değerlidir hareketi tarafından Seattle’da kurulan özerk bölge, 1871 Paris Komünü’nün ruhunu yaşatıyor,”[89] yorumu ile sunulan Seattle’da “özerlik” ilanı oldu.[90]

Ve nihayet Noam Chomsky’nin, “ABD’de temelde tek bir parti var: Patronlar partisi. Bunun Demokratlar ve Cumhuriyetçiler denilen ve kimi bakımlardan farklı olsalar da aynı politikaları sürdüren iki fraksiyonu var. Ben genel hatlarıyla bu politikalara karşıyım. Nüfusun çoğu da öyle,” notunu düştüğü ABD’de de aslolan, ırkçılığın hangi zeminde hayat bulabildiğini, ırkçılığın hangi sınıfın elinde ve hangi amaçlar için öldürücü bir silah olarak kullanıldığını açığa çıkarmak, hedefleri doğru belirlemek ve mücadeleyi doğru zeminlere oturtmaktır. Irkçılığın sınıfsal dayanağını hedeflemeyen her lanetleme girişimi, sonuç olarak riyakârlığın ötesine geçemez.

1862’de “Köle olmayacağım, efendi de olmayacağım. İşte benim demokrasi anlayışım” diyen Lincoln tarafından ilan edilen ‘Özgürlük Bildirgesi’nden 100 yıl sonra, 1960’larda insan hakları mücadelesi vermek zorunda kalan Afro-Amerikalılar, 2020’de de hâlâ aynı sorunlarla boğuşuyorlar. Klasik kölelik rejimi kapitalist gelişmenin önünde engeldi. “Kendi içinde bölünen bir ev ayakta kalamaz. Bu hükümetin sürekli olarak yarı köleci, yarı özgür olmayı” kaldıramayacağı (Lincoln) için tasfiye edildi.[91] Oysa ırkçılık ve milliyetçilik kapitalist sistemin gelişmesinde burjuvazinin elindeki en önemli ideolojik silahtır ve o bu silahtan asla vazgeçmeyecektir.

O yüzdendir ki, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı verilen savaş kapitalist özel mülkiyet sistemine karşı savaşla birleştirilmezse hiçbir kalıcı başarı sağlanamaz.[92] o

9 Ağustos 2020, Çeşme Köyü.


[1]    Cahit Külebi, “Amerika”.

[2]    Tevfik Dalgıç, “ABD Diken Üstünde”, Cumhuriyet Pazar, 7 Haziran 2020, s. 17.

[3]    Mustafa K. Erdemol, “Wilson: Adı Silinesice Bir Irkçı”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2020, s. 2.

[4]    Yaman Törüner, “I. Dünya Savaşı Sonrası Amerika”, Milliyet, 26 Ocak 2015, s. 9.

[5]    Yaman Törüner, “Savaş Şirketler İçin Bulunmaz Fırsattı”, Milliyet, 19 Ocak 2015, s. 12.

[6]    Mustafa Kemal Erdemol, “Ahbap-Çavuş Kapitalizminin Başkan Yaptığı Adam: Baba Bush”, Cumhuriyet, 2 Aralık 2018, s. 10.

[7]    Türkkaya Ataöv, “Amerikan Başkanları”, Cumhuriyet, 2 Mart 2019, s. 2.

[8]    Ömür Şahin Keyif, “ABD Kongresi Trump’tan Ne İstiyor?”, Birgün, 18 Ocak 2018, s. 15.

[9]    Stephen Wertheim, “… ‘Kesintisiz Savaş’ı Sonlandırmanın Tek Yolu”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2019, s. 2.

[10]  “ABD’nin Silah Pazarı Ortadoğu”, Birgün, 10 Mart 2020, s. 4.

[11]  Orhan Bursalı, “Dünya Daha İyi Olacaksa Bu Silah Yarışı Neden?”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2020, s. 6.

[12]  Gürsel Köksal, “Silah ve Silahlanma Harcamaları Artıyor”, Birgün, 16 Şubat 2020, s. 5.

[13]  Eric Hobsbawn, aktaran: Kaan Kutlu Ataç, “Barış Çağının Umudu Uzakta”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2020, s. 2.

[14]  İbrahim Varlı, “Jeopolitik Güç Kaymaları”, Birgün, 18 Şubat 2020, s. 4.

[15]  A. Engin Yılmaz, “Hegemonya Mücadelesi Olarak ‘Ticaret Savaşları’…”, Kızıl Bayrak, No: 2019/32, 6 Eylül 2019, s. 16-17.

[16]  Verda Özer, “Soğuk Savaş 2 mi?”, Milliyet, 19 Ocak 2019, s. 9.

[17]  Deniz Adalı, “ABD-Çin Savaşı Değil, Paylaşım Savaşı”, Kaldıraç, No: 227, Haziran 2020, s. 32-34.

[18]  Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Canavarların Zamanı-II’ ve Türkiye”, Cumhuriyet, 4 Kasım 2019, s. 11.

[19]  Orhan Özkaya, “ABD, Liberalizm Garantörlüğünü Kaybediyor”, Cumhuriyet, 11 Eylül 2019, s. 2.

[20]  Ergin Yıldızoğlu, “NATO’nun Geleceği Karanlık”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2019, s. 11.

[21]  “Amerika’nın Dünya Liderliği Dönemi Sona Erdi”, 2 Temmuz 2020… http://intizar.web.tr/alintilar/haber/8821/amerikanin-dunya-liderligi-donemi-sona-erdi

[22]  Mehmet Ali Güller, “Sinatra Doktrini”, Cumhuriyet, 27 Haziran 2020, s. 12.

[23]  Barış Doster, “ABD, Çin ve Rusya: Rekabetin Boyutları”, Cumhuriyet, 8 Temmuz 2020, s. 12.

[24]  Bercan Tutar, “Amerikan Gramofonları”, Sabah, 3 Mayıs 2020, s. 8.

[25]  Ergin Yıldızoğlu, “Dinozorun Kuyruğu”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 2019, s. 11.

[26]  Mehmet Ali Güller, “Amerikan Devletinde Çözülme İşaretleri”, Cumhuriyet, 11 Temmuz 2020, s. 9.

[27]  Ömür Şahin Keyif, “Protestolardan Çıkan Hareket: Polisin Bütçesini Kes”, Birgün, 15 Haziran 2020, s. 4.

[28]  Orhan Bursalı, “Bir Emperyalist Gücün Sürdürülemez Toplumu ve İflası”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2020, s. 5.

[29]  Hayri Kozanoğlu, “Zenginlerin İşi Tıkırında”, Birgün, 10 Mart 2020, s. 11.

[30]  Al Gore, The Future, Second Edition, WH Allen, (London, 2014), s. 10.

[31]  Conrad Black, America’s Slide From Greatness, National Review, (Nov 21, 2012).

[32]  Jonah Goldberg: Obama Needs A Family Plan, National Review, (Nov 21, 2012).

[33]  Stephen Lendman, US Unemployment to Exceed 40yüzde by End of April? CRG, (April 03, 2020).

[34]  Jim O’Neill, “Trump Ekonomisi”, Birgün, 27 Ağustos 2019, s. 5.

[35]  Joseph E. Stiglitz, “Trump Ekonomisinin Tartışmasız Gerçekleri”, Birgün, 27 Ocak 2020, s. 5.

[36]  Deniz Yıldırım, “George Floyd ve Amerika’nın Çakışan Krizleri”, Cumhuriyet, 3 Haziran 2020, s. 4.

[37]  “Amerika’da İç Savaş Sesleri Yükselmeye Başladı”, 23 Temmuz 2020… http://intizar.web.tr/alintilar/haber/8839/amerikada-ic-savas-sesleri-yukselmeye-basladi

[38]  Ergin Yıldızoğlu, “Rüyadan Kâbusa Amerika”, Cumhuriyet, Cumhuriyet, 22 Haziran 2020, s. 11.

[39]  Ergin Yıldızoğlu, “Kasım’da Trump Kazanırsa Liberal Demokrasiye Dönüşü Unutun”, Cumhuriyet, 18 Haziran 2020, s. 11.

[40]  Mustafa K. Erdemol, “Fosseptik Deyip Geçme”, Birgün, 13 Ocak 2018, s. 4.

[41]  Ergin Yıldızoğlu, “Amerika’da Faşizm”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2020, s. 11.

[42]  Ergin Yıldızoğlu, “Önce Yavaş Yavaş, Sonra Aniden”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 2020, s. 11.

[43]  Nilgün Cerrahoğlu, “Trump’ın ‘Tahakküm Demokrasisi’ Modeli”, Cumhuriyet, 4 Haziran 2020, s. 17.

[44]  “Trump: ABD Aşırı Solcu Faşizmin Kuşatması Altında”, 4 Temmuz 2020… https://halktv.com.tr/dunya/trump-abd-asiri-solcu-fasizmin-kusatmasi-altinda-428758h

[45]  Erol Ertuğrul, “Zulüm Varsa İsyan Haktır”, Cumhuriyet, 20 Haziran 2020, s. 2.

[46]  Nilgün Cerrahoğlu, “Dünyanın En Tehlikeli Adamı”, Cumhuriyet, 25 Haziran 2020, s. 7.

[47]  Nilgün Cerrahoğlu, “ABD Muz Cumhuriyeti mi Oluyor?”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2020, s. 6.

[48]  Ergin Yıldızoğlu, “Trump Ateşle Oynuyor”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2020, s. 11.

[49]  Ergin Yıldızoğlu, “Ya Trump Gitmezse?”, Cumhuriyet, 20 Temmuz 2020, s. 11.

[50]  Michael Löwy, “Aşırı Sağın Küresel Yükselişi ve Anti Faşist Mücadele”, 10 Ocak 2019… https://akilfikir.net/asiri-sagin-kuresel-yukselisi-ve-anti-fasist-mucadele/

[51]  Ergin Yıldızoğlu, “Trump ve Boris Neyin Semptomu?”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2019, s. 11.

[52]  Ergin Yıldızoğlu, “Küreselleşmenin Merkezinden ‘Yeni-Faşizm’in Merkezine”, Cumhuriyet, 24 Şubat 2020, s. 11.

[53]  Ergin Yıldızoğlu, “Küreselleşmeden Devlet Kapitalizmine”, Cumhuriyet, 23 Ocak 2020, s. 8.

[54]  Zafer Arapkirli, “Demokrasi Üzerine”, Cumhuriyet, 25 Mart 2019, s. 8.

[55]  Ergin Yıldızoğlu, “Önce Yavaş Yavaş, Sonra Aniden”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 2020, s. 11.

[56]  Ergin Yıldızoğlu, “Yanardağın Kenarında”, Cumhuriyet, 2 Ocak 2020, s. 11.

[57]  The Financial Times, 19 Nisan 2020.

[58]  Ergin Yıldızoğlu, “Weimar Cumhuriyeti Olarak Amerika”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2020, s. 12.

[59]  Henry Gioux, “Post Gerçeklik Çağında Faşizmin Hayaleti”, Birgün Pazar, Yıl: 15, No: 628, 24 Mart 2019, s. 6-7.

[60]  Ergin Yıldızoğlu, “Amerika Yanıyor”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2020, s. 7.

[61]  Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Yeni Faşizm’den Manzaralar”, Cumhuriyet, 4 Haziran 2020, s. 11.

[62]  Özlem Yüzak, “Nefes Alamıyoruz… 1968’den Bugüne…”, Cumhuriyet, 5 Haziran 2020, s. 11.

[63]  Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, çev: Sevinç Sayan Özer, İmge Kitabevi, 2005.

[64]  Suat Gezgin, “Amerikan Rüyasının Çöküşü: Diallo ve Floyd Cinayetleri”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2020, s. 2.

[65]  “Minneapolis’teki Polis Departmanı Kapatılacak”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2020, s. 7.

[66]  “Floyd’un Katillerinden Biri Daha Kefaletle Tahliye Edildi”, 6 Temmuz 2020… https://www.kizilbayrak45.net/ana-sayfa/haber/dunya/floydun-katillerinden-biri-daha-kefaletle-tahliye-edildi

[67]  “George Clooney: ABD’nin Pandemisi Irkçılık, 400 Yıldır Hâlâ Aşı Bulunamadı”, 3 Haziran 2020… https://www.demokrathaber.org/guncel/george-clooney-abd-nin-pandemisi-irkcilik-400-yildir-hala-h129520.html

[68]  “ABD’de Aşırı Sağın Terörizmi Yükseliyor”, 28 Haziran 2020… https://marksist.org/icerik/Dunya/14179/ABDde-asiri-sagin-terorizmi-yukseliyor

[69]  Nick Robins-Early, “Eylemlerde Büyüyen Gerçek Tehdit”, Birgün, 15 Haziran 2020, s. 5.

[70]  “Ku Klux Klan Hortladı”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2020, s. 7.

[71]  Ezgi Kardeş, “Dr. Kölemen: ABD’de Irkçılık Kurumların Özünde”, Cumhuriyet, 5 Haziran 2020, s. 7.

[72]  “ABD Teksas’ta Irkçı Katliam: Yaralı Göçmenler Gözaltı Korkusuyla Hastaneye Gidemedi”, Evrensel, 5 Ağustos 2019, s. 9.

[73]  Orhan Bursalı, “James Watson’ın Irkçı Söylemi, Yükselişi ve Düşüşü”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2019, s. 6.

[74]  Jorge Majfud, “Hitler’in İdeologları: Mein Kampf’ta Meyve Veren ABD Irkçılığı”, 7 Temmuz 2020… https://simurg-news.org/hitlerin-ideologlari-mein-kampfta-meyve-veren-abd-irkciligi-jorge-majfud

[75]  “ABD’de Irkçı Propaganda Artıyor”, Birgün, 14 Şubat 2020, s. 4.

[76]  Yıldız Önen, “Irkçılığın Olmadığı Kapitalizm Olmaz”, 3 Haziran 2020… https://marksist.org/icerik/Yazar/14057/

[77]  Erinç Yeldan, “Amerika’da İsyan Ateşleri”, Cumhuriyet, 3 Haziran 2020, s. 11.

[78]  Selim Çakmaklı, “ABD: Liberal Rüyanın Sonu ve Irkçı Şiddet”, 18 Haziran 2020… http://siyasihaber4.org/abd-liberal-ruyanin-sonu-ve-irkci-siddet

[79]  Fehim Taştekin, “Direnen İnsanlık ve Bizim Siyahlarımız”, 4 Haziran 2020… http://direnisteyiz27.org/direnen-insanlik-ve-bizim-siyahlarimiz-fehim-tastekin/

[80]  Roni Margulies, “George Floyd ve Covid-19”, 3 Haziran 2020… https://marksist.org/icerik/Yazar/14059/

[81]  Nalan Yazgan, “Hukuk Devletine Güven Yitince…”, Cumhuriyet, 3 Haziran 2020, s. 7.

[82]  “Irkçılık ve Polis Şiddetinin Tetiklediği ABD’nin Gezi İsyanı”, Özgür Gelecek, No: 214, 16-29 Haziran 2020, s. 14.

[83]  Zülal Kalkandelen, “ABD, Komünizm, Karpuz, İnek, Hamburger…”, Cumhuriyet, 3 Mart 2019, s. 11.

[84]  “Trump: Sosyalizm Korkusu”, Birgün, 7 Şubat 2019, s. 5.

[85]  “Adalet Yoksa Barış Yok!”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2020, s. 7.

[86]  “ABD’de Eylemciler Meydanı Boş Bırakmadı”, Cumhuriyet, 4 Haziran 2020, s. 7.

[87]  Ergin Yıldızoğlu, “Amerika Yanıyor”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2020, s. 7.

[88]  Özgür Çoban, “Amerika’nın Siyah Sosyalistleri”, Birgün, 26 Ocak 2020, s. 5.

[89]  “Paris Komünü’nün Devrimci İdealleri Seattle’da Yaşıyor”, 20 Haziran 2020… http://direnisteyiz27.org/paris-komununun-devrimci-idealleri-seattleda-yasiyor/

[90]  “Seattle’da ‘Özerlik’ İlanı”, Devrimci Duruş, No: 89, Temmuz-Ağustos 2020, s. 10.

[91]  N. V. Yeliseyeva, Yakın Çağlar Tarihi, Yordam Kitap, çev: Özdemir İnce, 2014, s. 170.

[92]  S. Taylan, “Kapitalizmin Silahı Olarak Irkçılık ve Irkçı Şiddet”, 26 Haziran 2020… https://www.kizilbayrak45.net/ana-sayfa/kizil-bayrak-yazilari/dunya/kapitalizmin-silahi-olarak-irkcilik-ve-irkci-siddet

İktidarın “kayıkçı dövüşü”: İstanbul Sözleşmesi

“burada daha ne kadar öleceğim?
yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak
bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[2]

AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.

Şu sıralar bayraktarlığını Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın yaptığı “İsyan”, AKP etrafında kümelenen tarikat ve cemaatlerden, Akit ve Yeni Şafak yazarlarına, MÜSİAD erkânından, cep telefonunda Tayyip Erdoğan’ın özel numarası kayıtlı “hatırlı” kişilere, İslâmcı camia içinde yaygın bir destek bulmuş gözüküyor.

Türkiye Düşünce Platformu tarafından hazırlanıp Mayıs 2020’de Cumhurbaşkanına sunulan, imzacıları arasında “ağır toplar” bulunan “İstanbul Sözleşmesi’ne Yönelik Hukuki ve Psikososyal Değerlendirme Raporu” “isyan”ın “Manifesto”su niteliğini taşıyor. Murat Yetkin’in listelediği hâliyle, “Platformun ‘Yüksek İstişare Kurulu’ üyelerinden oluşan imzacılar arasında Cumhurbaşkanının Başdanışmanlarından AKP eski Artvin Milletvekili İsrafil Kışla var örneğin, MÜSİAD’ın kurucu başkanı, ‘İslâmi burjuvazi’ tezinin müellifi Erol Yarar var. Tanıtmaya gerek olmayan bir isim Emine Şenlikoğlu. Abdurrahman Dilipak’ı da tanıtmaya gerek yok, Akit yazarı. Taşkın Koçak da Akit yazarı. Hasan Çetinkaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Lisesinden hocası. Yusuf Ziya Kavakçı, hâlen Türkiye’nin Kuala Lumpur Büyükelçisi Merve Kavakçı ve AKP Milletvekili Ravza Kavakçı Kan’ın babaları. Resul Tosun da eski AKP Milletvekili, Yeni Şafak yazarı. Ve Raşit Küçük, Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi Başkanı. Adeta rüya takımı.”[3]

Dediğim gibi, bu “rüya takımı”nın İstanbul Sözleşmesi’ne karşıtlığı, cemaat-tarikat müdavimi tabanda ciddi bir karşıtlık buluyor. “Ne yani, bize serkeşlik eden kadınlarımızı, gözü dışarıda kızlarımızı (Kur’an’da yeri olmasına rağmen) ıslah edemeyecek miyiz?” ya da “Sözleşme eşcinselliği özendiriyor”dan başlayıp, “Bu sözleşmeyi hazırlayan Batılı çevrelerin hedefi, bizim (Müslüman) kültürümüzü, aile yapımızı vb. yok etmektir; alkolizm onlarda, eşcinsellik onlarda; onlar kendilerine baksınlar”a dek uzanan bir homurtular bulamacından beslenen bir zihniyet dünyasından. Ve bununla rezonans içinde.

“İsyancılar”ın itirazları birkaç noktada odaklanıyor:

1. Sözleşme, feminist bir kategori olan(?) “toplumsal cinsiyet” kavramı üzerine temellenmekle, cinsiyet görüngüsünü “toplumsal/kültürel olarak belirlenen bir hâle indirgiyor, bir başka deyişle, “fıtrat”ı es geçiyor.

2. Şiddeti yalnızca erkekler tarafından, yalnızca kadınlara uygulanan bir olgu olarak sunarken, bir yandan da onu “psikolojik, fiziksel, ekonomik, cinsel” veçheleri olan çok geniş kapsamlı bir olgu olarak belirsizleştiriyor.

(“Psikolojik şiddet, kavramı çok geniş bir kavram. Erkeğin sesini yükseltmesi, sinirlenmesi, kızdığı zaman ters ters bakması ya da ağır bir söz söylemesi… hepsi bunun içine dahil. Kadın bunları kocasına yaptığında psikolojik şiddet sayılmıyor fakat erkek kadına yaptığında şiddet oluyor. Dünyanın en ikiyüzlü ve adaletsiz sözleşmesi bu olsa gerek. 

Ayrıca özgürlüğünü kısıtlamayı özellikle belirtmişler. Erkek karısına ‘nereye gidiyorsun?’ diye sorsa ya da karısının gitmesini istemediği yer olsa suç oluyor. Erkek karısının gittiği geldiği yere karışamaz bu sözleşmeye göre. Fakat kadın kocasının gittiği geldiği yerleri karışabilir, erkeğin ailesi ile görüşmesine problem çıkarabilir, bunlar suç sayılmaz.”)[4]

3. Öte yandan, kadınların aile içinde şiddet görmesine neden olan etkenler (ki “red cephesi” bu meyanda neredeyse münhasıran “alkolizm”i vurguluyor) üzerinde sözleşmede hiç durulmuyor. Bundan zımnen çıkan sonuç, aile içi şiddet, Sözleşme’de tanımlandığı üzere erkek ile kadın arasındaki eşitsizlikten kaynaklanan bir sonuç değil, her seferinde tekil ve özgül bağlamında ele alınarak çözümlenebilecek bir durum (Akıllardaki “çözüm”, tabii ki kadının alttan alıp erkeğin suyuna giderek onu yatıştırması… Bu bağlamda Çorum Müftülüğü’nün kocasından şiddet görme kaygısını dile getiren kadına “Çok büyük bir sorun değil bu, konuşarak çözersiniz. Akşam sevdiği şeyleri yapın, çayın yanında sakince konuşun”; veya “ ‘Nasıl istiyorsan öyle yapayım’ diye olayı örtmeye çalışın, ama uygun zamanda açın. Suçlayıcı dille konuşmayın. ‘Nasıl istiyorsun, bilemedim. Bilsem öyle yapardım’ gibi konuşun” yollu nasihat etmesi, Niğde Müftülüğü’nün ise, “Şiddet göstermesinin sebebi ne? Erkeğin eşinden beklediği nedir? Akşam geldiğinde güler yüz, yemeğinin hazırlanması… Elinden geleni yapmana rağmen yaranamıyorsan farklı şeyler olabilir. Başka ilişkisi olabilir mi?”[5] yollu fişteklemesi boşuna değil…).

4. Bu bağlamda, Sözleşme’de şiddet gören kadınlara arabuluculuk, hakemlik vb. girişimlerin kesin bir dille reddedilerek kadının korunmasına yönelik önlemleri vurgulanması, gerideki “sinsi” “aile birliğini bozma” niyetini ifşa ediyor. Oysa “bizim” kültürümüzde aile kutsaldır ve her ne pahasına olursa olsun, korunması gerekir. Milli Gazete yazarı Şakir Tarım’a göre, örneğin, İstanbul sözleşmesi “Türkiye’nin bekasına yönelmiş en büyük tehdittir.” Yeni Akit yazarı Ali Erkan Kavaklı ise “İthal kanunlarla aile yaşatılamaz. Sözleşme iptal edilmeli, kendi dinimizi, inançlarımızı, örf ve adetlerimizi esas alan adaleti sağlayacak, ve aileyi yaşatacak düzenleme yapılmalı”dır. Saadet Partisi Konya milletvekili ve Gençlik Kolları Başkanı Abdulkadir Karaduman’a göre de “İstanbul Sözleşmesi adı verilen ucube, adeta aile yapımızı çökertmek için kaleme alınmış bir metindir” ve “Kim ne diyorsa desin, hangi tarafta durursa dursun, toplumu bir felakete ve uçuruma sürükleyen, haneleri birbirinden ayıran İstanbul Sözleşmesi derhâl feshedilmelidir…”

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan geri kalır mı? O da dünyada aile ve toplum dokusunun en güçlü olduğu ülkelerin başında gelen Türkiye’de, “İstanbul Sözleşmesi ve cinsiyet eşitliği projeleriyle aile yapısı ile sosyal dokunun büyük bir saldırıyla karşı karşıya” olduğu “uyarı”sını yapıyor. Bu nedenledir ki, Kaplan’a göre, “Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhâl çıkmalı ve ‘cinsiyet eşitliği’ gibi sinsi projeleri vakit geç olmadan kaldırmalıdır.”[6]

5. Sözleşmenin “sinsi” amaçlarından biri, erkek ve kadın cinsiyet kimliklerini muğlaklaştırmak, buna koşut olarak eşcinselliği “meşru”, “kabul edilebilir” ve “olağan” göstermektir. “Red cephesi”nin bu mealdeki itirazları en “bilimsel”inden[7] en “maganda”sına,[8] buram buram homofobi kokuyor. İstanbul Sözleşmesi’nin bütün “günah”ı, “ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel yönelim, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hâl, göçmen ya da mülteci olma durumu vb. temelinde herhangi bir ayrımcılık” yapılmasına karşı çıkmak iken[9] bu, İslâmcı muterizlerce neredeyse istisnasız, “eşcinselliği normal gösterme/teşvik” olarak okunuyor.[10] Ve büyük bir yaygarayla karşılanıyor…

6. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, “Red Cephesi” nezdinde Sözleşme “yerli ve milli”liğin çok uzağındadır. Örf, adet, gelenekler ve hatta dine karşı bir saldırı niteliği taşımaktadır (Sözleşmenin 12/1. maddesinde tarafların “kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması”na yönelik tedbirler almaya çağrılıyor. Madde 12/5’de ise, “kültür, töre, din, gelenek veya sözde ‘namus’ gibi kavramların (…) herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmaması” isteniyor). Bu ifadeler, “kültürümüz”e ve “dinimiz”e doğrudan bir saldırı olarak görülüyor:

“Proje, Türkiye’nin insanlığa örnek olan sağlam aile yapısını yıkmayı, İslâm’ın aile anlayışını devre dışı bırakmayı amaçlamaktadır.”[11]

“Kabul edilenler gayet açık. ‘Din, gelenek, örf ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak’…”[12]

“… ‘Taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır. M.12/1’ hükmüyle, Müslüman toplumun inanç, örf, adet ve geleneklerinden gelen her tür kalıp (kadın – erkek cinsiyet) rollerde değişimin teminatı devlet olacaktır. Bir başka ifade ile 3 ve + cinslerin teminatı olacaktır devlet.”[13]

Bunlar “kadınları şiddetten korumak” gibi saf ve masum bir gerekçeden kaynaklanamaz. Geride “sinsi” bir plan, bir “Büyük Akıl” vardır. Dinimizi, kültürümüzü, aile yapımızı tarumar ederek bizi yutmak isteyen AB ve Batı emperyalizmi:

“İstanbul Sözleşmesi Batı’nın toplum yapısı ve hayat anlayışıyla şekillenmiştir. Türkiye toplumu Batı’dan farklıdır. Huzur ve barışımız için bazı konularda Batılılarla işbirliği yapılabilir; fakat kimliğimizden taviz veremeyiz. Biz, Batı’dakinden daha özgün, insanî değerlerle iç içe, manevî zenginliği olan bir aile ve toplum anlayışına sahibiz. (…) Her işimize burnunu sokan AB’ye haddi bildirilmeli; özellikle aile ve sosyal konulardaki müdahalesi önlenmelidir. Bunlar milletimize özgü özelliklerdir. Bu konudaki kararları bu ülkede yaşayanlar vermeli; mahremiyetimize leke sürülmemelidir.”[14]

“Bu ‘Aileye karşı açılan savaş’ta, BM, AB, herkes vardı. İnanılmaz paralar harcıyorlar. İçeride, MEB, Aile Bakanlığı, DİB, YÖK, bir sürü vakıf, dernek, herkes var! Yeşil Feministler bu işi çok sevdiler. Mecliste bu işler hiçbir sorun yaşanmadan, engellemeyle karşılaşmadan, yönetim yanlısı ya da karşıtı fark etmiyor, el birliği ile hemen yasalaşıyor.”[15]

“Toplumsal cinsiyet eşitliği savunan derneklere ki ülkemizde bunların çoğu din ve devlet düşmanı ve LBGT destekçisidir, sözleşme ile taraflar bunları maddi olarak besleyeceklerine söz vermişler. Anlaşıldığına göre bu din ve devlet düşmanı derneklere sadece Avrupa fonundan değil, bizim cebimizden de para akıtılıyor. Bizim paramızla bize küfrediyorlar. (…) Muhafazakâr ve dindar görünen hükumetimiz de bu sözleşmeye imza atmış. Bu sözleşme iptal olmazsa Avrupa Konseyi belki kadın haklarına aykırı diye Kur’an-ı Kerimden bazı âyetleri çıkarmamızı isteyebilir, sonuçta kabul etmişiz, isteyebilirler.”[16]
“Toplumu ifsad etmek için Avrupa Birliğinden fon alan sözde kadın derneklerinin sözleri dinlendi.”[17]

“Toplumsal cinsiyet merkezli inşa edilen İstanbul Sözleşmesi, toplumsal tabanı dikkate alan eleştirilere duyarsız, tek taraflı bir metin görünümündedir. Metin bu hâliyle bir toplumu ayakta tutan kültürel değerlerin belirlediği toplumsal rol beklentisini değersizleştiren, küçük bir grubun değerden arınık rol beklentisini temel değer hâline getiren yeni bir emperyalizm türüdür.”[18]

Son örnek de Diyanet’le bağlantılı olsun. Diyanet Hak ve Adalet Sen’in zinanın suç olması için yasal düzenleme yapılması ve İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi için bir imza kampanyası başlattı. İmza metninde, “AB uyum yasaları çerçevesinde zinanın suç olmaktan çıkarılması ve Avrupa Konseyi’nin hazırladığı kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla imzalanan İstanbul Sözleşmesi toplum da manevi yıkıma neden olmuştur. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi ve zinanın suç sayılması hususunda yasal düzenleme yapılması için Sayın Cumhurbaşkanı’nı ve Meclis’i göreve davet ediyoruz” deniliyor.[19]

“Red cephesi”nin AKP içinden bir kadın direnciyle karşılaşması, üslubun giderek bozulmasına yol açtı. Malum, iktidar partisinin sözleşmenin kotarılıp imzalanmasına katılan ya da destek veren tarafının başında kurucu ve başkan yardımcılığını yürüten Sümeyye Erdoğan’ın patronajı altındaki KADEM var. Yanısıra, grup başkanvekili Özlem Zengin, TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı Canan Kalsın, Dilekçe Komisyonu Başkanı Belma Satır gibi AKP’li kadın milletvekilleri,[20] kimi AKP yandaşı kadın yazarlar…

Bu kesim, utangaç bir dille de olsa, Sözleşme’ye sahip çıkan, tabanda yanlış anlaşıldığını savunan açıklamalar yaptılar. Sözleşme yalnızca kadınları değil, aile içinde şiddet gören tüm bireyleri korumayı hedefliyordu; kesinlikle eşcinselliğin meşrulaştırılması gibi bir amacı yoktu, “milli kültürümüz”e, “örf ve adetlerimiz”e ters düşen yönleri varsa, bunlar düzeltilebilirdi…

Bu “maruzatlar” dahi Red’cilerin büyük tepkisiyle karşılaştı, Sözleşme’nin İslâmcı savunucuları “yeşil feministler” olarak damgalanmaktan ve Abdurrahman Dilipak’ın ağzından Sözleşme savunucularına yönelen “Fahişeler” salvosundan nasiplerini almaktan kurtulamadılar. İşin içinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın kızı olmasına karşın… İşin ilginç yanı, Berat Albayrak’ın “mahremiyet”ine yönelik bir ‘taciz’i tüm sosyal medyayı cendereye alan bir yasal düzenlemeyle cezalandıran mercilerin, bu salvolar karşısında büyük ölçüde suskun kalması. En azından kamuoyu önünde…

Hatta AKP’nin Meclis grubu, Red’cilerin basıncına dayanamayarak, Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ağzından, “Nasıl girmişsek, usulüne göre çıkarız,” açıklamasını yapacaktı. Bunun üzerine gözler “en tepe”ye dikildi. Beklenen işmar, gecikmedi: “Bizim için ölçü değildir. İstanbul sözleşmesi nass değildir.”[21]

“Parti içi kavga” ya da değil; “gelenekçi İslâmcılar ile modernist İslâmcılar”ın kapışması ya da değil; tarikatların-cemaatlerin AKP’yi köşeye sıkıştırması ya da değil… Bunlar önemli değil.

Önemli olan, her gün birkaç kadının eril şiddete kurban gittiği, kadın dövmenin bir çeşit “maço sporuna” dönüştüğü ve vahşetin ölü bedenleri parçalayıp yakarak bidona doldurduğu, üstüne de beton döktüğü bir ortamda, kadın cesetlerinin bu kayıkçı dövüşüne nasıl meze yapılabildiği… Can havliyle polise sığınan kadınların “kocandır, döver de sever de” diye evlerine yollandığı, birkaç gün sonra da yollandıkları evden ölülerinin çıktığı bir iklimde, Sözleşme’ye karşı “toplumsal cinsiyet ibaresiyle insanları cinsiyetsizleştiriyor, eşcinselliği meşrulaştırıyor” gibi “sudan” gerekçelerle savaş açmanın pervasızlığı… “Ailenin birliği, kutsallığı” adına kadınları gözden çıkartan zihniyetin özel yaşamlarımızın derinliklerine sızması… Hoyrat bir efelenmeyle önüne çıkan her engele, hatta engel algısına diş göstermesi…

AKP MYK’sının sözleşmenin kaderini görüşeceği toplantısı ertelendi. Sözleşmenin akıbeti, ölü ya da sakat bırakılmış, tecavüze uğramış, küçücük yaşta tecavüzcüsüyle evlendirilip ebedi bir cehennem yaşamına mahkûm kılınmış kadınların tümüyle dışındaki şeylere bağlı. Örneğin hazretler şu sıralar ülkenin içinde debelendiği ekonomik krizden çıkışta Batılı finans çevrelerinin desteğine önem veriyorsa, olasıdır ki Sözleşme (“Red Cephesi”nin gazını alacak birkaç küçük revizyonla) kalacak. Yok eğer Batı dünyasından topyekûn bir kopuş yeğleniyorsa, İstanbul Sözleşmesi, yüz yüze oldukları şiddete karşı devlete bel bağlayan kadınların son umutlarıyla birlikte, tarihe karışacak ve şiddete uğrayan kadınlara “kocalarının en sevdiği yemeği pişirdikten sonra çay demleyip sakin bir ses tonuyla neden öfkelendiğini sormalarını, ‘bilseydim öyle yapmazdım’ demelerini” salık veren yeni ve “yerli ve milli” bir sözleşmeyle ikame edilecek…

Şu kanaatimi bir kez daha vurgulamama izin verin: Hiçbir sözleşme, kadınların bedensel ve psikolojik bütünlüklerini, onların kendi bedenlerine, emeklerine, kimliklerine ve geleceklerine sahip çıkma kararlılıkları kadar güvence altına alamaz. Bu kararlılık ve özgüven ise ancak, mücadele içinde biçimlenecektir. Kadınlarla erkeklerin eşit, tahakkümsüz, sömürüsüz bir dünyada kendi yaşamlarını özgürce biçimlendirebilecekleri bir dünya kurma mücadelesi içinde.

Bugün sözleşmenin hayata geçirilmesi için sokaklara dökülen kadınlar, bilerek ya da bilmeyerek, bu “yeni” kadın tipini biçimlendiriyorlar. İradesini herhangi bir mercie, yetkeye teslim etmeyen, boyun eğmeyen, kendi yazgılarını ellerine almakta kararlı kadınlar… İyi ki varlar! o

7 Ağustos 2020, Çeşme Köyü.


[1]1  Newroz, Ağustos 2020…

[2]    Nilgün Marmara.

[3]    Murat Yetkin, “İşte Erdoğan’dan Fesih İsteyen İstanbul Sözleşmesi Raporu”, Yetkin Report, 23 Temmuz 2020.

[4]    Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tr/istanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189

[5]    “Diyanet’ten Kadınlara Tavsiye: Şiddet Görürseniz Yemek ve Çay Verip Nedenini Sorun!”, 14.07.2020, https://meydan.org/2020/07/14/diyanetten-kadinlara-tavsiye-siddet-gorurseniz-yemek-ve-cay-verip-nedenini-sorun/

[6]    T24, “Tartışmaların Odağındaki İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Metni”, 28.08.2019, https://t24.com.tr/haber/tartismalarin-odagindaki-istanbul-sozlesmesi-nin-tam-metni,836883

[7]    “Sözleşme hükümlerinde cinsel yönelim ve cinsel kimliğe yönelik ayrım yapılmaması adına, bu olgular legallik elde etmiştir. LGBTİ örgütleri bu sözleşmeye dayanarak, siyasi iktidarın LGBTİ haklarına dair ifadelerin ve statülerin anayasallaştırılması ve yasallaştırılması konusunda hukuki yükümlülüğü olduğunu ifade etmektedir.” (Aile Akademisi Derneği, “10 Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal Edilmelidir?”, Temmuz 2019, Bursa, s. 5).

[8]    “Diğer taraftan, cinsiyet eşitliği gibi muğlak bir kavramın içine kadın-erkek ilişkileri açısından toplumlarda yaşanan en çarpık örnekleri bir torbanın içine koyup masum bir kılıfla, kadına pozitif ayrımcılık sloganları ile başlatıp toplumsal cinsiyet eşitliği maskesi ile eşcinsellik, biseksüellik gibi hastalıklı ve arızi, sorunlu ve hatta tedavi gerektiren bu eğilimli insanların bu davranışlarını, meşru, normal hatta iyi olarak lanse etme gayretlerine dönüştüğüne tanık oluyoruz.” (Ahmet Gürbüz’ün görüşleri, Mücerret, “İstanbul Sözleşmesi ile Neyi İmzaladık?”, 6 Ocak 2019, http://www.mucerret.com/dosya/istanbul-sozlesmesi-ile-neyi-imzaladik/).

[9]    Sözleşme, 4. Madde, 3. Bend.

[10]  “Bu madde ile cinsel tercih ve istediğin tarafa cinsel yönelimin normal kabul edilip güvence altına alınmış olduğu netleştiriliyor.” (Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tr/istanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189).

[11]  Şakir Tarım, “Rezil Tehlike: İstanbul Sözleşmesi”, https://www.milligazete.com.tr/makale/2492739/sakir-tarim/rezil-tehlike-istanbul-sozlesmesi

[12]  Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tr/istanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189

[13]  Muharrem Balcı’nın görüşü, Mücerret, “İstanbul Sözleşmesi ile neyi imzaladık?”, 6 Ocak 2019, http://www.mucerret.com/dosya/istanbul-sozlesmesi-ile-neyi-imzaladik/.

[14]  Şakir Tarım, “Rezil Tehlike: İstanbul Sözleşmesi”, https://www.milligazete.com.tr/makale/2492739/sakir-tarim/rezil-tehlike-istanbul-sozlesmesi

[15]  Abdurrahman Dilipak, “Dilipak’tan İstanbul Sözleşmesi’ne Tepki: Sözleşme Kadını Kocasına Karşı Koruyor da Erkeği Kadına Karşı Neden Korumuyor?”, https://tr.sputniknews.com/turkiye/201911251040687625-dilipaktan-istanbul-sozlesmesine-tepki/

[16]  Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tr/istanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189

[17]  Doğru Haber, “İstanbul Sözleşmesi Mağdur Ediyor: Tepki Çok, Çözüm Yok”, https://dogruhaber.com.tr/haber/625952-istanbul-sozlesmesi-magdur-ediyor-tepki-cok-cozum-yok/

[18]  Aile Akademisi Derneği, “10 Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal edilmelidir?”, Temmuz 2019, Bursa, s. 1.

[19]  “İstanbul Sözleşmesi’nin Feshi İçin İmza Kampanyası Başlatıldı”, https://www.halk54.com/yasam/istanbul-sozlesmesinin-feshi-icin-kampanya-baslatildi-h11007.html

[20]  Ayşe Sayın, “AKP’li Kadın Milletvekilleri İstanbul Sözleşmesi’nden Geri Adıma Karşı”, BBC Türkçe, 28 Şubat 2020, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-51667766.

[21]  T24, “Tartışmaların Odağındaki İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Metni”, 28.08.2019, https://t24.com.tr/haber/tartismalarin-odagindaki-istanbul-sozlesmesi-nin-tam-metni,836883

Müjde: Saray’dan “gaz” çıkıyor!

Erdoğan “acayip” hamleler yapıyor.

Ayasofya’yı cami ilan etmek, büyük bir “egemenlik” harekâtıdır. Olan Çamlıca’da dikilen, sultanlık eseri olan camiye oldu, Ayasofya’nın gölgesinde kaldı.

Üniversite giriş sınavlarını önce uzağa, sonra turizm şirketlerinin baskısı ile yakına aldı. Üniversiteye girecek gençlerden büyük tepkiler aldı. Sonra, kendisine hizmet eden ajans ve danışmaların önerisi ile, YouTube üzerinden gençlerle konuşma yapmaya kalktı, işler karıştı. Çok “unlike” aldı.

Sultan, duruma sinirlendi ve “YouTube”u gerekirse kapatırız hamlesinin Bahçeli’den gelmesi ile moral buldu.

Damat ile uyumludur. Aslında kayınpeder-damat ilişkisi zor bir ilişkidir. Öyle bir de “oğul” meselesi var. Ama bizim Saray’da, Damat, Kayınpeder’in koruması altındadır. Ne yalan söylerse söylesin, aferin alıyor.

Damat, %5 büyüyeceğiz diyor ve Sultan destekliyor.

Erdoğan, belki böylesi bir destek için olacak, bir cuma çıkışında, ayarlanmış bir soru (ayarlanmamış soru artık yoktur. Erdoğan’a soru soracak herkes önceden görevlidir. Buna “eklenmiş gazetecilik” deniyor) üzerine, “biz uçuyoruz, kimse görmüyor” diyor ve buzdolabı satışlarının 2 milyonu geçtiğini söylüyor. Bu “uçuş” hâli de pek hayra alâmet değil.

Damat, yükselen döviz karşısında, Ahmet Hakan ile, ortaoyunu sahneliyor. Hem Damat Bakan’a çok yakışmıştır, hem de Ahmet Hakan’a çok gitmiştir. Hatta CNN’in, bundan böyle “ortaoyunu” tarzında program yapması ve buna uygun bir dekor ortaya koyması yerinde olur.

Ve nihayet, yükselen döviz kuru, tükenen hazine, artan kriz, çuvala sığmayan mızrak karşısında, Erdoğan, sultan olarak, Abdülhamid’in taklitçisi edası ile, bir çarşamba günü, “size bir müjdemiz var, ama cuma günü söyleyeceğim” diyor. Şahsım olarak ben, elbette biliyorum, ama cuma açıklanacak, diyor.

Cuma günü, bu müjde, Karadeniz’de Tuna kuyusunda gaz bulundu şeklinde açıklanıyor.

Çarşamba gününden cuma gününe kadar, insanlar acaba bu müjde nedir diye birçok tahminde bulunuyor. Ama Damat kanalı ile ayarlanmış bu “müjde gaz çıkıyor” isimli tiyatro öncesinde, Saray çevresindeki iş adamları, borsada bazı şirketlerin kâğıtlarını alıyor, perşembe akşamından ise satıyorlar. Yani, Damat ve Kayınpeder sahnede “müjde gaz çıkıyor” sahnesinde rol alırken, arkada birileri çok iyi para kazanıyor.

Şimdi, tüm bu okuduklarınız size ciddi gelmiyor değil mi? Ama biliyorsunuz ve bunları yaşıyoruz. O zaman, “bunlara ne oluyor” diye soruyorsunuzdur. Yani, soru şudur: Saray’da ne oluyor?

Doğrusu biz de bilmiyoruz. Ama bir hikâye, belki konuyu anlamamıza yardımcı olabilir. Ne de olsa hikâyeler de bir gerçeği anlatıyordur. Ama yine de siz bu hikâyeleri, tam olarak yaşanmış gerçekler olarak ele almamalısınız. Bir bölümü mutlaka uydurulmuştur.

Hikâyede geçen saray, uzak diyarlar ülkesine aittir.

Saray adeta bir aile yuvası gibidir ve sarayın yönettiği ülke, bir “anonim şirket” gibi yönetilmek iddiasına konu olmaktadır. Bu durumda sarayın sultanı, aynı zamanda CEO’dur. Hem reistir hem başkan, hem dinî açıdan kutsaldır hem de tarihî bir liderdir, hem tarihte yaşamıştır, hem de gelecekte yaşamaktadır. Hem dünyevî bir varlık kadar dünyevî ihtiyaçları vardır, hem de ruhanî bir varlıktır.

Elbette, hayat her yerde olduğu gibi, bu sarayda da günlük yaşanmaktadır. Yani, elini yüzünü yıkamak, kahvaltı yapmak, terlikler giymek, lavaboya gitmek vb. gibi her canlı insanın günlük işleri, sarayda da yerine getirilmektedir. Ama konu sultan olunca, bu günlük insanî rutin, ayrı bir manaya bürünmektedir. Örneğin, sabah yüzünü yıkarken sultan, yere düşen bir su damlası, sarayın “davranış yorumcuları” tarafından, bir işaret olarak ele alınmaktadır; yüz yıkarken sultan yere düşen bir su damlası, berrak bir zafer için kutsal bir işarettir. Yok eğer üç damla yere düşmüş ise, bu “üç vakte kadar, büyük bir deniz zaferi” anlamı taşımaktadır.

Ha, bu arada, sarayda bu yorumcular yıllar içinde oluşmuştur. Yıllar içinde en güzel yorumları yapanlar, bu günlük akış içinde sultanın davranışlarından oluşan işaretleri doğru yorumlayanlar, elbette “kutsal olanı” en iyi anlayanlar olarak çeşitli unvanlar almaktadır. Bu sabah, sultan kalktığında camdan dışarıya baktığında, uzakta görünen bir kuşun hemen uçmaya başlaması, “uzak diyarlara” bir yeni yolculuk anlamına gelebilir mi? İşte bu yorumu doğru yapan yaşamış ve yükselmiştir. Yanlış yapanlar hakkında konuşmaya değmez, kutsal bir canlının etrafında dolaşanların bu kutsallıktan bir şey anlamaları şarttır. Olmuyorsa, yerleri değişmelidir. Sarayda böylelerine yer olamaz.

Bir gün sultan, 1001 odalı sarayda keşfe çıkmış iken, elbette yanında çok da kalabalık bir “uzman” yorumcular grubu ile birlikte, birdenbire, yerdeki mermer taşları satranç tahtasına benzetir. Bu durum karşısında durur ve sormasına artık gerek yoktur, “yorumlar beyler” diye bir şey söylemek artık anlamsızdır, zaten o da böyle demez, böyle diyormuş gibi durur ve uluslararası ilişkiler uzmanı jöleli öne çıkar “Sultanım, uzak bir dosttan, satranççı olduğunuz konusunda bir övgü gelecek” der. Elbette, bu sıradışı yorum, hazineden sorumlu bakanı üzer, çünkü “gitti yine 100 dolar” diye içinden hayıflanır.

İşte bunun gibi, saray içindeki her olay bir yoruma muhtaçtır. Sultanın kutsallığı arttıkça, bu yorumların da anlamı değişmeye başlar. Mesela sultan, yanlışlıkla terlikleri ters ayaklarına giyse, bundan da bir sonuç çıkarırlar ve doğrusu, bunların bir bölümü de tutar.

Günlerden bir gün, sarayın seçkin yöneticileri, sultanın birkaç adım gerisinden yürümekte iken, insanlık hâli, sultan bağırsaklarındaki harekete mukayyet olamaz ve ağzından M harfi çıkmakta iken, sizlere afiyet, gaz çıkışı gerçekleşir. Yorumcular şaşkınlık ve kokunun şoku içindeyken, yağcıbaşı “müjde” diye haykırır. Böylece olay bastırılmış, hayat normale dönmüş, yürüyüş normal hâli ile devam etmiş olur. Ama yürüyüşe eşlik etmekte olan sultan hanım, konuyu anlamamış olacak ki, “sultanım, müjdeniz nedir” diye sorar. Elbette yorumcular, müjdenin, uygun bir gün ve zamanda açıklanması gerektiğine karar verirler. Tesadüfe bakın ki, o gün, gerçekten de sultanı mutlu edecek sevinçli bir haber alırlar.

İşte o günden başlayarak, sarayda, tuhaf bir adet oluşur. Sultan ne zaman üzerinize afiyet gaz çıkarsa, bir müjdeli haber gelir olmuş. O kadar ki, saray içinde, ülkede yaşanan kötü gelişmeler meydana geldiğinde, bir grup saraylı, “gaz duasına” başlamışlar. Hikmetinden sual olunmaz yaradan, üzerinize afiyet her gaz çıkarma eyleminde, hem sultanın rahatlamasını sağlar, hem de ülkenin rahatlamasını sağlar olmuş.

Zaten öyle değil midir? Ülkeyi yöneten rahatlıyor ise, mutluluktan gülümsüyorsa, tüm ülke de rahatlıyordur.

Böylece “gaz” işi, önemli bir hâl almıştır. Eskiden ağanın, oturduğu divanda, hafifçe yana yatarak ahalinin önünde yellenmesi, ahalide büyük bir rahatlamaya neden olurdu. Alimallah, eğer ağa yan yatar da üzerinize afiyet gaz çıkmazsa, ahali kaçacak delik arar, ağanın huzurundan ayrılmak için bahaneler uydururdu. Zira, çıkmayan gazın yaratacağı basınç, karın bölgesinde farklı hareketlere yol açabilir ve bunun beraberinde getireceği ağrı, hele ki 12 parmak bağırsağa kadar ulaşırsa, ayıkla pirincin taşını. Ağanın sinirlerine hakim olmasını beklemek, hem ev halkı için, hem de aşiret için uzun bir eziyet demektir.

Bunun saray gibi bir yerde nelere yol açabileceğini varın siz düşünün.

Bizim Saray’da elbette böyle olmamıştır.

Kuşku yok ki, bizim Saray’da da kutsallık işareti olarak yorumlanacak pek çok olay vardır. Bu ayrı bir konu. Ama Erdoğan’ın, 19 Ağustos Çarşamba günü kameraların karşısında “Cuma günü bir müjdem var” demesinin ardında böylesi bir kutsallık elbette yoktur.

Evet kabul ediyoruz ki, bir Cumhurbaşkanı’nın, bir Başkan’ın, bir CEO’nun, bir Reis’in, zaten bildiği bir haberi Cuma günü diye bir tarih vererek, müjde şeklinde açıklaması, Sultan Abdülhamid ile benzerliği olmayan bir davranıştır. Doğrusu tuhaftır da. Madem haberi biliyorsunuz, neden o gün açıklamıyorsunuz?

Saray, şöyle karar vermiş: Bu habere ihtiyacımız var, bu nedenle bunu bir müjde olarak açıklamalıyız ki, bir enerji yaratsın ve ekonomik kriz biraz olsun unutulsun. Bu Saray’ın ihtiyacıdır. Saray, bunu “toplumun ihtiyacı” sanmaktadır.

Saray’daki yorumcular, Erdoğan’dan, bu durumu bir “toplumsal ihtiyaç” giderme operasyonuna dönüştürmek üzere, “müjde” açıklamasına çevirmiştir.

Bu yorumcular, belki de işin içinde ruhanî bir şey görmüş olabilirler. Ama onlara bu aklı veren işadamları ve ajanslar, tümü ile maddi hayatın ihtiyaçları ile ilgilidirler. Onlar, borsada para kazanmak, dolardan para kazanmak derdindedirler. Karadeniz’de Tuna kuyusunda bulunan gaz, aslında eski bir haberdir. 2012’de de bu haber gündeme gelmişti. Dahası, bir-iki sene önce de gündeme gelmişti. Ama hiçbirinde, “müjde” operasyonu yapılmamıştı. Borsada bazı şirketlerin hisselerini alıp, “müjde” haberinin ardından bu hisselerin yükselmesini sağlayıp, ardından bu hisseleri perşembe akşamı satmak, oldukça kârlı bir iştir. Ya da, dolar 7,37 iken, elindeki mesela 100 milyon doları satıp, müjde haber ile doları 7,24’e düşürüp, o noktadan tekrar dolar almak, dolar cinsinden paranı çoğaltmak demektir. Hiç de kutsal değildir. Kumarhanelerde yapılan en sıradan oyunlardan biridir. Demek ki, Saray çevresi, artık cambazlıkta birbirlerini aldatmaktadır.

Bizim ilgimizi de burası çekmiştir.

Bu arada Damat, gemide, Erdoğan ekranlar karşısında, imaj tazelemiştir. Damat istifa kampanyasına da bu, aile dayanışması anlamında bir yanıt sayılmalıdır.

Damat, “ülkenin ekseni değişecek” diyerek, Çarşamba günü (19 Ağustos 2020) “müjde”yi bildiğini belli etmiştir. Ama 21 Ağustos 2020’de yapılan “müjde” açıklamasının, zaten herkesçe bilinen “gaz” olayı olduğu ortaya çıkınca, bu “eksen” meselesi de tuhaf bir hâl almıştır.

Bu kaçıncı kere bulunan gaz, nasıl oldu da “müjde”li seremoniye dönüştü, işte soru budur. Her seçim döneminde, Erdoğan, daha önceden birkaç kere açılmış binaları açardı. Bu kez, bir “level” değişmiştir. Artık, aynı gaz birçok kere bulunmaktadır. Demirtaş, cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası sırasında Erdoğan’ın her şeyi açma alışkanlığını anlatmak için, evinizdeki gazozları açmayın, çağırın o açsın diyordu. Şimdi, durum değişti. Bulunmuş gazları ilan etmeyin, gaz var ise hemen bir “müjde”li açılış organize etmelerine olanak tanıyın, lütfen.

Biz bu durumu, Saray Rejimi’nin sıkışması olarak algılıyoruz. O kadar sıkışmışlardır ki, Saray’dan gaz çıkmaktadır. Bu bir müjde sayılabilir. Demek Saray Rejimi’nin sonu gelmektedir.

TTB’ye saldırı, gerçeklere duydukları korkudandır

Dün, “İpler bizim elimizde değil” diyen “Bilim Kurulu”yla yapılan iki buçuk saatlik bir toplantının ardından, “Salgına karşı başladığımızdan daha zor durumdayız” açıklaması yapıldı. Veri açıklamakta AA tarafından mı eğitildiler bilinmez, aç-kapa musluktan farkı olmayan bir dizi verinin dışında günlerdir “Yönetemiyorsunuz, tükeniyoruz” diyen sağlık çalışanlarının taleplerine tek kelime edilmedi. Dahası açlık ve virüs arasında amansız bir seçime itilen milyonlara “kendinizi virüse maruz bırakıyorsunuz” denildi.

Saray Rejimi böyle işliyor. Tüm konuların içinde, gerçeği gizlemek en önemli konu olmuştur. Doğu Akdeniz’de ABD planları mı uygulanacaktır “Mavi Vatan” denmelidir, gerekirse bir gemi batırılmalı ya da uçak düşürülmelidir. Yasalar uygulanmak zorunda değil ama ola ki uygulanmasını isteyenler mi vardır, o zaman “barolar demokrasiye karşı” denmelidir, gerekirse bölünmeli, kapatılmalıdır. Var olan ekonomik kriz salgından kaynaklı daha mı görünür olmuştur, “bizi sokaklara çekmek istiyorlar” denmelidir, gerekirse çarkları döndürmek dışında sokağa çıkmak yasaklanmalıdır.

Konu gerçeği saklamak olunca, gerçeğin kırıntısına dahi tahammül edilemez. Sürecin başından bu yana elbet gerçek veriler TTB’nin de elinde vardır. Kendi akrabalarına bile konuşmaları yasaklanan, en ufak bir bilgide soruşturma tehdidi yiyen binlerce sağlık çalışanı, genel tabloyu birebir bilmese de kendi yaşadıklarından açıklananın gerçek olmadığının bilincindedir ve bu veriler tüm hastanelerden TTB’ye de akmaktadır. Virüsten dünyada sağlık emekçilerinin en çok etkilendiği yer Türkiye olmuştur. Sağlık emekçileri 3’er 5’er değil, yüzler binler halinde virüse yakalanmaktadır. Karantinaya alınan sağlık emekçilerinin ücretleri kesilmekte, virüs bir meslek hastalığı olarak geçmemekte, herhangi bir çalışma saati kuralına uyulmamaktadır. Mızrak çuvalda o kadar pervasızlaşmıştır ki, sağlık emekçileri artık “Yönetemiyorsunuz, tükeniyoruz” demiştir. Gerçeğin kırıntıları bile ortaya serpildiğinde Saray Rejimi devreye girmiştir.

Parti olarak bir vasfı olmayan, çetelerden ibaret MHP’nin başkanı Bahçeli, her kritik gündem ortaya atılacağında devreye girdiği gibi; bu kez de TTB’yi ve sağlık emekçilerini tehdit etmektedir.

Sermaye sahiplerinin vergi borçlarının silindiği, teşviklerin cebe indirildiği, VIP hastanelerin tahsis edildiği, sağlık bakanının Twitter’dan süreç yönettiği bu dönemde; birçok hastaneden sağlık çalışanlarının ölüm haberleri gelmekte, test sonucu pozitif çıkanlar hastanelerden evlere toplu taşıma araçları gönderilmektedir.  

Saray, maske dağıtımı, test kitleri üzerinden tarikatlara rant peşkeş çekerken; insanlar pandemiden kaynaklı ölmekte ve krizden kaynaklı işlerini kaybetmekte, ağır yaşam koşulları altında hayatta kalmaya çalışmaktadır. Pandemi sürecinde; sağlıklı ve güvenceli çalışma koşulları yaratılması bir kenara ücretsiz izin yasalaşmış, işten çıkarmalar ve esnek çalışma modelleri yaygınlaştırılmıştır. Çarklar dönmekte ve işçiler ölmektedir. 

Bir insanın tedavisinin yapılmasını, bir müşteri mantığı ile araba tamiri ile kıyaslarsanız, göreceksiniz ki, arabalara daha büyük bir ciddiyetle servis verilmektedir. Arabaların yedek parçaları için araba hırsızlığı ne kadar yaygın ise, insan organlarının kaçakçılığı da o kadar yaygındır. İnsana, hastaya, “müşteri”, “mal” olarak bakmanın sonucu budur.

Bu, kapitalist mantığın, pazar ekonomisinin, tekelci hakimiyet ilişkilerinin kaçınılmaz sonucudur.

Bu nedenle, sağlıkla ilgili tüm süreçler, hastaneler, ilaç üretimi, ilaç tedariki, medikal araç ve gereçler kamulaştırılmalıdır. Bu kamu sağlığı açısından zorunludur. Toplum sağlığı olmadan, bireysel sağlık, ancak izole hayatlarla mümkün olabilir. Bill Gates’in, Eczacıbaşı’nın, Saray erkanının izole hayatları ile sıradan insanların izole hayatları aynı şey değildir.

Egemenler yönetememekte ve tüm bunlarla birlikte topyekûn saldırmaktadır.

Bu saldırılar aynı zamanda korkularının göstergesidir. 

Gerçek bilginin halka ulaştırılması, sürecin tüm açıklığıyla ele alınması ve incelenmesi, alınması gereken önlemlerin doğrudan hayata geçirilmesi, açığa çıkan ihtiyaçların koordineli bir şekilde dayanışmayla karşılanması için bir araya gelelim.

Yönetenlerin eskisi gibi yönetemiyor olması yetmez; yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemiyor olması gerekir. 

TTB artık, hastanelerde yaşadığı tüm tabloları halka açmalıdır. Belediyeler, önceki yıllarla bile karşılaştırsa virüs yüzünden ölümlerin verisini çok kolay çıkarabilmektedir, kaldı ki virüs yüzünden ölenlerin bilgisi onlara akmaktadır, “halk için belediyecilik” bir espriden ziyade halka gerçekleri vererek yapılabilir. Sendikalar virüsün işçi havzalarındaki yükselişini görmekle kalmamalı, halkla paylaşmalıdır. Online ya da Hibrit sistem olması fark etmez, Eğitim-Sen eğitim sistemindeki rezalet tablosunun gerçeklerini duyurmalıdır.

İster kabul edelim ister etmeyelim iş başa düşmüştür. Bu sorumluluğu üstelenmemiz gerekmektedir. Yaşamak ve yaşatmak için Türk Tabipler Birliği, sendikalar, meslek odaları, siyasi partiler ve örgütler, belediyeler, demokratik kitle örgütleri, dayanışma ağları, çözümü de biz birlikte bulabiliriz diyen bütün örgütlenmelerin bir araya gelerek bir kriz koordinasyon merkezi oluşturması elzemdir.

 “Gerçeği görebilmek, güç;
 Gerçeği kabullenebilmek, cesaret;
 Gerçeği değiştirmek, irade ister. “

Örgütlenmek, bu iradenin kendisidir. Susmanın ve eylemsizliğin bir sonu yoktur.

Saray’ın Kalın’lı-İnce’li hâlleri

Konumuz Muharrem İnce’dir. Aslında, kendisi bir konu olarak, Saray Rejimi tarafından masaya sürülmüştür. Böyle olunca, bir “konu” hâline geliyor.

Ya Saray Rejimi, halkın zekâsını, olduğundan çok ama çok daha küçük görüyor, ki mümkündür, bu kadar ölçüsüz davranmaları bunun işaretidir ya da malzemeleri tükenmiştir ve artık en ucuzundan tiyatrolarla, en pespaye aktörlerle yetinmek zorundadırlar.

Bas doları, al senaryoyu. Reklamcılık böyle işliyor. Sen parayı basacaksın, reklam ajansları sana hemen “çare” üretecek. Ama sen iyi durumda değil isen, en kalitesiz senaryoyu, en müthiş senaryo olarak satın almak zorundasın. Kaldı ki, daha iyisi yok.

Muharrem İnce operasyonu, bu tarz ucuz bir senaryodur ve oldukça hızlı bir biçimde sahneye konulmuştur.

İnce, “ihtirası yüksek” bir adam gibi konuşuyor. Ama ihtirası seçilme ihtirası değildir. İhtirası, kendini kurtarma ihtirasıdır. Görev almıştır, dün de yani 2018’de de ve bugün de. 2018’de, “seçilmeme ihtirası” vardı. Şimdi, bu seçilmeme hâlini, CHP parti yönetimine atmaktadır. Zira “devleti korumak” adı altında kendi kadrolarını sessizliğe alıştıran ve bunu eylem olarak sunan bir CHP var. Bu yolla zor duruma düşmesi bekleniyor. Oysa İnce’nin 2018 cumhurbaşkanlığı seçim pratiği, bunu imkânsız kılmaktadır.

İnce, kullanılmış bir alettir ve bir kullanımlıktır. Bunu belki kendisi fark etmemiştir, belki artık Saray, bu kadar düşmüştür.

İnce kullanıldı ve Erdoğan’ın şartlı seçilmesi sağlanmıştır. Bu işin içinde CHP yönetiminin de olması, İnce’yi aklamaz. Tersine, İnce, ister CHP yönetimini dinlemiş olsun, isterse Saray’ın istediğini yapmış olsun, burjuva anlamda dahi rezilce bir tutum sergilemiştir.

Seçim akşamı, İnce, ortadan kaybolmuştur. Yetmez, açıklama yapmamıştır. Yetmez, tersine açıklama yapmış ve Erdoğan’ı, erken saatte kutlamıştır. Örnek olsun, İnce anlasın diye söylüyorum, İmamoğlu İstanbul seçimlerinde, Binali Yıldırım “kazandım” dediğinde kendisini kutlamamıştır, tersine itiraz etmiştir, hemen açıklama yapmış, “sandıkları terketmeyin” demiştir.

İnce diyor ki, CHP yönetimi birçok sandığı boş bırakmıştır. Kabul edelim öyledir. Mutlaka CHP yönetimi de bunu yapmıştır. Peki ama İnce, erken saatlerde Erdoğan’ı kutladığında, sandık başlarında adam kalması mümkün müdür? Bunu hiç aklına getirmedi mi?

İnce, Erdoğan gibi, “kandırıldım” demektedir. İyi ama, Erdoğan’ın Gülen hareketi tarafından kandırılmış olması hâli gibi midir bu “kandırılma”?

İnce “CHP iktidar istemiyor” diyor. Mutlaka doğrudur. Aldıkları emirleri açıklarsa, biz de öğrenmiş oluruz. Ama bir yanlışı var, diyor ki, “eğer iktidar istese idi Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı adayı olurdu.” Düşünsel fukaralık, işte böyle bir şeydir. Belki de Kılıçdaroğlu’nun yaptığı tek “olumlu” gibi olan şeydir, o da Muharrem-Saray hattına ters geliyor. Oysa AK Parti ve MHP dışındaki partiler, artık “cumhurbaşkanlığı sistemi” denilen sistemi değiştirmek, kendi ifadeleri ile “güçlendirilmiş parlamenter sistem”e dönmek istiyorlar. İnce de aday olduğu dönemin başında bunu söylüyordu. Sonraları, “işler iyi gidiyor galiba” diye düşünmüş olmalı, en az 2,5 yıl lazım diye tutturmuştu. Demek, İnce, sahnenin bu ilk evresinde, “Cumhur İttifakı”na tam ihlal etmemiş gibi görünmek istiyor. Ama cumhurbaşkanlığında aradığı şey, aslında Erdoğan’dan farklı değil.

İnce diyor ki, yerel seçimleri kazanmasına katkısı olan HDP’ye CHP yönetimi teşekkür etmemiştir. İyi ama, kendisi teşekkür etmiş miydi? CHP yönetiminin HDP ile birlikte görünmeme isteği, sokaklara çıkmayı frenleme isteği, eylemsizliği eleştiriliyorsa, İnce’den eylem gelecek demektir. Mesela, HDP milletvekillerinin milletvekilliğinin düşürülmesi karşısında, “açlık grevine” yatsa olmaz mı ya da mesela kayyum atamalarına karşı Van’dan Ankara’ya bir yürüyüş başlatsa olmaz mı?

Evet CHP, kesinlikle Saray’ın destekçisidir. Ama aynı zamanda Erdoğan sonrasına hazırlanmaktadır. Oysa İnce, Saray’ın bizzat planıdır ve Erdoğan’ın Saray Rejimi’nin devamı için sahne almaktadır.

İnce, acaba bir fikre sahip midir? Bir programı var mıdır?

İnce acaba, seçim akşamı saklandığı hâlde, yeniden sahne alabildiğine göre, utanma duygusuna sahip midir?

Seçim gecesi tehdit edildiği, bu nedenle konuşamadığı ifade ediliyordu. Buyursun İnce, kendisini tehdit edenlerin ne ile tehdit ettiğini açıklasın. Kendi seçmeninin karşısına çıkamayan bir adam, nasıl olur da, yeniden aday olmak için bir sahne doldurma hamlesi yapabilir?

İnce, seçim meydanlarında kitlelere, mesela ne söylemiştir? Söylediklerinin içinde bir tek fikir, bir tek sol eğilimli öneri var mıdır?

İnce ucuz kahramandır ve Erdoğan’ın Saray Rejimi, ucuza kapattıklarını çok seviyor. Sahneye, hiç fazla masraflı adam çıkartmıyor. Günü kurtaracak adamlar çıkartıyor. Çünkü, fazla masraflı aktörleri, kendisinin yerini alma ihtimali olabilir diye, riskli buluyor.

Saray, İnce’yi ucuza kapatmıştır.

Erdoğan’ın yanında bir “Kalın” vardı. Anlaşılan o ki, bir de “İnce” gerekiyor. Enstrümanın kalın ve ince telleri ile ahenk arama peşindedir. Ama ne yazık, İnce, tek kullanımlık bir malzemedir. Onu o hâle getiren de bizzat sistemin kendisidir.

Öyle anlaşılıyor İnce, bağlı olduğu devlet organları tarafından kandırılmıştır.

Dahası CHP veya Millet İttifakı’nı etkileyeceği bile tartışmalıdır.

Bazı CHP doğrularını dile getirmesi bile, çapsız, kapsamsız, yüzeyseldir. Fizik öğretmeni imiş, ama ne doğrular konusunda bir bilgisi var, ne de kuvvet hakkında. Köylü kurnazlığı ile fizik öğretmenliği yapılamaz, olsa olsa dershanecilik yapılabilir.

Erdoğan’ın sazında ince tel olma ihtimali de yoktur.

Kalın, tek kullanımlık bir tele benzemiyor, daha yıpranmamıştır. İnce, bir kullanımda yıpranmış, parçalanmış bir teldir, bu telden ses de çıkmaz.

Erdoğan, Bahçeli’nin desteği ile daha fazla gidemeyeceğini görüyor. Biliyor ki, kendi iktidarının da sonu gelmektedir. Bizce çoktan gelmiştir ve uzatmaları oynamak için, hem içeride, hem dışarıda savaşa yaslanıyor.

Peki İnce, Erdoğan’ı kurtarmaya yeter mi?

Hiçbir işe yaramama ihtimali çok daha fazladır.

İnce, daveti, görevlendirmeyi çok sever. Çizdiği tablo budur. Hele ki, kendisinin masrafının olmayacağı davetlerden çok fazla hoşlandığı görülmektedir. O kadar ki, gözleri kamaştığı, aklı havaya kalktığı, gerçeklikten kopma modasına uyduğu için, davetin bir “onur” olmadığını bile görememektedir. Hoş, onur ile sosyal veya fiziksel bir bağı olmadığını da bizzat kendisi ortaya koymuştur.

Saray, “bize bir İnce lazım” diye tutturmuş olmalıdır. İnce davet edilmiştir. Sahneye çıkma hâli, ona yetmektedir.

Bu, oyunun ilk perdesidir. Saray’ı o kadar hafife almamak gerek. Oyunun ikinci perdesinde, “İnce’den inciler” başlıklı, itiraflar ortaya konacaktır. Saray Rejimi, itirafçıları çok sever. İnce “gizli tanık” olamayacaktır, ama açık bir itirafçılık yakışır, yolda olmalıdır. Ardından bir biat gelmelidir. Tıpkı Bahçeli gibi, bu kez CHP’den bir “gizli” başkan yardımcısı gereklidir. Dünya nezdinde Başkan Yardımcısı Fuat Oktay’dır, ama iç işlerinde iki başkan yardımcısı iyi olur, Bahçeli ile İnce.

Erdoğan, cumhurbaşkanlığı sisteminin tartışmaya açık olduğunu söylemektedir. “Biz her şeye açığız”, bir umutsuzluk hâlinin itirafıdır. Akşener’e bu nedenle davetler gitmektedir. İnce’ye işaret yetiyor.

Bu, çürüme hâlidir. Çürüme, sadece iktidara ait bir şey değildir, “muhalefet” de çürümüştür. Bu, çeteleşme hâlidir, çeteleşme sadece Saray Rejimi’nin muktedirlerine ait bir hâl değildir, aynı zamanda tüm burjuva muhalefete sirayet etmiş bir süreçtir.

“Biz uçuyoruz”, “Hem de buzdolabımız var”

Bugünlerde ülkemizde yaşananlar, biraz düşünen herkes için, traji-komik niteliktedir. İnsan, bir olay karşısında, gülmekten kendini alamıyor ama olay aslında trajiktir. Mutlaka o olay nedeni ile canı yanan ve “ağlayan” vardır. Ama birçok kişi, kendini gülmekten alamıyor. Belki de, artık akıl ve izanın bir anlamı kalmamış olmasındandır. Belki de, bu hâl, delirmeden önceki insan hâlidir; derler ki, delirmeden önce insanda bir gülme hâli oluşurmuş.

Mesela ekonomik kriz, pandemi ve bu ikisinin bileşimi, bu durum karşısında Muktedir ve Saray erkanının, Saray basınının vb. tutum ve davranışları ayrı ayrı traji-komiktir. Bir yandan insanlar pandemi nedeni ile ölüyor, kriz nedeni ile işlerini kaybediyor, ağır yaşam koşulları altında hayatta kalmaya çalışıyor, ama diğer yandan yaşananlar karşısındaki tutum, hayret verici, ibretlik sahneler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mesela maske meselesini ele alın. Ülkede maske “dağıtıyoruz, dağıtacağız” diyen “Şahsım”, sizce bir talk-showcu olarak Cem Yılmaz’ın (Cem Yılmaz bizi bağışlasın) işine mi soyunmuştur? Belki de öyledir. Şahsım, bay %10 olarak da tanınır ve Cem Yılmaz’ın işinden eğer %10 Bilal’in vakıflarına gitmiyorsa, o işe de el atabilir. Bir ülkenin cumhurbaşkanı olmayı çoktan aşmış, bölge ve dünya “lideri” olduğu kesinleşmiş, hatta ve hatta kutsal bir kişi olduğu yolunda hayli söylentiler yayılmış olan bir kişi, nasıl olur da, maske meselesi ile kendini bu kadar gülünç duruma sokar ve bundan da utanç duymaz?

Mesela Muktedir, üniversite sınavlarını habire ertelemişken, tutup da, “ustalık dönemi” danışmanları ile birlikte YouTube’da, öğrencilerin karşısına çıkarken, kendisinin protesto edileceğini düşünmez. Gelen protesto mesajları karşısında “yorum”ları kapattıklarına göre, bu protestoyu beklemiyor, asrın liderinin üniversitelilerce sevgi ile kabul edileceğini sanıyor olduklarını kabul edebiliriz. Sizce bu hâl, komik değil mi? Peki, bu durumda Cem Yılmaz nasıl talk-show yapabilir ki?

İşte “Şahsım”, doların yükselmesi 7,30’lara ulaşması karşısında, Kurban Bayramı’nın ardından, ekonominin çok da iyi olduğunu anlatmak için, “biz uçuyoruz ama bazıları bunu görmüyor” diye bir konuşma yapmıştır.

Damat, Hazine Bakanı, “yanıtlarını sorulayan Ahmet Hakan”a, sen maaşını dolarla mı alıyorsun diye sormuştur. Program, Ahmet Hakan’ın, Bakan Damat’ın “yanıtlarını sorulaması” üzerine kurulmuş olduğu için, Ahmet Hakan, aslında aldığı dolarları düşünerek şaşırmıştır.

Sizce bu ikili, “Şahsım ve Damat”, bunları kendileri mi söylüyor, yoksa “söyleten” mi var?

Acaba “biz uçuyoruz” ama bunu kimse görmüyor dediğiniz zaman, buzdolabı ile bunun bağını kurabilmeniz büyük bir marifet midir? Bu işte derin bir zekâ, bizim anlamakta zorlanacağımız bir “derin” bilgi birikimi mi var? Yoksa, tüm bunları düşünmek yerine, beynimizin otomatik olarak devreye girmesine müsaade edip, kahkaha atmamızı sağlamasına izin mi vermeliyiz?

“Şahsım”, acaba, hangi durumlarda uçmaktadır?

Uçmak, oldukça imrenilecek bir eylemdir. Acaba, Ayasofya’yı camiye çevirmiş bir lider olarak Erdoğan, bazı saatlerde uçmakta mıdır? Eğer öyle ise, “uçmak” sözcüğü uçak ile gitmek anlamına da gelmiyorsa, nasıl gerçekleştirilmektedir? Mesela belli saatlerde, Galata Kulesi’nden Haliç’e kanatlanmak bunun içinde midir? Eğer öyle ise, saygı duyulacak bir eylemdir. Zira, Tophane’nin karanlık sokaklarında eroin ile uçmak eylemi ile tam zıt bir eylemdir.

Kimsenin görmemesi ise, bu uçma eyleminin “tanrısal”, “ilahi” bir eylem olduğu anlamına mı gelmektedir? Öyle ise, “gaipten haber verme” hâli de yakında ortaya çıkacaktır. Ne diyelim hayırlara vesile olsun!

Damat’ın maaşınızı dolarla mı alıyorsunuz sorusu ise, aslında, 5-8 yaş arasındaki çocukların zekâ düzeyine işarettir. Damat, yaşına uygun bir zekâ düzeyini yansıtmıyor. Ya çok altındadır ya da bizim anlayamayacağımız kadar üstündedir. Damat, seyirciye diyor ki, sen maaşını dolarla almıyorsan, dolardan, doların artmasından sana ne? Oysa doğrusu, ülkemizde maaşını dolarla alan var ise, o kişi doların yükselmesinden olumsuz anlamda etkilenmez. Dolar ve enflasyon, aynı oranda yükselmiş ise, ki çoğunlukla dolar daha fazla artar, kişinin yaşam standartları bu durumdan etkilenmez. Ama eğer siz TL ile maaş alıyorsanız, maaşınız her dolar yükselişinde, biraz daha düşer ve hayat pahalılığı, sizin alım gücünüzü sürekli düşürür. Bunun için, asgarî ücretin kaç dolar ettiği bir ölçüm metodudur ya da asgarî ücretin kaç kilo et, kaç simit, kaç yumurta, kaç bira ettiği hesaplanarak gerçek durum için ölçüler aranır. Ama Bakan Damat, öyle bir zekâya sahiptir ki, “maaşın dolarla değil ise, doların yükselmesi karşısında sevinemezsin” demeye çalışıyor. Kendisi öyle yapıyor olmalıdır.

“Şahsım”, ne kadar şahsım ise, Damat da, o kadar kendi serveti ile ilgilidir. Hazineyi, kendi servetini artırmanın aracı olarak ele almaktadır. Bu durumda, dolar yükseldiğinde, “ülkenin hâli” diye bir dertten çok, mevcut dolarlarının karşılığının artması nedeni ile sevinç duymaktadır. Yüzündeki anlamsız gülme, aslında doların verdiği gıdıklanma hissinin dışa vurumudur.

Hem Şahsım, hem de Damat, aslında hiç ciddiye almadıkları halkın karşısında, değişik ruh hâlleri ile konuşmaktadırlar. Bu ruh hâlini anlatmak için halk arasında, “acaba ne içiyorlar” diye sorular sorulması, tam da yerinde olmalıdır.

Uçmamızın kanıtı, “buzdolabı satışları”dır. 2002’de onlar iktidara geldiklerinde, 1 milyonu biraz geçmekte olan buzdolabı satışlarının, bugün 2 milyon olduğunu söylemektedirler. O kadar özensizdirler ki, 1.750 bin buzdolabı satışı olduğunu beyaz eşyacılar derneğinden bile almamaktadırlar. 2002’de kaç aile vardı, bugün kaç aile var? 2002 yılında kaç aile büyük aile olarak yaşamakta idi, bugün kaç aile öyledir? Bu sorular bile fazladır. Başka ülkeler, başka araçlarla uçmakta iken, Türkiye ekonomisinin buzdolabı ile uçması ilgi çekici bir İslamcı-Türk icadı olmalıdır.

Ülkenin toplam borcu, 431 milyar dolardır. Borç yiğidin kamçısı olduğuna göre, bir şiddetli uçma hâline işaret olabilir.

165 milyar dolar, yıl sonuna kadar ödenmesi gereken borçtur ve buna cari açık eklenirse 190 milyar doları geçeceği tahmin edilmektedir. Bu durum, aşağıya doğru bir uçma hâlidir.

İnsanların kredi kartı borçları, bireysel kredi borçları, şirketlerin ticari kredi borçları tavan yapmıştır ve bu da batağa doğru uçma hâlidir.

Pazarda alışveriş yaparken insanların filelerinin yarısı uçmuştur, ceplerindeki paralarının yarısı uçmuş buharlaşmıştır. Bu fakirleşme, yeni zenginler yaratmak demek olduğuna göre, bir başka uçma hâlidir. Bir avuç azınlık yukarı doğru, dolarlarına dolar, servetlerine servet katarak uçmaktadır, milyonlarca insan ise yokluk, yoksulluk ve açlığa mahkûm durumdadır.

İşsizlik, %30’lara dayanmıştır. Ama TÜİK istatistikleri, çalışan sayısı artmadığı halde, çalışan sayısı 2 milyon 411 bin azaldığı hâlde, işsizliğin düştüğünü göstermektedir. Bu, gerçekliğini kaybetme anlamında bir uçma hâlidir.

Toplam çalışanların %30’u, TÜİK istatistiklerine göre kayıtdışı, yani sosyal güvenceden yoksun olarak çalışmaktadır. Bu, uçmak değil ise nedir?

Türk Telekom, yaklaşık 10 milyar dolarlık bir dolandırıcılık rakamı ile özelleştirilmiş, sonuçta da üç bankaya devredilmiştir. Bu yağma, bir uçma hâlinin göstergesi olarak ele alınabilir, kuşkusuz.

Tekel, 300 milyona özelleştirilmiştir. Ardından Tekel’i alanlar 900 milyona satmıştır ve onlar da 2 milyara satmıştır. Bu, aslında bazı zenginlerin yağmalamaktan uçma hâli yaşadıklarının kanıtıdır.

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi olayı, bir başka yağma olayıdır ve birilerini uçurduğu konusunda şüpheye yer yoktur.

SEKA, kâğıt fabrikaları, öyle özelleştirilmişlerdir ki, tam bir uçma hâline, yağmaya örnek olarak gösterilebilir.

TÜPRAŞ, benzer bir başka yağmalama, bir başka uçma hâli örneğidir.

Maden ocakları, HES projeleri, otoyollar, dolarla fiyatlanmış ve geçiş garantisi verilmiş köprüler, birer uçma hâli göstergesidir. Mesela Damat bilir mi bilmiyoruz, o dolar kuru yükseldikçe, borçlar yükseldiği gibi, köprülerden vb. kazanan firmaların gelirleri de uçmaktadır.

Merkez Bankası’nın hâli de bir uçma hâlidir. Merkez Bankası (MB)’nın döviz rezervleri, doları bir düzeyde tutmak için harcanmış ve bugün -32 milyar dolar düzeyindedir. Eksi (-) rezerv ne demektir? Bankalara dolar hesabı açmış olanların açtıkları hesapların belli bir oranını, bankalar MB’na karşılık olarak yatırmak zorundadır. Diyelim ki, 1000 dolar hesabı olan bir kişinin 1000 doları karşılığında ilgili banka, MB’na, 220 dolar yatırır. İşte eksi 32 milyar dolar rezerv dediğimiz zaman, bu karşılıkların harcanmış olduğu söylenmiş olur. Yani, MB’da rezerv olarak dolar yok, hatta 32 milyar dolar da fazladan harcanmış demektir. Biz MB’nı soysak, bu suç olmaktadır, ama mevcut Saray Rejimi, MB’nı soymuştur.

Doları bir seviyede tutmak için, MB, kamu bankaları aracılığı ile piyasaya dolar satmıştır. Bu bankalar, aslında kendilerinin olmayan bir parayı vermişlerdir ve kamu bankalarının dolar açığı da 11 milyar dolardır.

İşsizlik fonu yağmalanmıştır. 110 milyar tekellere, Saray Rejimi’nin desteklediği bir gruba aktarılmıştır.

“Rant, yağma ve savaş ekonomisi”, tam anlamı ile iflas etmiştir. Ve bu elbette ki bir uçma hâli olarak değerlendirilebilir.

Ülkenin tarımı yok edilmiş, uçurulmuş, uluslararası tekellerin çiftliğine çevrilmiştir. Ülkenin eğitim sistemi çökmüştür. Ülkenin sağlık sistemi çökmüştür.

Bu örnekler uzatılabilir.

Şimdi, Şahsım ve Damat, sizce gerçeklikle bağlantılı mıdır? Gerçeklikle bağı olmayanlar, kelimenin mecaz anlamında “uçma” hâlindedir. Onlar sadece kendi aile “gerçekliğine” bağlıdırlar ve bunun dışında gerçeklikle bağları kopmuş durumdadır. Bu nedenle, bir “uçma” hâli ortaya çıkmıştır. Ama bu uçma hâlinin buzdolabı ile bağlantısı, epeyce bir “derin” konu olduğundan, kimse kendini gülmekten alamamaktadır.

Makarayı geri sarmak ya da gerçeklikten kopma hâli

Evet, bir yanda Aya Sofya meselesi var, bir yanda Libya, bir yanda Suriye savaşları. Bir yanda Yunanistan ile Meis adası etrafında “it dalaşı” var, diğer yanda Azeri-Ermeni sınırında Ankara çeteleri ile savaş kundakçılığı var.

Dahası var: Bir yanda maske dağıtamayan bir Saray Rejimi var, diğer yandan ise Türkiye olarak “uçuşa geçtiğimizi” ilan eden bir siyasi lider var. Uçuşa geçtik ama kimse bunu görmüyor diye düşünmek, muhtemelen Ayasofya’yı “fethetme” girişiminin yarattığı “ruhsal hava”nın sonucudur. Ne de olsa Ayasofya kutsal bir yerdir ve onu “fetheden”in görünmez uçuşlar yapması bu kutsallığın sonuçlarından biri olmalıdır. Buna inanabiliriz. Ama bunun “buzdolabı” ile bağını kurmamız biraz zor olsa gerek. Kafası karışmış Reis’in. Öyle ya, madem uçuşa geçmişiz, Ayasofya etkisi ile de görünmez bir uçuş olmuş bu, hadi ağzını tutamayıp bu görünmez uçuşu da ilan ediyorsun, bari, uçuşu buzdolabı ile süsleme. Mesela SİHA’lardan söz et, ki damatlardan biri sevinsin ya da döviz kurları ile uçtuğumuzu söyle, ki diğer damat sevinsin. Uçuş sırasında “tarihî eser”lerin de uçtuğunu söyle, ki Bilal’e bir destek ver. Ama buzdolabı ve uçuş bağlantısı, olasıdır ki Vestel’in bir komplosudur.

Ayasofya’yı “fethetmenin” sarhoşluğu ile, yalan söyleme ihtiyacının garip bileşimi, işte böylesi “uçuş” hâlleri yaratmaktadır.

Bu “uçuş hâli” sadece Erdoğan’a ait değildir. Bu aslında tüm iktidar seçkinlerinin, Saray elitlerinin ortak ruh hâlidir. Her olayda, her vakitte yeni bir kişiliğe bürünmelerinin nedeni, kişilik parçalanması yaşamalarının nedeni, tükeniştir. Elitlerdeki “zevk ve sefa” ile, baskı ve şiddetin tırmandırılması, karanlık ve yalanın öne çıkarılması atbaşı gitmektedir. Tüm çöküş dönemleri böyledir. Egemenlerin yönetememe hâli, kendini bir tarz dışa vurmak zorundadır. Bizde, bugün tüm devlet seçkinlerinde ortaya çıkan bu çoklu kişilik hâli (bozukluğu), elbette bazı tarihsel ve toplumsal temellere sahiptir.

Bir yandan maske dağıtamayan bir Saray Rejimi, nasıl oluyor da, maske dağıtımı için ABD’ye uçak göndererek şov yapmaktadır? Maske dağıtamayan bir “lider”, kendisi “rezil” edildiği hâlde, nasıl olur da, bu oyuna katılabiliyor? Erdoğan, maskeyi bedava vermekten söz ediyordu. Satılmasını yasakladı. Ama ortaya çıkan “maskaralık”a da razı oldu. Ne için? Menzil tarikatı maskeden para kazansın diye mi, Erdoğan ailesi buradan %10 komisyon alsın diye mi? Akşamdan, “maske” dağıtan kahraman kimliğindekiler, gündüz maskeden ceplerini dolduran kişilere dönüşüyor.

Katar’da ülke topraklarını pazarlayan adam, telefonun bu ucunda Trump’ın tetikçisi, kapı arkasında İsrail yanlısı, sahnede nutuk atan Müslüman, Ayasofya’da fetihçi, Libya’da petrolcü, uluslararası tekeller karşısında bay %10.

Gün ağardığında işadamı, saat 10’da rantiyeci çakal, öğlen saatinde Osmanlıcı, öğleden sonra Amerikan yaveri, ikindi saatinde yerli ve millici, akşam üzeri din tüccarı, yatsıdan önce harem hovardası, gece yatarken tövbekâr Müslüman.

Güne başlarken Batıcı, öğlen yerli ve millici, akşam saatinde İslamcı destekçisi.

Ofisinde Türk-İslam sentezci, yerlici ve millici, komuta sırasında NATO emireri, siyaset konuşurken Saray’a küfürler düzen cumhuriyetçi, şirketinin muhasebesine bakarken Saray yanlısı, ekranlarda Erdoğan yanlısı, dost sohbetlerinde “gitse de kurtulsak”çı, Erdoğan’ın huzurunda el pençe divan, Erdoğan’ın arkasında iflah olmaz bir küfürbaz.

Günde beş vakit yalancı, 365 gün şakşakçı, her ibadetinde yağcı.

Akşam yemeğinde cumhuriyetçi, sabah selâmlığında Osmanlıcı, Hakkari’de Kürt düşmanı katliamcı, TV ekranlarında “Kürt kardeşim” dizelerini güzelleyen edebiyatçı.

Namı ulusalcı, işi yağmacı, rantçı ve savaş kundakçısı.

Her ciddi konuda Saray destekçisi, her boş konuda Erdoğan karşıtı.

Güneşin altında Saray’a övgüler, gece karanlığında sövgüler dizen adem.

Amerikan şemsiyesi altında Suriye’de işgalci, Libya’da fırsatçı, Putin’in karşısında süt dökmüş kedi, arkasında Azeri-Ermeni savaşının kundakçısı.

Akşam yatarken bir fani adem, sabah kalktığında SultanHamit, öğlen yemeğinde yerli ve milli, öğleden sonra ülkesini satan emlakçı.

Ve en önemlisi, bu değişik karakterler, her vakit ve her olayda farklı kişilikler, tüm iktidar elitlerine özgü olmakla kalmıyor, aynı zamanda, “normal” karşılanıyor. Kimse, bu içinden geçilen tarihsel koşullarda, iktidar elitlerinde “bel kemiği” aramıyor. Amerikalı ise, en çok, belkemiği hiç olmayanı seviyor.

Osmanlı’nın çözülüş yıllarına dönmeliyiz.

Osmanlı’nın çözülüşü dediğimizde, çok eskiye gitmemiz gerekir. Zira Kanuni bir zirve idiyse, aslında feodalizmin kapitalizme dönüştüğü bir dünya içinde feodal Osmanlı hanedanının zirvesi idi. Yani, Osmanlı’da “muhteşem yüzyıl” yaşanırken, gerçekte Osmanlı çöküşe girmişti. Dünyada, kapitalizm boy vermekteydi.

Ama biz bu yıllarda başlayan çözülüşe değil, 1800’lerdekine bakmak istiyoruz. Oraya dönmemiz gerekiyor. Olayları anlamak için, bir miktar olsun bu tarihe bakmalıyız.

Osmanlı’nın son yılları ile TC devletinin kuruluşu arasındaki dönemde, üç akım ortaya çıkıyor. Her biri, devleti korumayı hedefleyen bu üç akım; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük’tür. Tarihsel sırası da böyledir. Akçuralı Yusuf’un, “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi de aslında, devletin, bu üç akımı kullanması üzerine kuruludur.

Bu üç akım, tarihsel sırası itibari ile “devletçi” geleneğin ne derece güçlü olduğunu da göstermektedir. 1850’lerde, artık, “ulus devlet” denilen şey zirve yapmakta idi. Osmanlı, her açıdan çözülmeye başlamıştı. Gaza ve ganimete dayalı genişleme siyaseti, devasa imparatorluk için, aslında 1500’lerde bile son noktasına gelmişti. Ama zirvedekiler, “muhteşem yüzyıl” yaşamayı sürdürdüler ve gaza ve ganimet savaşının ulaştığı fiziksel sınırları nedeni ile bile olsa sürdürülemez olduğunu göremediler. Böyle olunca, Osmanlı ordusu, içeride yağmacıya dönüştü. En çok Viyana savaşının dönüş yolunda, eli boş dönerken, Balkanlar’ı yağmalamakla işe başladı.

Osmanlıcılık, imparatorluğu, “ulus devlet” eğilimine uygun olarak modernleştirmeyi hedefliyordu. Osmanlıcılık, bu devlete gereken “ulus” ya da “millet”i, Osmanlıcılık adı altında yaratma girişimi idi. Osman soyu için bunun ne kadar önemli olduğu ayrı bir konu. Ama Osmanlıcık akımının ömrü uzun olmadı.

Osmanlıcılık, imparatorluğun değişik din ve milletlerden oluşuyor olması nedeni ile, bir “bağlayıcı” kimlik, bir “üst kimlik” olarak düşünülüyordu. İçinde farklı dinler, Müslüman, Hıristiyan vb. de vardı, değişik kimlikler de vardı. Zira Osmanlı da öyle bir imparatorluk idi. Zorunlu din değiştirme politikaları, Yavuz başta olmak üzere içerideki katliamları olsa da, nihayetinde 1800’lerin başında Osmanlı, farklı dinlerden, farklı halklardan insanları imparatorluk sınırları içinde tutmaktaydı.

Elbette bu dönem, Osmanlı’nın bölüşüm meselesinin Batılı güçlerce masaya yatırıldığı dönemlerdir. 1800’lere gelindiğinde, Osmanlı ekonomisi çoktan çökme aşamasına gelmişti. Sadece, o dönemler, Osmanlı, bugünkü Türkiye gibi bir sömürge değildi. Sömürgeleşme sürecinde idi diyebiliriz. Ama bu iki durum arasında farklılıklar var. Osmanlı, teorik olarak sömürge hâline gelmekten kurtulma olanağına sahip idi, TC devleti ise artık bir sömürgedir, sömürgeler, ancak sosyalist bir başkaldırı ile bağımsız hâle gelebilirler.

Osmanlıcılık, bir yandan, sömürgeci güçlerin taleplerinin bir bölümü ile de çakışan bir “reform”lar anlamına da gelmekte idi. Ama Osmanlıcılık, gerçekte, Osmanlı devletinin ayakta tutulmasını içeriyordu. Elbette biraz geç kalmışlardı. Kapitalistleşme çok hızla yol almıştı ve Osmanlı “muhteşem yüzyıl”ını yaşarken, Batı’da, sanayi devriminin temelleri atılıyordu. Bu dinamikten yoksun olarak Osmanlı, Batı’nın taklidine eğilimli idi.

Osmanlıcılık, imparatorluğun Batı bölümlerinde, Balkanlar’da ortaya çıkan kayıplarından sonra, anlamını hızla yitirmeye başladı. Zira, çok dinlilik için meseleye bakılırsa, Balkanlar, ağırlıklı Hıristiyan nüfusun kaybı demek idi. Geriye, Ermeniler ve Rumlar kalmakta idi. Zaten uzun dönemdir Anadolu’da, Karadeniz’de din değiştirme süreçleri işlemekteydi.

İşte Balkanlar’ın kaybının ardından, Osmanlıcılık ile devleti kurtarma artık olanaklı olmaktan çıkıyordu. Hem bu arada, emperyalist güçlerin Osmanlı hasta adamını paylaşma planları da ilerliyordu.

Osmanlı devletini korumak için, bu kez birleştirici kimlik, “İslamcılık” olarak ortaya çıkmaya başladı. Abdülhamid, bu dönemin simge ismidir. Kendisinin ne kadar İslamcı olduğu ayrı bir konu. Ama İslam’ı kullanmak onun döneminde kök saldı. Osmanlıcılık, daha çok devlete bağlı “aydın”ların veya bazı önemli kadroların fikrî savunusu iken, mesela Selim buna destek veren bir padişah idi, İslamcılık ise “daha Saray”dan gelen bir akım oldu. Balkanlar’ı kaybeden Osmanlı, içerideki Rum, Ermeni, Süryani vb. Hıristiyanları önemsiz saymaya başladı. İslamcılık, işte tam da bu noktada öne çıkarken, Yahudi sermayesinin de Saray’a yaklaşmasına olanak tanıdı.

Galiba bugün de böyledir: Ne zaman İslamcılık öne çıkıyorsa, o aynı dönemde İsrail’in ülkedeki ticari vb. etkinliği artmaktadır. Erbakan döneminde de, AK Parti döneminde de İsrail’e verilen ihaleler artmıştır.

Konumuza dönersek, İslamcılık, elbette daha despotik idi. Çünkü, imparatorluk Balkanlar’ı kaybediyordu ve bu kaybı durdurmak için, Abdülhamid despotizmi, içeride baskı zorunlu idi. Ayrıca “İslamcılık”, hilafet vb. gibi yetkilerin de kullanılmasını gerektiriyordu. İslamcılık, tıpkı Osmanlıcılık gibi “devletin savunması” üzerine kurulu idi. Ama İslamcılık, daha açık bir savunma stratejisinin ya da aynı anlama gelmek üzere çöküş ve sömürgeleşme sürecinin daha ileri aşamasının ifadesidir. Zira, İslamcılık, Mısır başta olmak üzere İslam coğrafyasında, imparatorluktan kopuşların başladığı döneme denk düşmektedir. Balkanlar’ın kopuşu gerçekleştikten sonra, İslam coğrafyasındaki kopuşları önlemek için, “İslamcılık” devreye sokulmuştur. Bu durumda, Abdülhamid’in daha çok İslamcı görünmesi zorunludur. Bu ise, içeride, Müslüman olmayan halklara karşı daha özel bir baskı anlamına kendiliğinden gelmektedir.

Osmanlıcılıkta, imparatorluk, çok dinli ve çok milletli bir devlet olarak düşünülmekte idi. Abdülhamid döneminde, İslamcılık ile birlikte, tek dinli çok milletli bir imparatorluk arayışı vardır.

Demek ki, sömürgeleşme sürecinde imparatorlukta, bir tarihsel sıra ile ortaya çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük (Üç Tarz-ı Siyaset’teki üçlü) akımlarının her yeni ortaya çıkanı daha despotiktir. Bu akımların, devleti kurtarma refleksi ile bağının da sonucudur.

Bu baskının çözüm olmadığının en büyük kanıtı ise Abdülhamid döneminin bizzat kendisidir. Meşrutiyet, Abdülhamid’in isteyerek yaptığı bir şey midir? Değil ise, ünlü “istibdat” döneminin işe yaramadığının somut kanıtı değil midir?

Mısır dahil, Orta Asya ve Afrika toprakları, Müslüman halkların yaşadığı coğrafyalar, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmayı başardıktan sonra, Osmanlı devletini ayakta tutmak için, artık, İslamcılık da çok işe yaramaz duruma düştü. Halife Osmanlı’dadır ama halifeyi dinleyen yok. Bu durumda İslamcılığın sonuna gelinmiş mi oldu? Bir anlamda evet, ama sadece bir anlamda.

Türkçülük, Osmanlı’dan arda kalan topraklarda, emperyalizme bağımlı bir sömürge ülkeye razı olmak demektir. Geride kalan topraklarda, “Türk unsurunun hakim kılınmasına” diye hükmeden Wilson Prensipleri, tam da bunu ifade eder. Soykırım, bu açıdan, Osmanlı’nın hem İslamcı, hem de Türkçü akımlarının ürünüdür.

Türkçülük, İslamcılık gibi despotik olmak zorundadır. Sömürgeleşmekte olan bir ülkeyi, “kurtuluş savaşı” dediğimiz anti-emperyalist savaş süreci içinde kontrol altına almak, egemen sınıfların ve onların efendisi olan emperyalist babalarının temel işidir ve bu baskısız olmaz. Bu nedenle, katliamlar birbirini izlemiştir. 1900’lerin başından sonra hızlanmış bu katliamlar, aslında, “devlete bir millet yaratmak” diye Ziya Gökalp’in satırlarına yansıyan politikanın ürünüdür.

Şimdi, bugünlerde, Türkçülük, Türk-İslam sentezi, İslamcılık, Osmanlıcılık kavramlarını daha sık duyuyoruz.

Sanki, tarih geriye sarılmış gibidir. Film geri sarıldıkça, makara geri sarıldıkça, bu akımlar da yeniden, ama eski hâllerinden epeyce farklı olarak önümüze çıkmaktadır.

Türkçülük, tüm dünyanın Türk ırkından ürediği, tüm dillerin Türkçeden geldiği gibi gülünç iddalara kadar vardırılmıştı. Düşmanlarına meydan okuyan Türk tüm dünyaya bedel iken, aslında dünyada da Türk’ten gayrı ırk olmadığını ifade etmekteydiler. Türk, aslında yine Türk’e bedel olmaktadır. Tüm diller Türkçeden üremişti ama yine de yabancı dil öğrenmemiz gerekiyordu.

“Bu devlet için bir ulus yaratmak” üzere biçilen elbise, hep olağanüstü hâl dönemleri ile yaşamak demek oldu. Başkası da pek mümkün değildir.

Bir yandan sömürgeleşirken, diğer yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” gibi abartılar üretiliyordu. Geniş bir coğrafyada egemen olan Osmanlı yerine, oradan kalan topraklarda, daha çok da Ekim Devrimi sayesinde, kurulan bir devlet, dünyaya bedel bireylere sahip oluyordu. Ekim Devrimi’nin yardımları ile emperyalist işgale karşı savaşmış bir ülkenin devleti, “anti-komünist” mücadeleyi ve emperyalist güçlere ileri bir karakol olmayı varlığının temeli hâline getiriyordu. Halklar mozaiği olan bir coğrafyada, halkların inkârına dayanmayı varlık temeli varsayan bir sömürge devlet organize edilmişti.

Osmanlı’nın son dönemlerinde gerçeği gizlemek, iktidar seçkinlerinin temel yaklaşımı idi. Gerçeği örterek iş yapıyorlardı. Gerçekliği biliyorlardı, ama gizlemeyi seçerek ayakta duruyorlardı.

Cumhuriyetin bugünkü döneminde, Saray Rejimi’nin elitleri, gerçeklikten tümden kopmuşlardır. Gerçeklikten kopma hâli, TC devletinin çözülüş hâlinin yansımasıdır.

TC devletinin Türkçülüğünün, İslamcılığı tekrar bulması, İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşir. Sovyetler’in faşizmi yenmesi ve Avrupa’dan esen “demokrasi” rüzgârları, emperyalist dünyanın “komünizme karşı” kenetlenmesi ile karşılandı. Emperyalist dünya, ABD hegemonyası altında örgütlenmeye başladı. Türkiye, bu noktadan sonra, Sovyetler’e karşı ileri karakol özelliğini daha da artırdı. ABD, siyasal olarak TC devletini sömürgesi, kendi uzantısı olarak örgütledi. Bu Batı’nın ortak onayı ile gerçekleşti. Ekonomik olarak AB’ye, siyasal olarak ABD’ye bağlı bir Türkiye, 7 kocalı hürmüz gibi kontrol altına alınmıştı. NATO mekanizmaları, tüm sistemin odağına oturtuldu. Bu durum, daha kanlı, daha baskıcı bir süreci örgütlemek üzere, 1970 sonrasında daha da netlik kazandı.

1950’li yıllarda, Türkçülük ile kenara itilmiş olan İslamcılık, yeniden ortaya çıkmaya başladı. Gerçekte, Türkçülük, İslamcılık karşıtı bir konumda hiç olmadı. Sadece, dünya konjonktürüne göre İslam’ın kullanılması söz konusu oldu.

Ama TC devleti içinde her zaman, efendileri tarafından kendisi değil de bir başkası seçildiği için rahatsız olan ve bunu kişisel tepkilerle dışa vuran “unelected” seçkinler var olmuştur. Bunların arasındaki sürtüşmeler, gerçekte, zaman zaman ağır intikam hamleleri boyutlarına da varmıştır. Ama ne zaman? Ancak NATO mekanizması bunu istediği zaman. Yani TC devlet elitleri, hiçbir zaman cesur olmamışlardır. Halka karşı zorbalıkta, efendilerinin emirlerini uygulamada cesur, ama onun dışında hep emireri olarak tutum almışlardır. Aynı anlama gelmek üzere, hiçbir zaman kişilikleri olmamıştır.

Bu durumu, Balyoz vb. operasyonlar sırasında çok net görebiliyoruz. ABD emri ile başlatılan tasfiyeye karşı, tek bir direniş olmamıştır. Yarın da Erdoğan ve onunla iş tutan İslamcılar tasfiye edileceklerinde, aynı tutumu alacakları kesindir. ABD emperyalizmi, kişilik sahibi olanları sevmez. Osmanlı’nın sonunda, henüz sömürgeleşmemiş olduğu için, kişilik sahibi tipolojiler vardır. Bunların iyi şeyler yaptıkları anlamında değil, ama efendilerinin sözlerini, yeri geldiğinde dinlemedikleri anlamında. Cumhuriyetin bugününde, böyle bir durum yoktur.

NATO, kişiliği dümdüz etme mekanizmasıdır. Batı’ya hayranlık ile bu dümdüz etme mekanizması arasında da bağ vardır.

1950’lerden sonra başlayan yeni süreç, ABD hegemonyası altında, ortaklaşa sömürge olarak örgütlenen Türkiye, Sovyetler’e karşı geliştirilen “yeşil kuşak” projesinin parçası oldu. 1960’larda bu proje geliştirildi ve 1970 ve hele 1980 sonrasında tam olarak Türkiye sahasında kendini gösterdi.

Türkeş’in Türk-İslam sentezi, aslında, faşist çete örgütlenmelerinin de ideolojik temelini oluşturmaktaydı.

Sovyetler çözüldükten sonra, Türkçülük öne çıktı ve aynı hızla, hiçbir içeriğe sahip olmadığı da anlaşıldı. Kolpacılık, bu toprakların egemenlerinin kişiliklerinin bir parçasıdır. Atıp tutmayı, kahraman edaları ile dolaşmayı, mafyatik-çeteci bıçkınlıkla davranmayı çok severler. Bu hem imparatorluktan sömürgeye dönüşmenin yarasıdır, hem de ABD’li efendilerinin kullanmayı çok sevdikleri bir “kültürel” yöndür.

Türkî cumhuriyetler, birkaç yılda, Türk devleti adına gelenleri kovmakla kalmadılar, aralarındaki bağları da minimize ettiler. Bir Azerbaycan hariç. Şimdi TC devleti, Azerbaycan üzerinden Türk dünyasını yönetebilir miyim diye planlar kurmaktadır. Birçok uzman, bu Azeri-Türkiye ilişkilerinin aslında Rusya’nın Türkiye’yi kontrol etmesine yardımcı olduğunu söylemektedir. Ardından, daha koyu bir İslamcılık ortaya çıkmaya başladı. Ne zaman ABD İslam’a gerek duydu, Türkiye’de İslamcılık, ne zaman Türkçülüğe gerek duydu, Türkiye’de Türkçülük öne çıkmıştır. Zaten bu durumun kendisi bir “kişilik bozukluğu” yaratıyordur.

ABD, Ortadoğu’da eski Yeşil Kuşak projesindeki İslamcı çeteleri kullanmaya karar verdiğinde, TC devletinin İslamcı tarikatlarla, İslamcı örgütlerle ilişkileri gelişti. İhvan, yani Müslüman Kardeşler örgütünün bir uzantısı olarak AK Parti iktidarı organize edildi. ABD örgütlenmesinin önemli bir ayağı olan Gülen cemaati, tam kadro bu projenin içinde yer aldı ve adına, Graham Fuller “Yeni Türkiye” dedi.

Sivas katliamından IŞİD çeteleri ile Suriye’de iş tutmaya giden süreç böyledir.

Ama kızışan ve artık su üstüne çıkan emperyalist paylaşım savaşımı (ABD, İngiltere, Almanya, Japonya ve Fransa başta olmak üzere emperyalist güçler arasında dünyanın yeniden paylaşımı savaşımı) Türkiye’nin içinde de kendi uzantılarını örgütlüyor. Bu nedenle ne yekpare Türkçüsü var, ne yekpare İslamcısı var. Eğer yekpare bir şey aranıyorsa, yekpare hırsızı var, yekpare yağmacısı var, yekpare savaş kundakçısı var, yekpare katliamcısı var.

Başka bir ifade ile söyleyecek olursak, artık AK Parti içinde de, CHP içinde de, devletin her kurumunda da, MHP’de de, İslamcıların içinde de, tarikatlarda da, Türkçülerin içinde de, bu beş emperyalist gücün uzantıları var. Hatta dahası, sabah İslamcı olmak fayda getiriyorsa hepsi İslamcı, öğlen Atatürkçü olmaları gerekiyorsa hepsi Atatürkçüdür. Salonda Putin dostu olmaları gerekiyorsa Putin dostu, avluda İngiliz dostu, tuvalette İsrail dostu, balkonda Fransız dostu, ama yatak odasında Amerikan dostu olurlar. Ama yekpare olarak hepsi rantçıdır, hepsi katliamcıdır, hepsi hırsızdır, hepsi savaş kundakçısı, hepsi efendilerinin hizmetkârlarıdır. Eee, bu kadar belkemiği de bunlar için yeterlidir.

Bugünlerde, Ortadoğu’daki gelişmeler, Türk-İslam sentezinde değişikliklere yol açmış görünüyor.

İçeride “yerli ve milli”, aslında Türk-İslam sentezinden geri çekilmek demektir. Tükenişin ifadesidir. İçeride kullanmadıkları hiçbir şey kalmadı ve hepsi tükenmektedir. Dışarıda ise “İslam” daha fazla öne çıkmaktadır.

Kürtlere “İslam kardeşliği” elbisesi altında Türkçülük yeniden dayatılmaktadır. Doğrusu bunu hazır lokma olarak kapmaya hevesli Kürtler de vardır. İslam kardeşliği, bilinmez düşmanlara karşı ortak savaş talebinin de temelidir. İster “ortak düşmana karşı” savaş talebi olsun, ister bir “İslam ümmeti” altında Türk unsurunun egemenliğine razı etmek olarak olsun, bu yaklaşımlar, nispeten yeni sayılabilir.

Suriye ve Libya sahasında, savaşı kışkırtmak için girişilen oyunun bir yönü, elbette Saray Rejimi’nin devamı isteğidir. Hatta Erdoğan, çok istediği Saray Rejimi’ni de bırakarak iktidarda kalmaya razı bile olacak gibidir. Ama bu savaş naralarının, biraz da Osmanlıcılık hayalleri ile beslenmekte olduğu açık değil mi?

Makara tersine sarıldıkça, Osmanlıcılık yeniden öne çıkıyor. Fakat bu kez Osmanlıcılık “reformlar” içermiyor. Bu kez Osmanlıcılık, tersine adımlar içeriyor. Ayasofya, Libya, Suriye, Meis adası etrafındaki olaylar, Azerbaycan-Ermenistan sınırındaki komplolar, ABD adına tetikçiliğin ileri düzeye taşınması demek oluyor. Bunu Osmanlıcılık ile beslemek, savaşçı politikalar için uygun bulunuyor olmalı.

Böylece, her birinden bir parça ile, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük sık sık yer değiştiriyor. Kürtlere, İslam kardeşliği önerildiğinde, ardından, Osmanlı milletler topluluğu için sayfalar açılıyor. Büyük oynayan Türkiye izlenimi veriliyor. Maske dağıtamayan, ama uçan Türkiye. Belki siz görmüyorsunuz ama, bu sizin biraz da kör olmanızdan, çünkü çok da Kürtçü olmuşsunuz. Allah yolundan çıkmışsınız. Biz Malazgirt’e geldiğimizde Türk ve Kürt kardeşliğini, allahın emri ile yerine getirmedik mi?

Oysa olay açık ve nettir. TC devleti çözülmektedir.

TC devleti, dünden gelen “ortaklaşa sömürge”, emperyalist güçler arasındaki paylaşım savaşımında paylaşılmak üzere masadadır. TC devleti, Saray Rejimi eli ile tüm gücü ile ABD adına tetikçilik yapmaya karar vermiştir. Erdoğan, bu yolla, kendi geleceğinin peşindedir. ABD, tüm bölgede TC devletini bir savaş kundakçısı, bir tetikçi olarak kullanmaktadır. Tüm bu süreçler, başka süreçlerle de birleşerek, içeride TC devletinin yönetememe sorununu oluşturmaktadır.

Tüm bölgeyi saran bu paylaşım savaşımında oyuncu olmak, oyuncu olana bir şey kazandırmaz. Tersine, tüm bölgeyi saracak olan devrimci sosyalizm için savaşçı olmak gereklidir. Evet, devrimci sosyalizm için savaşmak, bugün bölgemizde, kolay zafer arayanların seçeneği değildir. Bahisçilerin yatırım yapacağı bir seçenek gibi de görünmemektedir. Ama, biz kumarbaz değiliz, biz insanız, devrimciyiz. Gerçek budur; bu topraklarda savaşı, kanı, baskıyı ve zulmü yok edecek tek şey, tüm bölgeyi saracak olan sosyalist devrimdir. Tek seçenek budur.

Rumlara dair tarih (b)ilgisi

“Kendimi saklayarak yaşadım aranızda
Hiçbir zaman bulamayacağınız mezarlar kazdım
İçlerine hayatımı gömdüğüm
Oysa adlarımız vardı bizim
Daha içten, daha derin ve daha gerçek
O adlar ki kanımdır benim senin için ise toz.”[1]

Ayasofya’yı, “yeniden fethe”derek “büyük zafer”den söz edenler, “Zifiri Karanlık”[2] olarak betimlenen 6-7 Eylül 1955’in mirasçılarıdırlar.[3]

“Postmodern Helen saldırısı”[4] türünden ucuz teranelere sarılan söz konusu zihniyet; aynı zamanda 1922’de İzmir’i yakıp -yaktıkları hâlde kabullenmeyerek- “Gavur İzmir” tiradından geri adım atmayanlardır.

Coğrafyamızın otokton etnisitelerini, “Türkiye Türktür, Türk kalacaktır” haykırışıyla ötekileştiren söz konusu zihniyetin unutup/unutturmaya çalıştığı ilk şey; onların tarih ve mezarlarının bu topraklarda olduğudur.

ÖTEKİLEŞTİRİLEN BİZİMKİLER

“Nasıl” mı?

Herkül Millas’ın, ‘Aile Mezarlığı’ başlıklı romanında İstanbul’da yaşayan Rum toplumunun seksen yıldaki değişimi tarihsel olaylarla bağı içinde anlatılırken; Beyoğlu’nda kürkçü ustası olan Adonis, 1936’da Atina’ya göç edince bir “aile mezarı” gereğinden söz etmeye başlar: “Mezar, var olduğumuzun kanıtıdır. Biz neyiz? Rum mu? Yunan mı? Vatanımız neresidir? Ya topraklarımız? İşte bu sorulara bir cevaptır aile mezarı.”[5] “Vatan ne taşınabilir bir şeydir ne de yeniden kurulabilir. Atina’da bir mezar, belli bir yaştan sonra aldığımız bir yazlık ev gibidir. Baba evi başkadır.”[6]

Evet bu topraklar onların “Ana/Baba evi”dir…

Bir an düşünün biz “Başıbozuk” diyoruz, onlar “Basibozukis”. Biz “Poğaça” diyoruz, onlar “Bugaça”.

Biz “Cüce” diyoruz, onlar “Cuces”. Biz “Çorap” diyoruz, onlar “Çorapi”.

Biz “Dert” diyoruz, onlar “Derti”. Biz “Dünya” diyoruz, onlar “Dunyas”.

Biz “Fidan” diyoruz, onlar “Fidani”.

Biz “Hanım” diyoruz, onlar “Hanumisa”.

Biz “Hayvan” diyoruz, onlar “Hayvani”. Biz “Hoca” diyoruz, onlar “Hocas”. Biz “Huzur” diyoruz, onlar “Huzuri”.

Biz “İnat” diyoruz, onlar “İnati”. Biz “İnsaf” diyoruz, onlar “İnsafi”.

Biz “Kavgacı” diyoruz, onlar “Kavgacis”. Biz “Kocaman” diyoruz, onlar “Kocam”.

Biz “Leş” diyoruz, onlar “Leços”.

Biz “Mahalle” diyoruz, onlar “Mahalas”. Biz “Mahmur” diyoruz, onlar “Mahmuris”. Biz “Manita” diyoruz, onlar “Maniça”. Biz “Menekşe” diyoruz, onlar “Menekses”.

Biz “Nalet” diyoruz, onlar “Naletis”. Biz “Nine” diyoruz, onlar “Nene”.

Biz “Paçavra” diyoruz, onlar “Paçavura”. Biz “Pazarlık” diyoruz, onlar “Pazarya”.

Biz “Peşkeş” diyoruz, onlar “Peskezi”. Biz “Rahat” diyoruz, onlar “Rahatlidikos”. Biz “Saz” diyoruz, onlar “Sazi”. Biz “Sersem” diyoruz, onlar “Sersemis”. Biz “Sınır” diyoruz, onlar “Sinoro”.

Biz “Sürtük” diyoruz, onlar “Surtikis”. Biz “Şaşmak” diyoruz, onlar “Sastizo”. Biz “Şarlatanlık” diyoruz, onlar “Çarlatanya”.

Biz “Tuğla” diyoruz, onlar “Tuvlo”. Biz “Tüfek” diyoruz, onlar “Tufeki”.

Biz “Urgan” diyoruz, onlar “Organi”. Biz “Üslup” diyoruz, onlar “Sulupi”.

Biz “Yavuklu” diyoruz, onlar “Yavuklis”. Biz “Zülüf” diyoruz, onlar “Çulufi”.

Biz “Yangın diyoruz, onlar “Yangini”.

Biz “Ah!” diyoruz, onlar “Ahti!”[7]

Dahası da var! Ancak bu denli iç içe olmak onları ötekileştirmeyi engellememiş…

ACININ TARİHİ

“İyi de neden?” sorusunun geriye dönük çeşitli kilometre taşları var.

Dido Sotiriyu’nun, “Gene başladı işte felaket hikâyeleri. Burgu gibi gelip saplanırlar adamın kulaklarına! Bir bunağın kafasındaki çınlayan hayali çığlıklar gibi…”

“Ve sen Kör Mehmed’in damadı! Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme! Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum. Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşeriler! Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendini! Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmed’in damadı! Benden selam söyle Anadolu’ya!

“Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin!”

“Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin!”[8] satırlarındaki trajedi(ler) bir ara uğrak…

Bunun da -saklanan- Celal Bayar’lı, İT (İttihat ve Terakki)’li öncesi var ki, o da şöyle:

İkinci Balkan Savaşı’ndan sonra Hıristiyan unsurların yok edilmesine, servetlerinin her türlü yolla Türklerin eline geçmesinin sağlanmasına karar verildi. Bu hedefe ilişkin sistematik plan 10 yıllık sürede, kesintisiz, duruma göre bazen sıkı ve şiddetli, bazen gevşek uygulanacaktı. 1913 sonbaharına doğru siyah kalpaklı, kadife pantolonlu fedailer örgütlenmeye başlamıştı. Bir taraftan eylemci bir silahlı güç organize edilirken diğer taraftan yoğun bir propagandayla halk hazır hâle getiriliyordu.

Gazeteciler okurları tahrik edici yazılar kaleme alıyor, halk fanatikleştirilmeye çalışılıyordu. Pan-İslâmist Derneği’nin üyesi Hüseyin Kazım şunları yazıyordu. “Aramızda böyle imansızların varlığı bizim için bir yara olup, dinimiz için bir küfürdür. Bunlara karşı her ilişki bizim için bir leke olup, her türlü bağlantı ruhsal beladır… Bizim için her Hıristiyan işgal ettiği makam ne olursa olsun, sırf Hıristiyan olduğu için kör olup, insanlık haysiyetinden yoksundur.”

Başta Rumlar olmak üzere halkta Hıristiyan nefreti uyandırmak için her şey yapılıyordu. Türk halkının bu unsurlar var oldukça fakir kalacağı, Müslümanların hayatlarından ve şereflerinden emin olamayacakları, devletin tehlikeye maruz kaldığı belirtiliyordu. Elden çıkan iller haritalarda siyah renkte gösterilerek, intikam sözcükleriyle okul duvarlarına asılıyor, hatipler ve propagandacılar intikam ve nefret söylemleriyle ülkenin değişik bölgelerinde görev yapıyorlardı.[9]

İT patentli milliyetçi şiddet hareketleri devreye girerken 1912 yılında Anadolu’da toplam 1.254.333 Rum yaşıyordu. En yoğun oldukları bölgeler ise Aydın, Trabzon, Konya, Balıkesir idi. Trakya’da ise 261.477 Rum vardı.

Yine 1917 İstanbulu’nda 1 milyon 350 bin nüfus varken; bunun 400 bini Rum 500 bini Müslüman, geri kalanı da diğer azınlıklardan oluşuyordu. Lozan Antlaşması’nda sonra Rum’ların nüfusu 110 bine düştü.

Bu dramatik (ve travmatik) bir hâldi ve Osmanlı’dan TC’ye dek Hıristiyan ahâliye yönelik devlet politika ve uygulamalarının ürünüydü.

Osmanlı İmparatorluğu’nun iskân ve sürgün politikalarının en önemli özelliği etnik ve dinsel nüfus yoğunlaşmalarını karıştırarak önlemekti. Toprak kayıplarının başladığı dönemlerde ordunun terk ettiği yerlerdeki Müslüman ve Türk nüfus da geri çekilmiş böylece sürekli bir muhaceret sorunu yaşanmıştı. Özellikle Rus Çarlığı’nın yayılma ve çekilme politikaları Osmanlı ile benzerlik taşıdığından savaşlar sonucu karşılıklı göçler yaşanıyordu. Mesela 1783’te Kırım’ın işgali sonucu, Tatar Müslümanlar kitlesel olarak Osmanlı topraklarına göç ediyorlardı. Balkanlar’dan Kafkaslar’a kadar Ruslara karşı alınan her yenilgi İmparatorluğa göç eden Müslüman nüfusu artırmaktaydı. Abdülhamit, bu artıştan memnundu. Ruslar açısından ise bu durum boşalan yerlere Hıristiyan nüfus iskân edilmesi fırsatı yaratmıştı. Nitekim Osmanlı tebaası Rum ve Ermenilerin bu yerlere göç etmesi teşvik edildi.

10 Temmuz 1908’de Abdülhamit’in Anayasa’yı ilan etmesi mutlakıyetin ağır baskısından kurtulan Hıristiyan halkı başlangıçta sevindirmişti. Ancak çok geçmeden “Girit’i Birleştirme” girişimleri nedeniyle İstanbul, İzmir ve Selanik’teki Rumlara karşı yağma ve tehcir hareketleri başladı. İT, eğitimden ticarete Türkleştirme ve Müslümanlaştırmayı hedefliyor, Almanya’nın çıkarları ve yönlendirmeleriyle İmparatorluğun can damarları kesiliyordu.

Rıza Nur hatıratında Topal Osman ile yaptığı bir konuşmayı şöyle anlatmakta. “… ‘Ağa Pontusu iyi temizle’ dedim ‘temizliyorum’ dedi. ‘Rum köylerinde taş üstünde taş bırakma’ dedim. ‘Öyle yapıyorum ama, kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum’ dedi. ‘Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler’ dedim. ‘Sahi öyle yapalım. Bu kadar akıl edemedim’ dedi.” Topal Osman fiilî Giresun Belediye Başkanlığı (daha sonra cumhurbaşkanlığı muhafız alay komutanı), Rıza Nur ise Osmanlı Meclisi’nde milletvekilliği yaptı (daha sonra milletvekili ve bakan). Doğu Karadeniz’de birkaç kilise dışında Rumlara ait hiçbir şey bırakılmadı. Aynı uygulamalar Ermenilerin yoğun yaşadıkları bölgelerde de yapıldı, böylece kültürel izler de yok edildi.

Avukat ve şair olan Mikail Argirapulos, 4 Eylül 1908’de İzmir Bornova’da bir İngiliz malikânesinde İT’nin önemli temsilcilerinden biri olan Dr. Nâzım Bey ile dünyanın ilgisini çeken bir söyleşi yapıyordu. Dr. Nâzım, örgütün Elen varlığına nasıl baktığını ve politikasının ne olacağını şu sözlerle anlatıyordu. “Bugün Anadolu’da Elen olarak 3.000.000 kişiyi bulduğunuz tahmin ediliyor. Göründüğü gibi azınlıkta bulunuyorsunuz, buna rağmen taleplerde bulunarak, büyük kargaşa kopararak hareket ediyorsunuz. Yarınlarda, başka ve size bahsettiğim nedenlerden dolayı gittikçe azınlığa düşeceksiniz.

Lütfen bunu iyice dinleyiniz: Var olan çoğunluk zirveye ulaşacak. İlk şık olarak: Gereksiz savaş hazırlıkları dışında sükûnet ve nizam hüküm süreceği için doğumlar çoğalacak. İkinci şık olarak: Şimdi İmparatorluğun sınırları dışında bulunan milyonlarca Türklerden büyük bir çoğunluk tabii veya başka yollardan bu topraklara akın edecek. Gelişmeleri seyredin; bugünkü şövenistlerin kaderini tahmin etmeniz için sizi yalnız bırakıyorum.”

Söyleşiyi izleyen gazeteci Mihail Rodas, söyleşiden sonraki duygu ve düşüncelerini şöyle anlatıyor. “Akşam karanlığı salonun içine sessizce çökmüştü ve çehreler artık zorlukla seçiliyordu. Yorulmayan konuşmacımıza parlak fikirlerini samimiyetle açıkladığı için ona teşekkür ettik ve dışarı çıktık. Rum çocukları, yolda karınca kümeleri gibi toplanarak oynamaya devam ediyorlardı. Kendime hâkim olamayarak belirsiz olan yarınları düşünmeye başlıyordum… 1914’te neler mi oldu? Nâzım Bey’in 1908 sonbaharında İzmir’de söyledikleri gerçekleşti.”[10]

Özetle İT politikalarıyla Ege, Trakya ve Karadeniz’den 1.200.000 Rum gönderilmiş oldu. Daha önce gidenlerle bu rakam 1.500.000 insan demekti. Kuşkusuz bunun içinde ölenler de vardı. 1.500.000 Ermeni’yi de katarsak 3.000.000 insan ülkeden silinmiş oluyordu. İnsanî dramların yanı sıra, bu nitelikli insan kaybı ülke ekonomisinin ve sosyal hayatının da çöküşü demekti. Kuşkusuz bu aynı zamanda bir medeniyet kaybıydı.

SERMAYE GASPININ VAHŞETİ

Tüm bunların nihaî amacı ise, sermayenin Türkleştirilmesi idi!

Bilindiği üzere İT, Anadolu ve Doğu Trakya’da Türkleştirme-Müslümanlaştırma politikalarıyla etnik ve dinsel temizliğe girişti. Ermenilerin yanında Rumlar da tehcir ve mübadele yoluyla hızlı bir etnik arındırmaya tabi tutuldu. 1911-1914, 1916 Rum tehciri, 1919-1923 Rum tehcir ve mübadeleleri etnik arındırma olarak gerçekleşti. İttihatçı Halil Menteşe bu arındırmanın nasıl yapılacağını şöyle anlatıyor: “Talat Bey, Balkan Harbinde hıyanetleri tebarüz eden anasırdan memleketi temizlemeyi ön safa koymuştu. Fakat bunu yapmak çok ihtiyat isteyen bir işti. Alınan tedbir şu oldu. Valiler ve diğer memurin resmen bu işe müdahale eder görünmeyecek. Cemiyetin teşkilâtı (Teşkilât-ı Mahsusa) işleri idare edecek. Rumlar ürkütülecek.” Bu anlatımdan sonra bütün yaşananlar eşkıya eliyle ürkütüp kaçırma yönteminin devletin kodlarına işlediğini göstermekte.

1910’dan itibaren İmparatorlukta Rum mallarını almama ve Rum tüccarları ezme eylemleri başlatıldı. Nefret en yüksek noktaya gelmişti. Görünürdeki neden Girit’in Yunanistan’la birleşmesiydi. Bu ortamda “Gâvur” diye nitelenen İzmir’in camilerinde hocalar Hıristiyan ahâliden mal alınmasını engellemek yönünde vaaz vermeye başladılar.

İT, 1913 yılı Ekim ayında Balkan Savaşı hezimeti nedeniyle Almanya’ya yaklaşıyor, yaptığı gizli anlaşma sonucu Osmanlı askerî ve sivil bürokrasisini Alman görevlilerin emrine sokuyordu. Almanya, ekonomik faaliyetlerinin ve bölgede yayılmasının önünde engel gördüğü, sermaye birikimine sahip Rumların ve Ermenilerin bertaraf edilmesini istiyordu. Bu istek etnik ve dinsel homojenleştirme politikası güden İT’nin Türk-Müslüman örgütlenmesi hedefine uyuyordu. Bunun sonucu Ege’de, Orta Anadolu’da ve Pontus kökenli Doğu Karadeniz’de Rumlara karşı sindirme, tenkil, zorunlu iskân ve baskıyla kaçırma politikaları uygulanmaya başlıyordu.

Rumlar orduda amele taburlarına alınıp, savaş alanlarında yol yapımında kullanıldılar. Çok sayıda Rum soğuk ve açlık nedeniyle öldü. Rum erkekleri dövülüp, işkence görürken büyük çapta yağmalar yapıldı. İttihatçı hükümet, yabancı müdahaleleri körükleyen Rum sorununu Batı Anadolu’dan Rumları uzaklaştırıp yerlerine Rumeli göçmenlerini yerleştirerek temelden çözmek istemiştir. Mesela Rum kasabası olan Ayvalık’taki araziler ve evler, Bosna’dan gelen göçmenlere verildi. Batı Anadolu Rumlarına karşı girişilen misilleme 1914 ilkbaharında genelleşti, Rumlar yaşadıkları topraklardan uzaklaştırılıp mallarına el konuldu. Bütün operasyonlar Osmanlı jandarmasını yöneten Teşkilât-ı Mahsusa çeteleri tarafından yürütüldü. Bu tehcir uygulamaları Ermenilere uygulanacak zulmün habercisiydi.

Kilise ve cemaat kayıtlarına göre kıyıma uğrayan Pontus Rumlarına ilişkin genel tablo vahim gözükmekte. Amasya, Niksar, Trabzon, Tokat, Maçka, Şebinkârahisar’da 815 yerleşim birimi yok edilir, 1134 kilise ve 960 okul soygunlar sonucu boşaltılarak yakılır, binlerce insan çeşitli şekillerde öldürülür ya da sürgüne gönderilir.

1915 Ermeni tehcirinden sonra 1916’da ikinci Rum tehciri gelir. Bergama, Dikili ve Ayvalık boşaltılarak Müslüman göçmenlere tahsis edilir. İttihatçı Kuşçubaşı Eşref, Ege bölgesindeki Rum ve Ermeni nüfusun sürgününde önemli rol oynar. Üretim ve ticaret hayatında Rum ve Ermeni işadamlarının yerine Türk-Müslüman işadamları geçmeye başlar.

1919-1922 yılları arasında her iki tarafın çeteleri birbirleriyle savaşırlar. 9 Eylül 1922 günü Türk ordusu İzmir’e girince “gâvur” olarak nitelenen insanların evleri, işyerleri yağmalanır. İlk gün Müslüman olmayan ahâliden insanlar öldürülür. Binlercesi deniz yoluyla gönderilir. 13 Eylül’de Sakallı Nurettin Paşa Rum ve Ermenilerin oturdukları semtleri ateşe verdirir. İzmir yakılıp yıkılırken Anadolu Rumları da göçmeye başlar. Lozan Antlaşması’yla gelen ve 1922-1924 yılları arasında uygulanan mübadele ise insan trajedileri barındıran zorunlu bir sürgündü.[11]

Sözünü ettiğimiz kırıma ilişkin olarak Falih Rıfkı Atay’ın ‘Çankaya’ başlıklı yapıtında birçok çarpıcı bölümler vardır. Bunların en etkileyicilerinden birisi de şudur: “Rum halk köklerine kadar sökülüp atılmakta idi. Onlarla beraber İzmir’in, bütün batı Anadolu’nun her türlü ekonomisini de köklerinden söküp atıyorduk. Bir merkezde kasabalılar bize gelmişler: ‘Arabamızı tamir ettiremiyoruz, giden Hıristiyanlardan sanat sahibi olanları geri göndertseniz…’ demişlerdi. Yanmamış yerlerde çarşılar kapalı idi. Ticaret ve iyi tarım onların elinde olduğundan, Türkler alışmadıkları bir hayat tarzını yeni baştan kurmaya mahkûm idiler. Bu yeni hayat, yangın yerlerinde külden ve sıfırdan, ateş görmeyen yerlerde kapalı ve boş dükkânın açılmasından başlayacaktı.”[12]

Evet, ticaret, tarım ve sanatta ağırlık Hıristiyanların elindeydi. 1908 Devrimi sonrasında siyasal iktidarı hızla eline geçirmiş olan İT Cemiyeti’nin en önemli politikalarından biri, “millî iktisat” anlayışı çerçevesinde Anadolu’da Müslüman bir burjuvazinin oluşturulmasıydı. İttihat Terakki bunun için çeşitli tedbirler almış, Teşvik-i Sanayi Kanun-u Muvakkatı çıkarılmış, kooperatifçilik özendirilmiş, ulusal bir bankanın kuruluşu sağlanmıştı. Ancak tedbirler sadece bunlarla sınırlı değildi; Anadolu’nun Hıristiyan halklarının imhası da detaylı bir şekilde planlanmış, Ermeni halkı neredeyse son ferdine kadar yok edilmiş, Rum, Pontus, Süryanî, Nasturî halkları ağır bir soykırıma tâbi tutulmuş, bunlardan ele geçirilen taşınır ve taşınmaz servetler Müslümanlara aktarılarak “millî burjuvazinin” oluşturulması desteklenmişti…

Ankara’da millî burjuvazi oluşturulması yolunda girişimler 1913 yılında başlatılmış, Ankara Vilayet Genel Meclisi’ne sunulan ve Dersaadet Ticaret Odası Gazetesi’nin 3 Ağustos 1329 [16 Ağustos 1913] tarihli nüshasında yayımlanan bir takrirde; ulusların gerçek kuvvetlerinin iktisadiyat ile ölçülebileceği belirtilmiş ve Ankara’da bir iplik fabrikasının kurulması için gereken desteğin verilmesi istenmişti. Bu takrire verilen yanıt yine aynı tarihli gazetede yayımlanmıştı…

Büyük Millet Meclisi’nin 1 Ocak 1337 [1921] tarihli oturumunda subay ve memurların elbiselerinin yerli kumaştan dikilmesi hususunda verilen kanun teklifinin görüşülmesi sırasında söz alan Karesi (Balıkesir) Milletvekili Hasan Basri [Çantay] şunları söylemişti: “Bilhassa mensucat şirketlerini daha fazla himaye etmeliyiz. Meselâ Ankara’da da bir millî mensucat şirketi vardır ki, topallıktan hâlâ kurtulamıyor. Geçenlerde ziyarete gittim. Bakdım ki, tezgâh başında bulunan ustaların hepsi Hıristiyandır. Ankara’da çıkan bir takım örmeler var, bir takım güzel şeyler yapılıyor. Fakat bunların hepsi maalesef Hıristiyan elindedir. Müslümanlar şimdiye kadar Ankara’nın kıymetini daha ziyade artıran, mesela ‘sof’ işleri vardır ki; bu işlerde bile Müslümanlar kendi haklarını, kendi kârlarını Hıristiyanlara kaptırmışlardır. Softan sonra diğer iş ve işletmelerden Hıristiyanlar Müslümanlara nispeten çok fazla temettü ile para kazanıyorlar. Bu, Ankara için zuldür ve ayıptır. Kanun yapmaktan ziyade bilhassa memleket münevveranının millî cemiyetler ve millî şirketler ile mensucat ve mamulâtı dahiliyemizin terakkisine çalışması lâzımdır.”[13]

Nihayetinde Anadolu’da Hıristiyanların ortadan kaldırılması, üretim ve pazarlama zincirine ağır bir darbe vurdu. Hammadde, işleme ve satış arasındaki halkalar koparak yok oldu, ekonomi pek çok yerde çökme noktasına geldi.[14]

Ama… Sermaye de Türkleştirilmiş oldu!

Bilmeyen var mı? 1914’teki Rum ve 1915’teki Ermeni katliamı ile Anadolu’daki belli başlı aileler soykırıma uğrayanlar ve zorla göç ettirilenlerden kalan mülke kolay yoldan konmuşlardı. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki özel sermaye, Selanik’ten göç edenler (Bezmen, Titiz, Yalman vb.) tarafından oluşturuldu. Sonraları Türkiye’de öne çıkan büyük sermaye gruplarının bazılarının kökenleri Cumhuriyetin ilk yıllarına dek uzanmaktadır. İş Bankası bu dönemde en hızlı gelişimi sergilemiş ve sonraki dönemlerde de büyümesini sürdürmüştü. Bunun dışında Koç, Sabancı, Çukurova gibi büyük grupların kurucuları 1920’lerde iş dünyasında henüz ilk adımlarını atıyorlardı…

1940’lı yıllarda atölye ölçeğinde imalata başlayan Akkök (iplik ve dokuma), Eczacıbaşı (ilaç ve seramik fincan), Yaşar (boya), Ülker (bisküvi) gibi gruplar, 1950’li yıllarda bu faaliyetlerini tipik olarak TSKB kredileri ile fabrika ölçeğine taşıdılar. Türk Traktör’ün Türk sermayedarı Vehbi Koç oldu. 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül olayları da Rum ve Ermeni mallarına el konulması da belirli bir zengin kesim yarattı.

Erdoğan Demirören, Beyoğlu’ndaki Rum menkullerini ele geçirenlerin başında idi. Bundan sonra iktidarla işbirliği yapan aileler İnönü ve Menderes zamanında ihaleler alarak zengin oldular.[15]

“VARLIK VERGİSİ” ZORBALIĞI

11 Kasım 1942’de TBMM’de kabul edilen dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu tarafından, “Bize iktisadi istiklalimizi kazandıracak bir fırsat”, bir “ihtilal kanunu” olarak sunulan[16] Varlık Vergisi Kanunu, yine onun ifadesiyle, “Piyasamıza hâkim olan gayri Türk unsurları bu sayede bertaraf ederek Türk piyasasını Türk tüccarlarının ve Türklerin eline” vermeyi amaçlıyordu. Bu güzergâhta yapılan, “Gayrimenkullere tarh edilecek (kesilecek) vergilerin ancak dörtte birinin Türklere” kesileceğini ilan eden[17] zorbalıktan başka bir şey değildi.

1941’de Türkiye-Almanya Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması’nın imzalanması Varlık Vergisi’nin çıkarılmasında etkili olurken; bu ırkçı uygulama Türkiye’de 1942-1944 yılları arasında esnaf ve üreticilerden alınan olağanüstü servet vergisinin adıydı. Vergi borçlarını geciktiren mülk sahiplerinin servetlerini vergilendirmek için yürürlüğe giren kanun hükmüydü(!). Ama bu, Türk mülk sahipleri için geçerli değildi. Vergi borçlarını geciktiren Rumlar, Yahudiler, Süryanîler ve Ermeniler için yürürlüğe konuldu ve 1.5 yıl sonra da kaldırıldı.

Gayrımüslim kitlenin hedef alındığı uygulamayla, vergisini ödeyemeyenlerin fabrikaları, malları, dükkânları, evleri yok pahasına satılarak tahsil edilirken; vergi borçlarını geciktiren gayrımüslimler de Aşkale çalışma kampına sürüldü.

Dönemin CHP erkânından Suat Hayri Ürgüplü’nün, “Gerçi koyduğumuz rakamların tamamını alamadık ama yine de Hazineye büyük gelir sağlanmış oldu. Yaklaşık 465 milyon liralık vergi konulmasına karşılık 315 milyon lira toplanabildi. Bunun 221 milyonu İstanbul’dan sağlandı. Maaşlar ödenebildi. Bazı zorunlu hizmetler gerçekleştirilebildi,” diye izah ettiği uygulamayla 2.057 Yahudi, Rum, Ermeni tüccar ve patron Aşkale’ye sürülmüşlerdi. Devlet zorbalığıyla haczedilen azınlık malları yok pahasına Türklere devredilmişti.

Özetle Varlık Vergisi coğrafyamızda azınlıklara yönelik birer ekonomi terörü olarak tarihe geçmiştir, Türk(iye) burjuvazisinin gayrimüslim olmayan unsurlarının da dolaylı katkısıyla…

Dönemi aklamak için verginin ırk ve din ayrımı yapmadan herkese uygulandığı yalanı söylense de bunun doğru olmadığı, hem yasanın uygulamalarıyla hem de dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun partisinin grubunda yaptığı şu açıklamalarıyla sabittir: “Bu kanun, bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz. Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları hâlde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.”

Müslüman Türk iş sahipleri için ödenmesi gereken vergi yüzde 4.94 gibi gayet makul iken, Ermeni vatandaşlar için yüzde 232, Yahudiler için yüzde 179, Rumlar için ise yüzde 156 gibi ödenebilmesi imkânsız boyutlardaydı.

Görüldüğü üzere Varlık Vergisi, ülkedeki dini-dili-ırkı farklı azınlıkları Türk saymayan, milli burjuvaziden sadece Müslüman Türkleri anlayan zihniyetin sözde ekonomiyi millileştirme politikasıydı. Millileştirmeden anladıkları ise azınlıkların mallarına el koyup onları egemen ulus burjuvazisine peşkeş çekmekti. Bu politikanın devamı pratiğe 6-7 Eylül kalkışmasıyla geçti. O günlerde bu trajediyi yaşayanlardan bazıları olayları şöyle aktarıyor:

Anastasiu İ. Antoniadis: “Babam İsaak, un ticaretiyle uğraşıyordu. 1943’te 100 bin lira Varlık Vergisi tarh edildi. Bu miktar elinde olmadığından ve herhangi bir gayrimenkulü olmadığından 6 Ağustos 1943 tarihinde, 68 yaşında tutuklandı ve Sivrihisar’a gönderildi. Orada, 24 gün sonra soğuktan çadırın içinde öldü. Yanına içine ismini yazdıkları kâğıdı koydukları bir de şişe gömmüşler, eğer mezardan çıkarırlarsa tanınabilsin diye.”

Ishak Terragano: ‘Küçük bir aktar dükkânımız vardı zaten kıt kanaat geçiniyorduk. Varlık vergisi çıkınca bize tam 120 bin lira vergi kesildi ödememiz mümkün değildi zaten toplasanız yıllık kazancımız 8 bin lirayı geçmiyordu. Sonuçta ödeyemedik 68 yaşındaki kalp hastası olan babam Aşkale’ye sürüldü çok geçmeden bu acıya dayanamayıp kalp krizinden öldü.”[18]

Ayrıca İshak Alaton da, “O dönem haciz memurları evimizdeki her şeyi sattılar. Mutfaktaki tencereleri bile. Babam buradan (Haydarpaşa Garı) vergisini ödeyemediği için zorla çalıştırılmak için Aşkale’ye gönderilmişti. Gittiğinde saçları simsiyahtı. Bir yıl sonra döndüğünde saçları bembeyaz olmuştu,” derken; Rumca yayınlanan ‘Apoyevmatini’ Gazetesinin sorumlu müdürü Mihail Vasiliadis de, şunları anlattı: “Evimize haciz memurları geldiğinde 3.5 yaşındaydım. Yaşadığım korku ve travmadan dolayı evimizin haczedildiği günü tüm detaylarıyla hatırlıyorum. Babam yatalak olmasına rağmen altındaki karyolayı bile haczettiler. Yasaya göre sadece işyerlerinin kapısı mühürlenebiliyordu. Diş hekimi olan babam evimizin bir odasını muayenehane olarak kullanıyordu. Haciz memuru evdeki bütün eşyaları bu odaya doldurup mühürledi. Oyuncak atımı aldıkları için ağladım ve bir hamal mührü açıp atı alarak bana verdi. Arkamdan gelen bir el kucağımdaki oyuncak atı hızla çekerek aldı ve odanın içine fırlatıp tekrar kapıyı mühürledi. Bu büyük bir gaddarlıktır. O anı unutamıyorum.”[19]

1955’İN 6-7 EYLÜL’Ü!

Sermaye böylece Türkleştirilmiş ol(uyor)du ki, söz konusu güzergâhta dev bir adım 1955’in 6-7 Eylül’ünde atıldı.

Max Horkheimer’ın, “Akıl kavramı ne kadar güçten düşerse, ideolojik manipülasyona, hatta en kaba yalanların yayılmasına o kadar elverişli duruma gelir,” saptamasıyla da nitelenmesi mümkün olan 1955’in 6-7 Eylül’ünde başta İstanbul olmak üzere, İzmir ve Adalar’da Rumlara ve diğer gayrimüslimlere karşı büyük bir linç ve yağma hareketi gerçekleşti. İki gün boyunca devam eden olaylarda birçok gayrimüslim yaralanırken, yaşamını yitirenler oldu. Maddi hasar ise çok büyük boyutlardaydı. Kalabalık güruhun önüne çıkan tüm dükkânlar, kiliseler yağmalanmıştı. Devletin kolluk kuvvetleri önceden haberdar oldukları hâlde herhangi bir müdahalede bulunmadan olayları izlemekle yetindiler. Olayların ardından birçok Rum ve gayrimüslim, sahip oldukları her şeyi geride bırakarak yaşadıkları alanları terk etmek zorunda kaldılar. Olayların tarihsel gelişimi, eski despotik devlet geleneği üzerinde yükselen yapının yeni sahiplerinin sınıfsal ihtiyaçlarıyla örtüşmekteydi.

Kapitalist üretim ilişkilerinin yeni yeni nüfuz etmeye başladığı Osmanlı devletinin son dönemine kadar, ticaret, ağırlıklı olarak gayrimüslim tebaanın eliyle yürüyordu. Bu olgu TC’nin kuruluş yıllarında da sürecekti. Lozan Konferansıyla “azınlık” statüsü verilen Rumlara ve diğer gayrimüslimlere, yeni gelişmekte olan Türk burjuvazisi bir taraftan gıpta bir taraftan da açgözlü bir kinle bakıyordu. Bu “azınlıklar”ın burjuva kesimlerinin sahip olduğu servet ve mülkiyete çeşitli biçimlerde el koyma girişimleri en açık ifadesini aslında daha II. Dünya Savaşı sırasında yürürlüğe konulan Varlık Vergisi ile bulmuştu.

TC devletinin kuruluşundan itibaren siyasal yaşama damgasını vuracak olan kesim Osmanlı’dan sarkan sivil-asker bürokrasi olacaktı. Burjuvalaşma öncelikli olarak bu bürokratik elit kesimde ve onun eliyle gerçekleşecekti. Bir taraftan M. Kemal, Türk burjuvazisine “zenginleşin” diye seslenirken, öte taraftan, kimi uygulamalarla gayrimüslimlerin elinde yoğunlaşan sermayenin, Türk burjuvazisine akışı amaçlanıyordu. Bu tarihlerde, İT çizgisinin takipçisi olan CHP tarafından hazırlanan “Azınlıklar Raporu”nun Rumlarla ilgili bölümünde şu ifadeler yer almaktaydı: “Anadolu’da bugün Rum yok denecek kadar azdır. Hiçbir yerde ilerde bir tehlike teşkil edecek durumda değildir. Binaenaleyh Rumlar için esaslı tedbir alınması gereken yerimiz İstanbul’dur. Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin (500.) yıl dönümüne kadar İstanbul’u tek Rumsuz hâle getirmektir.”[20]

Türk egemenlerinin bu hedeflerine iki yıl gecikmeyle de olsa ulaşmalarına vesile olan, 6-7 Eylül Olaylarıdır. Osmanlı’nın son döneminde İT iktidarının, devleti kurtarmanın temel bir yönü olarak, milli bir burjuvazi yaratmayı kendine hedef koyması, azınlıkların mülksüzleştirilmeleri yolunda önemli bir dönemeç noktasıydı. Aynı amaçla 1915’te gerçekleştirilen Ermeni Soykırımı ile 1924’teki nüfus mübadelesi, bu İT misyonunu tamamlamak için yeterli olmamıştı. Ardından 1942-44 arasında getirilen Varlık Vergisi de, çok önemli bir adım teşkil etmekle birlikte kâfi görülmedi. Osmanlı’nın son döneminden bu mirası devralan yeni Türk devletinde, 6-7 Eylül Olayları Türk burjuvazisinin amacına ulaşmasında yeni dönemeç noktasını oluşturdu…

Olayların bilançosu çok ağır oldu. 7 Eylül’de İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildiğinde, ardında pek çok yaralı bırakmıştı ve maddi hasar çok ağırdı. Mahkeme kayıtlarına dayandırılarak verilen sayılara göre, 4214 ev, aralarında 21 fabrikanın bulunduğu 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 azınlık okulu, 5 spor kulübü, 2 mezarlık tahrip edilmişti. Saldırılar sırasında tecavüz olayları da yaşanmıştı. İzmir’de ise 14 ev, 6 dükkân, 1 pansiyon, Yunan Konsolosluğu, Katolik Kilisesi, Fuar’daki Yunan pavyonu ve İngiliz Kültürevi tahrip edildi. Dönemin İzmir gazeteleri 7 kişinin ağır, 50 kişinin hafif yaralı olduğunu yazıyordu.

İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa istasyonuna geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi).

Kaynaklara göre, olaylardan sonra İstanbul’da 5104, İzmir’de 424, Ankara’da ise 171 kişi tutuklanmıştı. Ne var ki bunların çok büyük bir kısmı bir süre sonra serbest bırakıldı ve ceza alanlar küçük bir azınlığı oluşturdu.

Olayların hemen ardından basında önce, “halkın duygusal tepkisi”, “milli galeyan” gibi ifadeler yer alırken kısa bir süre sonra ağız değiştirilerek, hiçbir delile dayanmadan “komünistler” günah keçisi ilan edildi. Emniyetteki dosyada adı yer alan elli solcu aydın tutuklandı. Aceleyle hazırlanmış suçlular listesinde çok önceden ölmüş olanlar ve askerliğini yapmakta olanlar da vardı! Aydınlar 5 ay cezaevinde tutulduktan sonra beraat ettiler.

Sıkıyönetim komutanı Nurettin Aknoz, tutuklanan solculara ne yapılacağı sorulduğunda “İstanbul’u yaktıran o heriflerdir. Hepsine müstahak oldukları cezayı verdireceğim. 10-15’ini sallandıracağım, geri kalanını da 25’er, 30’ar yılla zindanda çürüteceğim” yanıtını vermişti. Aknoz’un talimatına göre, olayların “komünistler dışında” birileri tarafından yapıldığını yazan gazeteler kapatılacaktı. Ancak olayların sorumluluğunu solculara yıkma fikrini danışmak üzere ABD’den getirtilen uzman, yaptığı araştırmadan sonra “komünist parmağı” görüşünü doğrulamayacak, bu kadar güçlü olmaları durumunda komünistlerin etrafı tahrip edeceklerine ihtilal yapmayı yeğleyeceklerini söyleyecekti.[21]

Toparlarsak: Yılmaz Karakoyunlu’nun, “Demokrat Parti’nin uluslararası siyaset planlamasındaki beceriksizliğinin yarattığı bir tür devlet kabadayılığı olarak tesirini sürdürecekti,”[22] notunu düştüğü 6-7 Eylül 1955 Pogromu temelde azınlık toplumlarını iç düşman gören bir siyaset zincirinin önemli bir halkasını oluşturmaktaydı. Hükümetler 1955-2003 yıllarını kapsayan dönemde, Türkiye’de yaşayan Rum toplumuna yönelik kısıtlama ve baskı önlemlerine devam ederek meşru hukuka dayalı hak ve özgürlük taleplerini gözardı ettiler. Bu siyasi programın İT zihniyetinin devamı olduğu ve Müslüman olmayan halkın vatandaş değil, doğduğu topraklarda yabancı olarak algılanmasından ortaya çıktığı açık. Müslüman olmayan halka karşı güdülen politikalar bilhassa 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra yoğunlaştı ve 1962 yılında İsmet İnönü’nün başbakanlığından itibaren 2003 yılına kadar aktif olan Azınlıklar Tali Komisyonu koordinasyonu altında yürütüldü. 1964 sürgünü ve Gökçeada-Bozcaada’nın Rumsuzlaştırılması bu sürecin önemli aşamalarıydı… İstanbul Rum Toplumu’nun yüzde 98 oranındaki çok büyük bir bölümü yurtlarından uzakta yaşamak zorunda bırakılmışlardı.[23]

Tarihin iki kara günü olarak anılan 6-7 Eylül’e ilişkin olarak uzun ve ayrıntılı bir açıklama yerine, o kesitte Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği yapan General Sabri Yirmibeşoğlu’nun, “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı,” sözlerini aktaralım.

General Yirmibeşoğlu’nun sözleri (itirafı) ek bir açıklamaya gerek bırakmayacak kadar net: 6-7 Eylül bir devlet harekâtıydı. Öyle “milli hisleri kabarıvermiş” bazı vatandaşların daha sonra yağmacılığa dönüşen kontrol dışı eylemleri filan değil. Dahası 30 Ocak 1923’te imzalanan “Mübadele Protokolü” uyarınca İstanbul dışında yaşayan bütün Rumlar Yunanistan’a gönderilmiş, yani Anadolu’da Rum kalmamışken 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’un yanı sıra İzmir, Adana, Trabzon, Mardin gibi illerde Yahudilere, Ermenilere ve Süryanîlere karşı eylemler düzenlendi. Örneğin Mardin sokaklarında Ermeniler için “Ya Bedros’un karısı ya Kıbrıs’ın yarısı”, Süryanîler için “Ya Butros’un karısı ya Kıbrıs’ın yarısı” gibi ırkçı ve nefret suçunun daniskasını oluşturan sloganlar eşliğinde boynuna haç ve çan takılmış bir eşek dolaştırıldı ve kentteki Süryanî ve kılıç artığı Ermeni çocuklara o çan sille tokat çaldırıldı…

6-7 Eylül üstüne söylenmedik az söz, yazılmadık az değerlendirme kaldı. Ancak pek konuşulmayan bir yöne dikkat çekmeli. 1915’te Ermenilerin “Büyük Felaket”, Diayaspora Ermenilerinin “Soykırım”, Türkiye’nin resmî tezinde “tehcir” denen olayda Anadolu’nun kadim kavimlerinden Ermeniler bu topraklardan adeta kazındılar.

1934’ün Haziran sonu, Temmuz başları arasında Trakya’nın hemen her kentinde, kasabasında kışkırtılmış kitleler Yahudilere saldırdı. 15 bin Yahudi apar topar ve tek bir bavulla Türkiye’yi terk etti.

Kasım 1942’de Varlık Vergisi yasalaştı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87’si gayrimüslimdi. Vergi, gayrımüslim tüccarlara sermayelerinin kat be kat üstü oranında uygulandı.

1955’te 6-7 Eylül yaşandı. Binlerce Rum Türkiye’yi terk etti.

1964’te Kıbrıs ile ilgili gerginlik yaşandı. Savaşın sınırından dönüldü. Ancak 1930’da Mustafa Kemal ile Venizelos arasında imzalanan anlaşma tek taraflı olarak iptal edildi ve İstanbul’da yaşayan Yunanistan uyruklu Rumlar bir gecede ve yanlarına sadece tek bir bavul ve 200 lira almalarına izin verilerek sınırdışı edildi.

Şimdi soralım: 1915’te Anadolu’nun Ermenilerden “temizlenmesi” ile başlayan ta 1974 Kıbrıs çıkartmasına kadar süren sistematik gayrımüslim “temizliği” ile varılmak istenen sonuç nedir?

Ermeniler, Yahudiler, Rumlar Türkiye’den çekip gitmeye zorlandılar, onlar da çekip gittiler.

Peki onların mülkleri ne oldu? Tarlaları, evleri, işyerleri, sermayeleri ne oldu? Onlar da birlikte çekip gidemeyeceklerine göre birilerinin eline geçti.

Peki kimin?

“Bugün Türkiye’nin anlı şanlı, saygın sermaye gruplarından bazılarının kökeninde el konmuş Ermeni metrukesi ve ölü fiyatına kapatılan Rum mülkleri var” desek cevap ne olur?[24]

TEKRARLANAN TARİH!

Bu coğrafyada tarih -ne yazıktır ki!- kendini tekrarlayıp duruyor…

1912’de Rumlar Ege’den sürülmüştü. 1914 Kasımı’nda cihat ilan edildiğinde de, İstanbul sokaklarında neler olmamıştı ki? Arkasından daha beteri geldi…

1955 Eylülü’nde ise gerçek bir “eylemciye” bile ihtiyaç yoktu. Bir MİT ajanı Selanik’teki Atatürk evine sözde bomba koydu.

Tarih ile yüzleşmeyi beceremeyen Türkiye, neredeyse her ay yeni bir kıyımın anısının yükünü yurttaşlarının sırtına bindiriyor.

Bırakın 1915’i, 1938’i bir yana, yakın tarih bile kıyım tarihleri ile dolu. 1949’da bile çark dönmeye devam etmiş. 33 Kurşun olayı ile.

Eylül gelince 1955 İstanbul Pogromu, Temmuz gelince Sivas katliamı, 16 Mart İstanbul Üniversitesi katliamı, Bahçelievler kıyımı, 1978 Maraş kıyımı, aralık ayında “hayata dönüş” diye etiketlenen cezaevleri toplu kıyımı…

Bu döngü, “Kızıl Sultan” Abdülhamit tarafından 1895-1896 yılında Ermeni toplumuna yönelik hemen her kentte düzenlenen pogromlarla başladı.

Ve bu hortlak, daha sonra da Kürtleri yeniden hedef aldı,[25] alıyor da…

Tam da bu noktada Theodor Adorno’nun “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” aforizmasını hatırlamak gerekiyorken; söz konusu “yanlış hayat” resmî ideolojidir.

Onun zeminini kavramak için, milli eğitim müfredatı uyarınca 1915’te Çanakkale’de başlayarak 1923’te Lozan Antlaşması ile teleolojik serüvenini tamamlayan “milli destanın” neleri anlatı dışı bıraktığı sorusunu sormak gerekiyor. “Yedi düvelle savaş” iddiasına paralel olarak gerçekleşmiş bir başka “savaş”. Üzerine konuşulması bugün de “suç” sayılan bir “milli mücadele”. Devlet-i Âli ile Osmanlı bakiyesi millet-i hâkimenin el ele vererek sahneledikleri bu “destan” sonucunda Anadolu nüfusunun yaklaşık üçte biri yok edilmiştir. Hemen akabinde Topal Osman-Mustafa Kemal buluşması gerçekleşecek, o tarih ile 1923 arasında, Osmanlı tebaası 300 bin Pontus öldürülecek ve bütün varlıklarına el konulacaktır. Karadeniz bölgesinde bu sistematik katliamdan sağ kalan Hıristiyan nüfus, 1923-1924 mübadelesi sırasında Yunanistan’a gönderilecektir.

Sonuçta, 1915’te “Medz Yeghern” ile başlayan hamle tamamlanmış, Türkiye coğrafyası milli vakanüvis Falih Rıfkı Atay’ın sözleriyle “som bir Müslüman vatanı” hâline getirilmiştir. Bu sistematik “temizlik” içinde hayatta kalma umuduyla Müslümanlığı kabul eden aileler ise devlet tarafından kodlanarak kayıt altına alınmış olup hâlen de “hakiki Türk değil, kanun Türkleri” olarak fişlenmektedir. Devlet bu kayıtları tutmaktadır ama kaydını tuttuğu yurttaşlara kendi dillerinde konuşmayı “vatandaş Türkçe konuş” kampanyası ile yasaklamış, hatta 1934’te çıkarılan bir yasa ile “yan, of, ef, viç, is, dis, pulos, aki, zade, mahdumu, veled ve bin” heceleriyle biten soyadlarının da değiştirilmesine hükmetmiştir. Böylelikle, yüzeyde herkes “Türk” olacak fakat aynı zamanda “derin devlet” kayıtlarında “Türk-olmayan” olarak kodlanacaktır.

Bu karanlık anlatı içinde işlevini sürekli farklı “unsurlar” karşısında yenileyerek “beka mücadelesi” veren bir “derin devlet” yapısı giderek daha da mükemmelleşecektir. Koçgiri, Şeyh Sait, Ağrı, Dersim, Trakya, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 Pogromu, 1964 Pogrom ve sürgünü, sol entelektüelleri ve eylemcileri hedef alan siyasal cinayetler, Malatya, Çorum ve Maraş katliamları, Sivas katliamı, Hrant Dink cinayeti, Kürt siyasal kimliğine yürütülen sistematik savaş.

Bu “beka savaşı” zemini üzerinde ne Ekrem İmamoğlu’na “Gerçek soyadını açıkla” çağrısı yapan AKP’liye ne de belediye binasına Dersim tabelası asılmasına karşı mahkemeye başvuran Atatürkçü Düşünce Derneği ileri gelen şahsiyetine şaşırmak mümkün değil. Adorno’nun doğru yaşanması mümkün olmayan “yanlış hayat” nitelemesini çağrıştıran… tam da o “derin” zemin olsa gerek![26]

BUGÜN (MÜ?)!

Tüm bunlarla birlikte Ayasofya “yeniden fethe”dilirken; ya bugün mü?

2015 yılında Ortadoğu’da 7 bine yakın Hıristiyan katledildi. Bu katledilmelerin tamamına yakını dinî nefretle ilgiliydi. Ortadoğu’da bu nefreti körükleyen merkezler var ve kitleleri üzerinde de çok etkililer.

‘Open Doors’, Hıristiyanların dünya çapındaki durumuna ilişkin 2014 raporunda Hıristiyanlara baskı yapan 50 ülkeyi açıklamıştı. Türkiye 41. sıradaydı…

10 yılda Irak’ta yaşayan 1.5 milyon Hıristiyan’ın üçte ikisine yakını evlerinden ayrıldı örneğin. Irak’ta Hıristiyanların sayısı 1.4 milyondan 275 binin altına düştü. Hıristiyanların nüfusunun artış gösterdiği tek Ortadoğu ülkesi ise İsrail, 1948 yılında sayıları 34 bin olan Hıristiyanların nüfusu bugün 140 bin civarında.

Türkiye’deki nefret cinayetinin en çarpıcı örneği Hrant Dink oldu. Katolik Santa Maria Kilisesi’nin İtalyan rahibi Andrea Santoro da 5 Şubat 2006 tarihinde Trabzon’da bir fanatik İslâmcı tarafından öldürülmüştü.

Malatya’da 18 Nisan 2007’de İncil basımı yapan Zirve Yayınevi’nde çalışan Alman uyruklu Tilman Ekkehart Geske ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Necati Aydın ile Uğur Yüksel adlı Hıristiyanların boğazları kesilerek katledildi.

Anadolu Katolik Kilisesi Episkoposu Luigi Padovese de 2009’da Hatay’ın İskenderun ilçesindeki evinin bahçesinde bıçaklanarak öldürüldü.[27]

Türkiye genelindeki 17 Protestan kilisesine yönelik tehdit içeren mesajlar sonrası kilise önderleri yargıya başvururken; Protestan Kiliseleri Derneği Genel Sekreteri Umut Şahin, “Tehditler nedeniyle tedirginiz,”[28] derken; Recep Tayyip Erdoğan Ortodoks Kilisesi açıp, “Çoklukta birlik” mesajı verse de, Türkiye’deki Protestanlar, saldırı altındaydı…

2007’den beri Türkiye’deki Protestan toplumuna yönelik izleme raporları yayımlayan Protestan Kiliseleri Derneği’nin 2017 raporu, Protestanlara yönelik tehdit, baskı ve hak ihlâllerinin artarak sürdüğünü gösterdi. Raporda özellikle İzmir, Balıkesir, Samsun ve Van’da kiliseleri terör örgütleri veya bazı yabancı ülkeler ile ilişkili gösteren, toplumu kışkırtan yayınlar gözlendi. Tekzip talepleri mahkemelerce basın özgürlüğü gerekçesi ile reddedildi. Kışkırtıcı haberlerin yapıldığı yerlerde kiliselere saldırılarda ve idari yaptırımlarda artış gözlendi.

Ölüm tehditleri, fiziksel saldırılar: Mart 2017’de Ankara’da Hıristiyan içerikli yayınlar yapan Radyo Shema’ya tehdit içerikli mektup gönderildi. Temmuz’da İzmir Yeni Doğuş Kilisesi’nin önünde İncil yakıldı, yakılan İncil kilisenin kapısının önüne bırakıldı. Kamera arızalı olduğu için failler belirlenemedi. Kasım 2017’de Bahçelievler Lütuf Kilisesi’nin tabelası çalındı.

Balıkesir Kilisesi’ne saldırı durdurulamıyor: 2017 yılının Temmuz, Ağustos ve Aralık aylarında Balıkesir Kilisesi’ne yönelik 3 ayrı olay yaşandı. Kilisenin duvarlarına İslâm dini içerikli slogan yazıldı. Daha önce de aynı kilisenin kapısına “Türk İslâm Birliği” yazılı bir kâğıt asılmıştı. Daha sonra kilisenin tabelası sökülmek istendi. Son olarak da Kilise’nin kapısının altından kilise önderi ve bir kilise görevlisinin isminin yazılı olduğu ölüm tehdidi içerikli bir kâğıt bırakıldı. Ayrıca, ölümle tehdit edilen kilise görevlisinin evinin camları kırıldı.

Noel’de kamu destekli nefret iklimi: Daha önceki yıllarda olduğu gibi 2017 Noel (Doğuş) Bayramı ve yılbaşı döneminde, Noel ve yılbaşı kutlama karşıtı kampanyalar yapıldı. Sokaklarda afişler asıldı, broşürler dağıtıldı. Bazı kamu kurum ve kuruluşlarının bu kampanyalara katılması, yoğun bir nefret iklimine yol açtı, kutlamalar sırasında tedirginlik yaşandı.

‘İncil bulundurmak’ suçu: İstanbul Yeşil Çayır Kardeşliği isminde faaliyet sürdüren Kilise Derneği’ne Dernekler Müdürlüğü’nce denetim sonucunda, “Pazar günleri ibadet toplantıları yaptığı, dernek merkezinde Türkçe, Korece İnciller bulunduğu vb. nedenlerle bu faaliyetlerin durdurulması, aksi takdirde derneğin faaliyetten men edileceği” içerikli resmî yazı tebliğ edildi. Süreç devam ediyor.

Belediyelerin ‘Kilise’ sorunu: Ağustos 2017’de İstanbul Bahçelievler Lütuf Kilisesi’nin kiraladığı toplantı salonu gerekçe gösterilmeden, tutanaksız şekilde mühürlendi. Belediye yetkilileri, sözlü olarak, “kilise veya kilise derneğine müsaade etmeyeceklerini, mührün kilise kurma amacından vazgeçilirse kaldırılacağını” bildirdi. Mühür bir ay kaldı. Mal sahibini mağdur etmemek amacıyla salonun kilise toplantı yeri olmayacağı beyan edildi, mühür kaldırıldı. Eylül 2017’de İsevi Topluluklar Derneği’ne bağlı İzmir’deki Çiğli Kilisesi’nin tabelası, “kilise” yazması nedeniyle Çiğli Belediyesi tarafından söküldü. Kilise mühürlenip kapatıldı. Kilise, tabelanın indirilmesiyle yeniden açıldı. İzmir Karataş Kilisesi de Konak Belediyesi tarafından kapatılmak istendi, ‘kilise’ tabelasının indirilmesi ile sorun ortadan kalktı.

Sur Kilisesi’ne kamulaştırma: Diyarbakır Protestan Kilisesi, Diyarbakır Sur ilçesinde bulunan diğer kiliseler ve ayrıca 6 bin 300 parsel Bakanlar Kurulu kararı ile kamulaştırıldı. Kamulaştırma, Danıştay’dan dönse de, kilisenin müştemilatını ve bahçesini oluşturan 3 parselin yürütmesinin durdurulması talebini ise reddetti.

Sınır dışı edildiler: İstanbul, Mersin, Trabzon, İzmir, Erzurum, Bursa gibi kentlerde birçok yabancı uyruklu Protestan toplumu üyesi sınır dışı edildi veya oturma izinleri yenilenmeyerek 10 gün içinde ülkeyi terk etmeleri istendi.[29]

VE…

Hâl bu ve daha da fazlasıyken; Hrant Dink’in, “Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre konumlamak hastalıktır. Kimliğini yaşatabilmek için sana bir düşman gerekiyorsa, senin kimliğin hastalıktır”; Jean Baudrillard’ın, “Herkes ötekinin her şeyi olmak istiyor. Çünkü asıl soru derinlerde: Ben kendim için ne ifade ediyorum?” saptamalarını anımsayıp/anımsatmakta çok büyük yarar var…

Çünkü “Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, farklı tetikçileri kullansalar da, tarihleri farklı farklı da olsa, zihniyet aynı Türk-İslâm Sentezci, ırkçı, faşist, militarist ve sömürgeci zihniyettir.”[30]

Bu tarih ters yüz edilip, değiştirilmelidir!

Hem de Panait Istrati’nin, “Zorbalara dünyayı avuçlarında tutma gücünü veren şey herhangi bir ahlâki değer ölçüsü değil, ezilenlerin korkaklığıdır,” uyarısındaki üzere… o

2 Ağustos 2020, Çeşme Köyü. Sibel Özbudun, Temel Demirer.


[1]    Leonard Cohen, Nevermind.

[2]    Mehmet Keskin, “Zifiri Karanlıkta 6-7 Eylül”, Cumhuriyet, 8 Eylül 2015, s. 19.

[3]    Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, çev: Bahar Şahin, İletişim Yay., 7. Baskı, 2017.

[4]    Hüseyin Özbek, “19 Mayıs 1919 Üzerinden Postmodern Helen Saldırısı”, Cumhuriyet, 19 Mayıs 2020, s. 11.

[5]    Herkül Milas, Aile Mezarlığı, Doğan Kitap, 2020, s. 39.

[6]    yage, s. 44-45.

[7]    Mine Söğüt, “Biz ‘Ah!’ Diyoruz, Onlar ‘Ahti!’…”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2018, s. 9.

[8]    Dido Sotiriyu, Benden Selam Söyle Anadolu’ya, çev: Atilla Tokatlı, Can Yay., 16. Baskı, 2014.

[9]    Ümit Kardaş, “Türkler- Hıristiyanlar- Araplar”, Taraf, 28 Kasım 2015… http://www.taraf.com.tr/turkler-hiristiyanlar-araplar/

[10]  Ümit Kardaş, “Rumlar”, Taraf, 8 Eylül 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/rumlar/

[11]  Ümit Kardaş, “Rumlar (2)”, Taraf, 12 Eylül 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/rumlar-2/

[12]  Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Dünya Yay., 1961.

[13]  TBMM, 1337, s. 106.

[14]  Atilla Dirim, “Ankara’da Bir Fabrika: Maalesef Hıristiyan Elinde”, 30 Ekim 2017… https://marksist.org/icerik/Teori/8198/Ankarada-bir-fabrika-Maalesef-Hristiyan-elinde

[15]  Sait Yılmaz, “Koç ve Sabancı: 1915’ten Türkiye’de Kim Nasıl Zengin Oldu?”, 1 Ekim 2013… https://www.avrupademokrat.com/koc-ve-sabanci-1915ten-turkiyede-kim-nasil-zengin-oldu

[16]  Ayhan Aktar, Yorgo Hacıdimitriadis’in Aşkale-Erzurum Günlüğü (1943), İletişim Yay., 2011, s. 106

[17]  yage, s. 107.

[18]  Melisa Kohen, “Varlık Vergisi Trajedisi ve Yarım Kalan Bir Aşkın Hikâyesi…”, Sol, 11 Kasım 2013, s. 6.

[19]  Selçuk Yaşar, “Varlık Vergisi İçin Özür Dileyin”, Hürriyet, 12 Kasım 2011, s. 22.

[20]  Aktaran: Faik Bulut, Kürt Sorununa Çözüm Arayışları, Ozan Yay., 1998, s. 178. Bu raporun kapsamlı bir değerlendirmesi için bkz. Rıdvan Akar, “Bir Resmi Metinden Planlı Türkleştirme Dönemi”, Birikim, No: 110 (1998), s. 68-75.

[21]  Cem Keskin, “6-7 Eylül Olayları: Azınlıkları Tasfiye Hareketi”, 7 Eylül 2005… https://marksist.net/GUN/6-7.htm

[22]  Yılmaz Karakoyunlu, “Derin Devletin Bir Tertibiydi”, Milliyet, 11 Şubat 2013, s. 14.

[23]  Ümit Kardaş, “Rumlar (6)”, Taraf, 26 Eylül 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/rumlar-6/

[24]  Aydın Engin, “Anadolu’nun ve İlle de Sermayenin Türkleştirilmesi”, Cumhuriyet, 8 Eylül 2014, s. 5.

[25]  Ragıp Zarakolu, “Bitmeyen Eylül”, Gündem, 28 Eylül 2015, s. 14.

[26]  Zafer Yörük, “… ‘Derin’ Samsun: Sekiz Öfkeli Adam”, Yeni Yaşam, 26 Mayıs 2019, s. 7.

[27]  Mustafa Erdemol, “Hıristiyan Domateslere Ölüm”, Birgün, 27 Eylül 2016, s. 5.

[28]  Çiğdem Yılmaz, “Protestan Camiasında ‘Tehdit Mesajı’ Paniği”, Milliyet, 10 Eylül 2015, s. 20.

[29]  Sinan Tartanoğlu, “Tehdit Altında Yaşıyorlar”, Cumhuriyet, 1 Şubat 2018, s. 12.

[30]  Eren Keskin, “6-7 Eylül 1955”, Yeni Yaşam, 4 Eylül 2019, s. 5.

ABD tetikçiliği: Türk dış politikası

Amerikalı olmak isteği, tüm sağ siyasetin, tüm devlet eksenli siyasetin gizli veya açık hedefidir. 1950’lerde Menderes NATO’ya girerken, ABD’nin kendisine koştuğu, Kore’ye asker göndermek gibi şartları hiç ağır görmüyordu ve ülke içinde “küçük Amerika” olmak hayali ile dolaşıyordu.

Acaba, Erdoğan’ın, “Green Kart”ı var mıdır? Amerika’da oturum izni var mıdır? Sadece büyük oğlu mu ABD’de oturum hakkına sahiptir? Bu soruları, bir bilgi üzerine sormuyorum. Dahası, amacım Erdoğan’ın ABD’ye kaçacağı izlenimini vermek de değil. Ama bu kadar Amerikan hayranı, bu kadar Amerikan devletinin emireri olunca, en tepedekilerin dahi Amerika’da yaşama belgelerini hazır etmek isteyeceklerini düşündürmek istiyorum. Hepsi, bizim Anadolu Sosyalist Devrimimizin ardından, başarabilirlerse, tam takım ABD’ye gidecekler ve orada, “Amerika’daki Türk hükümeti” diye bir çalışma başlatacaklardır.

Aslında bu, ABD sevgisi değildir. Köleliğidir. TC yöneticileri, bugün ve dün, hep Amerikan hayranı olmuşlardır. NATO’dan bu yana bunu rahatlıkla izliyoruz ama mutlaka eskisi olmalıdır. NATO, tüm bu “sevgi”yi, sistematize etmiştir. Artık, ABD yönetimini “sevmeyen”, “biat etmeyen”, yönetici olamıyor. Orduda da böyledir. ABD “sevgisi” sistematize edilmemiş hiçbir general, istediği yere gelemez, hiçbir bürokrat, belki gözden kaçan olabilir, yükselemez, hiçbir siyasi lider iktidara gelemez vb.

AK Parti iktidarında bu durum değişmiştir. Artık, ABD’ye biat etme mekanizması ilerlemiş, TC devletinin dış politikası, ABD tetikçiliğine yükselmiş, “en kıymetli ihraç malınız askerinizdir” sözüne uygun bir organizasyon ve sistem kurulmuştur. Artık, ordu için mesela “kurmay”lara ihtiyaç yoktur, mesela bilişim sektörü için “bağımsız uzmanlara” ihtiyaç yoktur, mesela NATO yolları yapılacaksa, o yolları yapan inşaat firmalarının “planlarına” ihtiyaç yoktur. İşte aynı biçimde dış politikada da “bilgili”, “uzman” diplomatlara ihtiyaç yoktur.

Eskiden de, dış politikanın kurmayları ABD çıkarlarına karşı iş yapmazlardı. Yine ABD ve NATO’ya hizmet ederlerdi. Ama Erdoğan’ın “monşerler” dedikleri bu kadro, NATO çıkarlarına hizmet etse de, bilgili idi. Çünkü, o zaman TC devletinin formatlanmış bir dış politikası vardı. Elbette bu politika da ABD ve NATO çerçevesinin içinde kalıyordu. Oysa AK Parti, bu kadroları tasfiye emri aldı. Kendisi tasfiye etmedi, kendisine tasfiye ettirildi. Erdoğan ve şürekası, %10 komisyonları dışında, hiçbir kararı ABD’den bağımsız almamışlardır, alamazlar. Buna Ayasofya’yı da dahil edebilirsiniz, buna YouTube kanalında üniversiteli gençlere konuşma girişimini de ekleyebilirsiniz, “uçuyoruz ama kimse görmüyor” açıklamasını da. Tasfiye kararları, ABD emridir. Tasfiye edilenler, dün ABD’nin ve NATO’nun emirlerini yerine getirenlerdi, ama tek kusurları “uzmanlıkları” vardı. Yeni dönemde ABD, TC devletinin hiçbir yerinde, “uzman” kadrolar istemiyor ve bu AK Parti’nin İhvancı politikalarına son derece uygundur.

Fethullah Gülen’in ekibinin güç kaybetmesi ve FETÖ olarak isimlendirilmesi de bunun içindedir. Gülen ve Erdoğan, iç içedir. Ama Gülen’de teşkilât vardır, bir “uzmanlık” vardır. Bu uzmanlık, her zaman ABD isteklerine göre kullanılmayabilirdi. TC devleti, eskisi gibi, Sovyetler’e karşı bir ileri karakol olarak, “ortaklaşa sömürge” olarak kalamaz. Bu durumda, siyasal alanı elinde tutan NATO’nun beyni ABD ile, ekonomik alanı elinde tutan Almanya, Fransa, İngiltere, yani AB arasında bir çatışma olduğu sır değildir. Öyle ise, bu paylaşım savaşımında, artık bir adet FETÖ yoktur. İngiltere’nin FETÖ’sü, ABD’den ayrıdır, İsrail’in, Almanya’nın, Fransa’nın, en azından bu beş gücün ayrı ayrı FETÖ’sü olduğu kesindir. AK Parti için de böyledir, en az 5 adet AK Parti var idi, artık, AK Parti diye bir şey yoktur. İşte FETÖ tasfiyesine bu gözle bakmak gerekir. Uzmanlaşmış bazı kadrolar, eski uzmanları tasfiye ettikten sonra, orada durmamalıdırlar ve yeni bir tasfiye devreye sokulmuştur.

AK Parti dönemi, tam bir fakirleşme dönemidir. Sadece özelleştirmeler vb. yolu ile devletin yağmalanmasından söz etmiyoruz. Aynı zamanda devlet bürokrasisinin uzmanlıktan arındırılması sürecidir bu. Buna da fakirleşme diyebilirsiniz. Artık, ordunun “kurmay”a ihtiyacı yoktur. ABD emrinde tetikçilik yapacak bir ordunun, akla ihtiyacı olmaz. Bu fakirleşme, kültürel alanda da vardır. Hayatın her alanındadır. Yoksa Erdoğan nasıl olur da “uçuyoruz kimse görmüyor” diyebilir. Erdoğan ve çevresinin, duyma, görme, algılama yetenekleri sınırlandırılmıştır. Sadece paranın kokusunu alabiliyorlar. Yer ve mekân algıları yoktur, sadece rantın ve yağmanın yerini bilebiliyorlar, navigasyonları o kadar gösteriyor. Sadece ABD emirlerini alabiliyorlar. Başka bir alma kapasiteleri yoktur. Sadece Rusya’dan geleni ABD’ye aktarıyorlar, onu yaparken de yalanlarını eksik etmiyorlar ve sadece ABD emirlerini iş olarak ele alabiliyorlar. Tüm organizasyon yetenekleri budur. Bu durumu anlayabilirseniz, neden maske dağıtamadıklarını da anlayabilirsiniz.

Saray Rejimi, kendine verilen alanda, %10 ile motive olan bir emirerleri grubu gibidir. İçeride baskıyı artırmak dışında sağ kalamayacaklarını düşünüyorlar. Ömürlerini uzatmaları buna bağlıdır. Dışarıda da savaş çığırtkanlığı, gerginlik ve saldırganlık, onlara gelen emirdir ve bu da iktidarlarını uzatmak için bir şans olarak görünmektedir.

TC devletinin dış politikası, ABD dış politika ofislerinin, alt düzey bir departmanıdır ve başındakinin Dış İşleri Bakanı unvanlı kişi olmadığı da kesindir.

Akdeniz’deki gelişmelere bu gözle bakmak gerekir.

TC devleti, sadece ve sadece ABD’nin söylediği, emrettiği şeyleri yapmaktadır. Bunları yaparken, bir Türk tarzı içine katma ihtimalleri, ancak ABD’nin sessiz onayı ile mümkündür. Tüm özerklikleri bu kadardır.

Akdeniz meselesinin bir yanında Suriye, Lübnan ve İsrail açıklarında var olan gaz yatakları vardır. İsrail, Suriye savaşını da fırsat bilerek (Suriye savaşını neden uzatmak istediklerinin anahtarı buradadır. TC devleti, Suriye savaşını uzatmak için, ABD emirleri ile hareket etmektedir. Ve bölgede işgal ettikleri yerlerin anlamı da budur), bu gaz ve enerji yataklarına el koymaya çalışmaktadır. Bu enerjinin buradan Avrupa’ya taşınması meselesi vardır. Kıbrıs, bu nedenle tartışmanın içindedir. Mısır da.

Normalde TC devleti, konu ile ilgili, Suriye, Lübnan, Mısır ile bir anlaşma yoluna gidebilirdi. Buna İsrail’i de ekleyebilirlerdi. Türkiye ve Suriye anlaşması gerçekleşmiş olsa idi, Türkiye, büyük bir olanak elde etmiş olacaktı. Ve ardından Yunanistan ve Kıbrıs ile anlaşmaları gerekirdi.

Ama bu olmuş olsa idi, bu kez İsrail’in etkinliği azalacak ya da ortadan kalkacaktı. Demek ki, Erdoğan ve TC devleti, İsrail etkinliği için çalışmaktadır. Ama İsrail ile Yunanistan ve Kıbrıs arasında anlaşmalar var ve TC devleti, Yunanistan’ı “düşman” ilan etmektedir. Yani, eğer Yunanistan ve Türkiye, iki karşıt uçta ise, bu durumda İsrail de Türkiye ile karşıt kutupta demektir. Görüntü budur ama aslında TC devleti ABD emirleri gereği, aslında attığı her adımda İsrail politikalarını desteklemektedir.

Şimdi, tekrar geri dönelim. Suriye savaşını kim uzatmaktadır? ABD uzatmak istiyor, İsrail uzatmak istiyor, İngiltere artık bu konuda çok da ısrarlı olmayabilir. Ama bu istekleri hayata geçirecekleri politikayı, sahaya TC devletini sürerek yapabiliyorlar. TC, bugün, işgal ettiği yerlerden çekilip bunları Suriye devletine bıraksa, İdlib’de desteklediği ve organize ettiği IŞİD çetelerini Suriye’ye teslim etse, Suriye savaşı sayfası kapanmış olur. Ama TC devleti, bunu yapamaz. Zira, ABD ve İsrail çıkarlarına terstir ve AK Parti iktidarının, “yeni Türkiye Cumhuriyeti”nin, ülke politikası yoktur. Hani deniyor ya, devlet içinde uzman kalmadı. Gerekli değildir. ABD ve İsrail’de uzman var, sahaya sürecek “Mehmet” eksik.

TC devleti, eğer Suriye savaşını uzatmamış olsa, bölgeden çekilse ve Suriye ile anlaşmış olsa, Suriye ile konuşma olanağı olacak. Bu kadarla kalmayacak, bölge ülkeleriyle de konuşma şansı olacak. Şimdi, Lübnan kendisini dinleyecek mi? Duyma ve görme yetenekleri olmayan bir kurukafalar iktidarının, kendini dinletebilmesi için “ölüm” saçıyor olması gerekir. İyi ama nereye kadar?

Aynı şekilde, TC devletinin İsrail ve Mısır ile diplomatik ilişkilerinin olmamasının nedeni de budur. İsrail eksenli enerji projesi tamamlandıktan sonra, TC devleti, ABD elçiliğinden gelecek yeni bir emirle, İsrail ve Mısır ile diplomatik ilişkiler kuracaktır.

Pentagon, TC devletine, Libya’daki Trablusgarp hükümeti ile bir “Mavi Vatan” propagandalı anlaşma yapmasını, Libya’ya dahil olmasını, oraya, tanesi 45 sentten asker göndermesini istemiştir. Saray Rejimi, bunu çok sever. Zira Suriye sahasına ilaveten bir yeni saha daha açılınca, içeride ömrü uzayacak, aldığı görevler nedeni ile ABD “ondan vazgeçemeyecek” diye düşünüyorlar. Çaresizlik kötü şeydir işte. Ne yapsınlar. Bu kadar “ufuk” ile, bu kadarını görebiliyorlar. ABD kendilerine ne kadar çok görev verirse, o kadar Saray Rejimi’ni, Erdoğan iktidarını desteklemek zorunda kalacak diye düşünüyorlar. Ne Saddam’a bakmışlar, ne diğer ABD uşaklarına. Hiçbir efendi, uşağa verdiği görevler nedeni ile onun yaşamasının garantisini ona vermiş olmaz. Her zaman efendiler, tüm işlerini uşaklara vermiştir ve her zaman o uşakların yenileri bulunmuştur. Eskilerinin nasıl gittiği ise bir ayrı hikâyedir.

Acınacak hâl bu demektir. Erdoğan, ABD’den gelecek emirler ne kadar çok ise, görevler ne kadar fazla ise, o kadar çok iktidarda kalacağını düşünüyor. Dış politikadan anladıkları budur. Fakirlik çekilir bir çile değildir, hele akıl fakirliği dayanılır bir şey değildir.

Peki ABD Akdeniz’de ne istiyor?

Biri, İsrail’in patronu olmaya çalıştığı, el koyduğu enerjinin nakli ve bunun ABD denetimde yapılmasını istiyor. Ama işin, herkesçe görünen ve önemsiz parçasıdır. Zira, zaten Avrupa, gaza çoktan ulaşmıştır ve belki de Libya, AB için daha iyi bir çözümdür.

Demek ki, Libya’daki savaşın, kimin iyi kimin kötü olduğundan bağımsız olarak uzatılması da bu nedenle ABD çıkarınadır. Burada da görevli tetikçi Türkiye’dir.

Esas olarak ABD, Akdeniz’in karışmasını, gerilmesini, gerginliğin tırmanmasını istiyor. Bu yolla, AB’yi meşgul ve rahatsız edecek, bu yolla Rusya’nın Akdeniz’deki etkisinin önüne geçmiş olacak. Esas hedef budur.

Böyle bakınca, Akdeniz’den bir büyük savaş çıkması zor görünmektedir.

Öyle ise ABD bu savaşı, Çin Denizi’ne mi taşıyacaktır? Çünkü, Rusya’yı Ukrayna ile meşgul etme politikaları yeniden öne çıktı. Dahası, Karadeniz’de NATO tatbikatları arttı. Akdeniz’de gerilim yükseliyor. Tüm bunlar, dikkatleri bu alanlara yoğunlaştıracak olan Rusya’nın, Çin ile işbirliği potansiyelini fiilî olarak düşürecek mi?

TC devletinin Azerbaycan ve Ermenistan sınırındaki provokasyonu da bu tabloya eklenmelidir. TC devleti, ABD emri ile, tüm Türk cumhuriyetlerinde harekete geçme isteğindedir. Öyle anlaşılıyor TC devleti, Rusya’ya karşı daha açık bir tutum içine girecektir.

TC devletinin ana sorunu, tüm bunları yaparken görmek istemediği, artık onlar görmez ve duymazdırlar, ABD’nin politikalarının eskisi gibi etkili olmadığıdır. ABD hegemonyası çözülmektedir. Belki bu nedenle TC devletine daha çok görevler vermektedirler. İyi ama, Suriye meselesi ortadadır.

TC devleti, Saray Rejimi, her alanda “zafer”ler görme isteğindedir. Akdeniz’de her gün zaferler kazanıyorlar. Suriye’de zafer üstüne zafer. Libya’da zaferler kazanıyorlar. Muharrem İnce ile zafer kazanıyorlar. Koronavirüse karşı, kendilerini en başarılı devlet ilan ediyorlar. O kadar çok zafere muhtaçtırlar ki, Cemil Bayık öldürüldü, diye manşetler atıyorlar. İçişleri Bakanı “bizim terörle mücadelemizi izlemeye devam edin” türünden arkası yarın dizisi mesajlarını veriyor. Ama sonra ortaya çıkıyor ki, TC devleti, Iraklı komutanları öldürmüş. Emin olun, ABD bu Iraklı komutanların öldürülmesini istemiştir.

Gerçeklikten kopmuş Saray Rejimi, kendini ayakta tutabilmek için, her türlü yalanla kol kola, her türlü karanlıkla iç içe, her türlü savaş kundakçılığı ile yan yana olmaktan başka çare göremiyor.

Şimdi Yunanistan ile savaşa yaklaşıp teğet geçerek tansiyon yükseltmeye çalışıyorlar. Her hamleleri, en büyüğünden en küçüğüne ABD emri ile hayata geçmektedir.

Bu gerilimin artık Saray Rejimi’ne ömür taşıyacağı da şüphelidir.

Akdeniz’i, Ege’yi, Karadeniz’i gerilim ve savaş kundakçılığı alanları hâline getirmek, içinde yaşadığın coğrafyayı zehirlemektir. Tüm savaşçı güçleri bölgeye davet etmektir. Fransız gemileri harekete geçmiştir bile. Karadeniz’de ABD, İngiliz gemileri, en başta Türkiye için tehdittir. En başta Türkiye’nin bölge ülkeleri ile gerilimini yükseltmektedir.

Perspektif

Yalan, yağma, yoksulluk kader değil

Saray gaz çıkarıyor, hem de naklen yayınla. Saray “uçuyor”, hem de alemler arasında. Yalan, hem yağmayı,...