Emperyalizm, paylaşım savaşımı ve devrim

0
25

Biraz tarih:
Kapitalist gelişim üzerine

Krizler, acaba “kapitalizmi yıkar mı”?

Tahmin edeceğiniz gibi, bu soruya, hayır, diyeceğiz, hiçbir kriz, kapitalist sistemi, kendiliğinden yıkmaz. Elbette yıkılma ile yüz yüze getirir. Ama kapitalizm, bir mezar kazıcısına sahiptir. Bu mezar kazıcı, kapitalizmi yıkmakla görevli proletaryadır; dünya proletaryasıdır. Ve onun devrimci eylemi olmadan, kapitalizm, ne kadar derin olursa olsun, bir krizle ortadan kalkmaz.

2008 krizi, kapitalist sistemi sarstı. Bir anda, paralar, hisse senetleri, üzerine kumar oynanan kâğıtlar, hatta bina gibi duran varlıklar havaya uçtu. Daha önceki krizlerde, biz, kâğıtların, bonoların, hisse senetlerinin vb. havaya uçtuğunu, buharlaştığını görmüştük. Ama 2008 krizinde, bu kez, binalar da uçmaya başladı, buharlaşma her yanı sardı.

Böyle olunca, neoliberalizmin sonu mu sorusu, son derece haklı olarak gündeme geldi. Ama sadece bununla sınırlı kalmadı, pek çok ekonomist, pek çok “uzman”, acaba, sadece neoliberalizmin sonu değil de, kapitalizmin de sonu mu geldi, sorusunu sormaya başladı. SSCB çözüldüğünde “tarihin sonu” müjdesini verenler, bu kez, “sosyalizm bitmedi” demeye başladılar.

Tabii ki, bu mesele, bizi, kapitalizm üzerine daha geniş bir tartışmanın gerekliliğine itiyor. Aslında, 2007 yılında basılmış olan “21. Yüzyıl ve Kapitalist-Emperyalizm” (Kaldıraç Yayınevi) çalışması, birçok noktaya açıklık getiriyordu. Ama yine de güncel tartışmalar var.

Bu çalışmanın ortaya çıkış nedenlerinden biri, aslında bu kriz ve üzerine süren tartışmalardır.

İkincisi ise, emperyalistler arası dünyanın yeniden paylaşımı savaşımıdır. Bu paylaşım savaşı, bir yandan oldukça kızışıyor, sıcak biçimler alıyor. Dünyanın birçok noktasında ABD saldırganlığının önde olduğu savaş kundakçılığı gelişiyor. Bir yandan da paylaşım savaşımı, bizi geçmiştekilerine, Birinci Paylaşım Savaşımı’na götürüyor. Bu da “emperyalizm” üzerine tartışmaları yeniden güncelliyor.

Eğer bu çalışma için etken olan bazı diğer nedenleri gözardı edersek, ki edebiliriz, esas olarak bu iki nedenle, bu çalışma gündeme gelmiştir. Çünkü, aynı zamanda, yeni bir devrimci dalganın başlamasının öngünlerindeyiz. Marx’ın deyimi ile, devrim “köstebeği”, yeraltından epeyce tüneller kazmış gibiye benzemektedir. Öyle ise, bazı ideolojik bulanıklıkları da temizlemenin, bazı gölgeleme ve karartma çalışmalarına da yanıt vermenin zamanıdır.

Hazır yeri gelmişken ve “köstebek”ten söz etmişken, Negri’yi, ABD imparatorluğunu bize barış diye satmaya çalışan döneği öne alalım.

Marx, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sında ortaya çıkan proleter mücadeleler dalgasının sürekliliğini bir köstebek ve yeraltındaki tüneller benzetmesi ile kavramaya çalışmıştı. Marx’ın köstebeği açık sınıf çatışmaları zamanında toprak üstüne çıkıyor ve sonra tekrar yeraltına çekiliyordu: ama orada kış uykusuna yatmıyor tünellerini kazıyor, zamanla bağını koparmıyor ve günü geldiğinde tarihi zorluyor (1830, 1848, 1870) ve tekrar yeryüzüne çıkıyordu. “İyi iş becerdin yaşlı köstebek.” Korkarım, Marx’ın yaşlı köstebeği artık öldü. Aslında, öyle geliyor ki, günümüzün imparatorluğa geçiş döneminde, köstebeğin kazdığı tünellerin yerini yılanın sonsuz kıvrılışları almıştır (A. Negri-M. Hardt, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, 5. Baskı, 2003, s. 81).

Negri, aslında, ABD emperyalizminin dünya “imparatorluğu” ilan etmek için kolları çoktan sıvadığı bir dönemde bu incilerini yazmıştır. “Demek ki, imparatorluğun kuruluşu proletarya enternasyonalizmine bir yanıttır” (age, s. 76) diyor Negri. Demek, kuruluş, artık “imparatorluk”tadır.

Bereket versin ki, 2000’lerden bugünlere geldiğimizde, 20 yılda, ABD’nin imparatorluk hayalleri geri düştü. Negri, bir imparatorluk yanlısıdır ve kendisine geçmiş olsun demek durumundayız. Ama Negri’nin görüşleri “yeni” bile sayılmazdı. Bu nedenle onlara modası geçti de demiyoruz. Bu görüşler, bir imparatorluğun, dünyayı yönetmesi durumunda gerçek barışın sağlanacağı düşüncesi, her zaman sınıf savaşımı içinde savunulagelmiştir.

Cecil Rhodes, Britanya’nın Güney Afrika’yı sömürgeleştirmesinde çok “hizmetleri” geçmiş bir isimdir. Kendisi, barışı şöyle savunuyor:

Dünyanın en büyük kısmının yasalarımız altına alınması her türlü savaşın sonu demektir (aktaran, Michel Beaud, Kapitalizmin Tarihi, çev. Fikret Başkaya, Dost Kitabevi Yayınları, 2003, s. 128).

Demek oluyor ki, Negri ve onunla aynı yoldan Marksizm’e saldıranlar, devrim ve sosyalizm mücadelesine karşı cephede yer tutmaya çalışanlar, daha 1870’lerde, Bay Rhodes’in, onların hayalini gerçekleştirmekte olduğunu akıllarında tutmalıdırlar. Yılan, yeraltı tünellerinde “köstebek” avına çıkmadan, dünyanın her alanında sömürgeleştirme siyaseti ile meşgul idi. Hâlâ da öyledir.

Amerikan rüyası olan Dünya İmparatorluğu, eskiden İngiliz Rüyası idi ve büyük ölçüde de gerçekleşmiş idi. Toprakları üzerinde güneş batmayan imparatorluk, bugün, dünyanın yeniden paylaşımı için süren savaşta oyunculardan biridir. Ve ne o zaman, ne bugün, barış gelmiş değildir.

Negri’nin proletarya enternasyonalizmini anlama tarzı ise, sömürgeci orduların “insanlık” denilen şeyi anlama tarzına benziyor.

Biz, yine de çıktığımız yola dönelim.

Biraz tarih gerekiyor. Kapitalizmin gelişim tarihi ile ilgili olmamız gerektiği kanısındayım. Belki de çalışma boyunca “tarih” bize hep gerekecek. Emperyalizmi tartışırken, paylaşım savaşımını tartışırken, yine tarihe bakmamız gerekecek. Öyle ya, bugün dünyayı paylaşmak isteyenler, sanki 1900’lerin başlarındaki duruma gönderme yapar gibiler.

1-

Kapitalizmin tarihini, bizce iki ana bölüme ayırmak faydalı olacaktır. Elbette anlamak ve anlatmak için. Yoksa bu tarihin kendisi bir “kesiklilik” içermez, bir bütündür.

Tekel, tekelci kapitalizm anlamında, bir yeni dönem olarak ele alınabilir. Tekelcilik, sistemin özünü değiştirmiyor. Sistem içinde olmak kaydı ile, ciddi değişimlerin oluşması demektir tekel. Bu nedenle tekelci kapitalizm, son derece önemli bir “aşama”dır.

Kapitalizmin tarihi, 16. yüzyıla kadar uzar.

Bu 16. yüzyıl (1500’lü yıllar) öncesinde, feodalizmin zirveye çıktığı birkaç yüzyıl vardır. Feodal sistem, dünyanın farklı yerlerinde farklı gelişme düzeyine sahip olsa da, esas olarak 13. yüzyıldan sonra, ağır işleyen bir çözülme dönemine girmiştir. Bu, neredeyse, Osmanlı’nın kuruluş dönemine denk gelmektedir. Osmanlı, “Müslüman Bizans” olarak ele alınabilir (bkz. Anadolu; Dün, Bugün, Yarın Tarih ve Devrim, D. Adalı, Kaldıraç Yayınevi, 1998). Osmanlı’nın öncesindeki Selçuklu da, feodal bir imparatorluktur.

Yine de kapitalizmin gelişimi 16. yüzyıldan başlatılabilir.

Feodal sistemin çözülüşü, serften artı emeğin sızdırılma biçimi olan rantın, kendi içinde evrilmesi ile gerçekleşiyor. Rant, önceleri aynî rant olarak efendinin, soylunun eline geçiyordu. Serf, üretilen üründen, kendini geçindirecek olanını ayırarak, kalanını toprak sahibine veriyordu. Ürünün aslan payını alan toprak sahibi, eğer ürün bir nedenle az olmuş ise, büyük kayıplara uğruyordu. Serf ise, çok çalışmak için bir nedene sahip değildi. Serf eğer kendine ait bir toprak parçasına sahip ise, bu durumda, kendi toprağında kendisi için, diyelim haftada bir gün çalışıyorsa, kalan zamanında bey için çalışıyordu. Bu durumda da kendisi için daha fazla ve daha yoğun çalışarak geçinmeye çalışıyordu. Oysa bey’in topraklarında aynı “özveri” ile çalışması mümkün değildi.

Aynî rant, bir süre sonra, nakdî ranta döndürüldü. Bey, artık, kendi payını nakit olarak alıyordu. Ticaretin ve kentlerin gelişmesi, parasal rant için olanakları artırıyordu. Rant ile yerel beyin vergi toplaması birbirinin içine girmişti. Bir de buna, yerel bey’in bağlı olduğu imparatorluğun vergileri eklenmekte idi. Merkezî devletin vergileri arttıkça, bu, yerel bey’in de vergilerini artırması anlamına geliyordu.

Ticaretin gelişimi, elbette, sömürgecilikle de birlikte ele alınmalıdır.

Bu arada, kölelik ilişkileri, hâlâ varlığını sürdürüyordu. Köle ticareti, belki de kendi zirvesini 1700’lü yıllarda, yani 18. yüzyılda gördü. Yani, köleci ilişkiler, feodalizmi bir yana bırakın, kapitalist dönemde de varlığını sürdürüyordu.

Burada bir not gereklidir.

Bize göre, sınıflı toplumların tümü, birbirinin sadece devamı değil, aynı zamanda, birbirinin kardeşidir. Bu nedenle, toplumsal tarihe, sınıflı toplumlar diye bakmak yerindedir. Köleci, feodal ve kapitalist toplumlar, sınıflı toplumlardır. Ve insan toplumunun başında var olan komünal tarz, ilkel de olsa, sınıfsız bir toplum idi. Sınıflı toplumun ilk olumsuzlanması sınıflı toplumun doğmasıdır ve bu köleci toplum oluyor. İkinci olumsuzlanması ise kapitalizmin yıkılıp komünizmin yani gelişmiş sınıfsız toplumun kurulması olacaktır.

Kapitalizmin doğuşunda, bir yandan ticaretin gelişimi, tüccar sermayesi, buna bağlı gelişen imalat sanayii, şehirleşme, aynı süreçte metanın ve paranın alanının genişlemesi (Feodalizmden kapitalizme geçiş süreci üzerine birçok kaynak var. Maurice Dobb’un, “Kapitalizmin Gelişimi Üzerine İncelemeler”, -Belge Yayınları, 1992- kitabına da bakılabilir. Ayrıca, ekonomi politik kitaplarında işin genel yönü üzerine de epeyce detay vardır. Kapital, elbette ana kaynaklardan biridir), diğer yandan ise sömürgecilik önemli bir rol oynamıştır. Bu açıdan da, denizcilik önemli bir role sahiptir. Denizcilik, sadece fetihlere olanak sağlamakla kalmadı, aynı zamanda ticarette ciddi bir sıçrama da yarattı. Tarımsal ürünlerin, madenlerin, hammaddelerin taşınmasını düşünürsek bu rolü anlamak zor olmaz.

Ama işin başında, ticaret daha mütevazi idi. Bir yandan üretim araçlarının (karasaban vb.) üretimi, diğer yandan ise mal ticareti, kentlerin etrafında yoğunlaşmakta idi. Bu aynı zamanda paranın daha da gelişmesi demektir.

İhtişama ve zenginliğe susamış hükümdarlar, üstünlük için savaşan devletler, zenginleşmeye özendirilmiş tacirler ve bankacılar: ticareti canlandıracak olan güçler, fetihler ve savaşlar, yağmayı sistemleştirip köle ticaretini düzenleyerek yersiz yurtsuzları, serserileri bir yere kapatıp çalışmaya zorladı.

Bu ikili dinamiğin kavşağındaysa, Batı tarihinde “büyük buluşlar” denen unsurlar yer alıyordu: 1487’de, Diaz, Ümit Burnu’nu dönmüş; 1492’de Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetmiş; 1498’de de Vasco de Gama, Afrika’yı dolaşarak Hindistan’a ulaşmıştı. Devasa bir zenginlik avı -ticaret ve yağma- başlamıştı… (Beaud, age s. 19).

İşte bunlar, kapitalizmin şafağında oluyordu.

Kolomb, şöyle diyordu: “Altın dünyanın en mükemmel şeyidir. O kadar ki, ruhları cennete bile gönderebilir.” (Beaud, age s. 19). Nitekim gönderiyordu da. İspanyol devletinin desteği ile Kolomb’un kılıcının tadına bakan Amerikan yerlileri, hızla cennete gidiyordu. Sadece “düşman” oldukları için değil, daha çok yağma için çalıştırılmaları için. Kaldı ki “düşman” olduklarını bilmiyorlardı. Gelişimin “efendileri”nin Amerika’yı “keşfettik”lerinin de farkında değillerdi. Daha çok bir katliama tanık idiler. Bugün dahi, o günleri soykırım olarak anmaktadırlar.

Meksika nüfusu, 100 yıldan biraz fazla bir zaman içinde 25 milyondan 1,5 milyona indi. Peru’nun nüfusu %95 oranında azaldı. 1495-1503 arasında adalarda 3 milyon insan kayboldu.

Gelecek nesillerden kim buna inanabilir? Ben ki, bu satırların yazarı ve gözleriyle görmüş, her şeyden haberdar biri olarak, böyle bir şeyin mümkün olduğuna zorlukla inanabiliyorum (aktaran Beaud, age, s. 20).

Bol miktarda sermaye, mal gemiler ve silahlar: İşte ticaretin, icatların, fetihlerin hızlı gelişmesinin araçları (Beaud, age, s. 18).

Bu dönemin dünyasında İspanya önde idi. Henüz İspanya’nın, “barışı sağlamak” için Negri’den haberleri yoktu ve dünya imparatorluğu kurmaktan çok, kendileri gibi sömürgeci güçlerle birlikte yağmalanacak yeni yerler için yarış hâlinde idiler. Eğer o dönem bir Negri’leri olsa idi, onlara, dünya imparatoru olun önerisinde bulunmaktan önce, gelecekte bu sömürgelerinizi kaybetmek istemiyorsanız, yağmaladıklarınızla, manifaktürü geliştirin, sanayiye yönelin, demesi gerekirdi. Demeli idi, yoksa İngiltere’nin öne geçeceğini görmemiş olacaktı. Tıpkı şimdi, geleceğin sosyalizm ve sınıfsız toplum olduğunu görememesi gibi. Negri, belki de gelecekten korkmaktadır ve bu nedenle, köstebek dünyasına yılanları sokmayı öğütlemektedir. Oysa, daha açıktan, “sosyalizm bitmiştir, yaşasın imparatorluk” demiş olsa hiç değilse Kissinger gibi davranmış olurdu.

O günlerde, İspanya gibi, Portekiz, Hollanda bu yağmadan büyük paylar almakta idi. Doğrusu, Hollanda, daha hızla da ilerledi.

Değerli madenler Avrupa anakarasında ve İngiltere’de, ticareti sıçrattı. Birçok insan zorunlu merkezlerde zorla çalıştırıldı. Büyük şehirler böyle gelişmeye başladı. 16. yüzyıldaki kapitalist gelişme böylece hız almaya başladı.

Aynı dönem, Avrupa’da rönesansın köklerinin de geliştiği dönemdir.

İspanya, bir yandan Amerika’nın yağmasının sonuna gelinmesi, diğer yandan savaşlar nedeni ile, gücünü kaybetmeye başladı. Hollanda da tam bu arada yükselişini sürdürdü. İspanya ve Portekiz gerilerken, bu kez İngiltere, Hollanda, Fransa gelişmeye başladı. Ticaret sermayesi ve bankalar, 1602 yılında Hollanda’da, Doğu Hint Adaları Kumpanyası’nı kurdu.

Kumpanya, Hindistan ticaretinin tekelini denetliyordu. Şirket, sömürgelere mare clausum uyguluyordu. Başka bir ifadeyle, Hindistan’ı İngiliz, Fransız ve Portekizlilere yasaklayabiliyordu. Şirketin yetki alanında krala ait yetkileri kullanılabiliyor; yerlilerle anlaşma, savaş, barış yapabiliyor, vali tayin edebiliyor, cezai ve sivil yargı yetkisi kullanabiliyordu. Şirket 1670 yılına gelindiğinde Hindistan’da on-on iki bin kişilik bir kara ordusuna, kırk-altmış bin kişilik bir deniz kuvvetine sahipti ve her yıl Avrupa’ya on-on iki milyon mal taşınıyordu (aktaran Beaud, age s. 29). Tek başına Hollanda filosunun kullandığı gemi sayısı, 1614’te İspanyol, Fransız, İngiliz ve İskoç filoları toplamından daha fazlaydı (Breaud, age, s. 30).

Benzer bir durum İngiltere’de oluşmuştu. İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, kraliçenin yasalarına dayanarak kuruluyordu. İngilizler, 17. yüzyıla gelindiğinde, İspanya, Hollanda, Fransa ile savaş tutuşabiliyordu. Yine de İngiltere’nin yüzyılı, 18. yüzyılın sonlarında başlar, desek yanlış olmaz. İngiltere’nin yükselişi, hem sömürgelerin yağması, hem de sanayinin gelişimi ile ele alınabilir.

Sömürgeleri ve oradan gelen “yağmayı” elde tutmak için, ticaret burjuvazisini destekleyen devletler, bunda tereddüt edemezdi. Savaşlar, sömürgelerin kaybedilmemesi içindi. İngiltere, İspanya ile 1702’de savaşa girdi ve bu savaş 11 yıl sürdü. İngiltere-Avusturya savaşı, 1739’da başladı ve 9 yıl sürdü.

1750’lere gelindiğinde, Hem İngiliz donanması, yani yağma araçlarının en önemlisi rakipsiz idi, hem de mesela Hollanda’da ticareti destekleyen devlet var iken, İngiltere’de sanayi, devletin desteğini almayı başarmıştı.

Bu ülkelerde, feodal devletlerin varlığı, bu ülkelerde devletin, bu yağma ve ticareti desteklemesinin önünde bir engel değil idi. Dahası, bizim “liberalizm” diye masamıza sunulan kapitalist sisteminin işleyişi, o günlerde büyük ölçüde açık ve netti.

İngiltere ve Fransa, giderek daha öne çıkıyordu. İlk geri düşenler ise İspanya ve Portekiz imparatorlukları oldu. İspanya’nın İngiltere ile sürdürdüğü 7 yıl savaşları olarak anılan savaşlar (1756’da başlayan), İngiltere’nin bu yükselişinin kendiliğinden olmadığının en somut kanıtıdır.

… İspanyol Savaşı sonrasında her yıl, esas olarak köle ticareti için, İngiltere’den Afrika’ya doğru yola çıkan gemilerin toplam tonajı, iki bin ile üç bin ton arasındaydı; Yedi Yıl Savaşları’ndan sonra on beş ile on dokuz bin ton arasında bir düzeye çıktı (E. J. Hobsbawm, Sanayi ve İmparatorluk, çev. Abdullah Ersoy, Dost Kitabevi Yayınları, 1998, s. 49).

Burada hem İngiltere’nin nasıl avantajlı hâle geldiğini görebiliyoruz, hem de, köle ticareti ve adeta sanayiye yağma yolu ile giren insan emeğinin nasıl “bedava”ya getirildiğini görebiliriz.

Bu arada ise, ana ülkelerde, İngiltere, Hollanda, Fransa gibi, üretim de gelişmeye başlamıştı. Üretim daha çok, bez, pamuklu dokuma, boyama, şeker üretimi, tütün ve kakao hazırlama vb. alanlarda gelişiyordu. Bunları, daha sonraları demir işleme, kömür üretimi izleyecekti.

Üretim geliştikçe, manifaktürün farklı biçimleri devreye girdi. Diyelim ki, bir ürünün parçalarının evlerde ayrı ayrı üretilerek birleştirilmesi verimi artırıyordu. Bunu, aynı yerde, işçilerin farklı parçaları üreterek birleştirmesi süreci izledi. Diyelim ki, bir kazağın, bir grup işçi sadece kollarını üretiyordu, bir başka grup ise gövdesini, bir başkası bir başka parçasını ve nihayet bir grup da birleştirme işini yapıyordu. Çok ucuza sömürgelerden getirilen hammadde, bu yolla işleniyordu.

Eğer Saksonya ve diğer Avrupa ülkeleri iyi çini yapabiliyorsa; eğer Valencia Pekin mallarını Çinlilerden daha iyi kalitede üretebiliyorsa; eğer İsviçre, Bengal’in muslinlerini taklit edebiliyorsa ve patiskalarını üretebiliyorsa; eğer İngiltere ve Fransa keten kumaş üzerine baskıyı çok zarif biçimde yapabiliyorsa; eğer daha önceleri bizde bilinmeyen birçok şey bugün en usta zanaatkârlarımız tarafından imal ediliyorsa, bu üstünlüklerin hepsini Hindistan’a borçlu değil miyiz? (aktaran Hobsbawm, Sanayi ve İmparatorluk, s. 49).

Ve unutmamak gerekir ki, yağma ile ya da yağmaya yakın “özel fiyat”larla elde edilen bu hammaddeler, oldukça fahiş fiyatlardan satılmak üzere üretiliyordu. Ve dahası, bu üretimde, büyük oranda, köle emeği de kullanılmaktaydı.

Ancak, manifaktür, sadece köle emeği ile işlemiyordu. Birçok köy, önceleri, boş zamanlarında imal ettikleri ve tüccara verdikleri malların imalatında giderek uzmanlaştı ve bu köyler giderek şehirler hâline de geldi. Dokumacılık ve örgücülük daha önde idi. Elbette, tüccar, manifaktür türü üretim için, daha fazla kente ihtiyaç duyuyordu. Böylece ilkel atölyelerle dolu kentler oluşmaya başladı. Tüccar, hammadde ve gerekli ise makinayı vererek (Makina genellikle kiralanıyordu. Mesela iplik tezgâhları gibi makinalar. Eğer bunlar kira almaksızın verilirse, bu durumda bakımı iyi yapılmıyor ve istenilen iş, istenilen sürede çıkmıyordu) bitmiş malı alıyordu. Bu mallar için, oldukça düşük olmak üzere bir ücret ödüyordu.

Bu durum, farklı “köy”lerde farklı alanda bir imalatın gelişiyor oluşu, parasal ilişkileri de oldukça yaygınlaştırıcı bir etkiye sahip idi. Bu da “pazar”ın gelişimi için önemli bir itki olmuştur.

Boş zamanlarında dokumak ile, sistematik olarak dokumak, farklı uzmanlık anlamına gelir. Bir işi sürekli yapmanın verdiği uzmanlık, işi daha çabuk yapabilme olanağı anlamına da gelmektedir. Doğal olarak bu durum, işi farklılaştırdı. Hem de bu arada, geçmişte köylü olan ama boş zamanlarında çalışan insanlar, şimdi ücretli işçi olmayı daha kolay kabul eder duruma gelmişti.

İş, parçalarına ayrıldı. Örgücü sadece kazağın kolunu örmeye başladı. Bunu organize eden ise, dünün tüccarı, yeni imalatçıdır.

Sürecin bir de, feodal soylunun, feodal sistemin egemenlerinin yeni sistemin egemenleri hâline dönüşüm süreci vardır.

Yağma ile gelen birçok madde, tarımsal yaşam da dâhil, her alanı parasal ilişkiler alanı içine sokuyordu. Köylülerin yaşamları da bu parasal ilişkiler ağı içinde, ciddi biçimde sarsılmakta idi. İmalatta çalışacak hâle gelmek, bir yandan da mülksüzleşmek demekti.

1600 Restorasyonu sonrasındaki yüzyıl içinde toprak mülkiyetinin, hem küçük mülk sahiplerinin hem de köylülüğün aleyhine gelişmesi ve toprakların az sayıdaki büyük toprak sahibinin elinde toplanması gerçekleşti. … Birkaç bin toprak sahibi, bunların topraklarını kiralayan onbinlerce kiracı çiftçi, bu kiracı çiftçilerin toprağı işlerken emeklerini kiraladığı ve zamanlarının büyük bölümünde emeklerini kiraya veren yüzbinlerce tarım işçisi, uşaklar ve çok küçük mülk sahipleri. Bu durum, önemli bir parasal gelir ve para karşılığında satış sistemi anlamına geliyordu (Hobsbawm, Sanayi ve İmparatorluk, s. 27-28).

Marx, bu süreci, sermaye birikimi sürecinin tümünü şöyle ifade eder: “Bu mülksüzleştirmenin tarihi, insanlık tarihine kan ve ateşle yazıldı.” 1600’lü yıllar, köylü isyanları ile doludur. 1649’da patlak veren bir hareketlilik, I. Charles’ın kellesine mal olmuştu. Bu, mülksüzleştirme ile bağlantılıdır. Aynı isyanlar, Fransa’da da vardır. Üstelik isyanlar, hem köylü hem de kent isyanları biçimindedir. 1622’de ayaklanan Diggers’lerin şunları söylediğini aktarıyor Beaud:

Siz zenginler, ağlayın zırlayın. Tanrı gelip, yaptığınız zulümlerden ötürü sizi cezalandıracak, başka insanların emeğiyle yaşıyorsunuz ama onlara yiyecek olarak sadece talaş veriyorsunuz ve kardeşlerinizden zorbalıkla yüklü kiralar ve vergiler alıyorsunuz. Bakalım bundan sonra ne yapacaksınız? Zira, bundan böyle halk sizin köleniz olmayacak, bunun için Tanrı’nın nuru onları aydınlatacaktır (aktaran Beaud, age, s. 37).

Sanıyorum ki, kapitalist imalathanelerin doğuşu konusunda gözümüzde epeyce şey canlanmıştır.

Manifaktür, kapitalist üretim sisteminin gelişimi açısından önemlidir. Burada daha detaylı bir işbölümü vardır. Gelişim yolu olarak manifaktür, iki farklı biçimde ortaya çıkıyor. İlkinde, zaten var olan küçük imalatçıdan ürününü alan tüccarın, zamanla, onun ürününün tek alıcısı hâline gelmesi, böylece, fiyat belirleme gücünü elde etmesi yolu ile, onu giderek bir işçi hâline getirmesidir. Burada giderek ya onu pazardan dışlar ya da kendine çalışan, giderek hammaddesini de kendisinin verdiği bir imalatçı hâline getirir. Ama talep artınca, bu kez, daha fazla üretici bulmak gerekecektir. Bunun yerine, tüccar, yeni imalatçı, makinalar alır ve bunları evlere kiraya verir. Sonra da, bu makinaları, bir araya, bir manifaktür atölyesine çevirir.

Manifaktür, işbölümüne dayalı bir işbirliği sistemidir. Makinalı üretim ise, işbölümünün de yeraldığı, ama artık “işbirliğinin”, deyim uygun düşerse, bant sistemi, yani makinalar tarafından belirlendiği bir sistemdir.

Elbette bu süreç, egemen sınıf içinde de ayrışmaya neden olmaktaydı. Burjuvazi yükselirken, devletin desteğine ihtiyaç duyuyordu. Ama aynı zamanda, devletin yeniden örgütlenmesini talep ediyordu.

1691’de, Londra Belediye Başkanının ‘Ticaret Üzerine Konuşma’ denemesinden, Beaud şunları aktarıyor:

Ticaret açısından tüm dünya tek bir ulus, tek bir halktır ki, bunun içinde uluslar, bireyler konumundadır. (…) Ticarette ihraç edilen para ulusun zenginleşmesini sağlar. (…) Ticarete ya da kazanca ilişkin ya da bir çıkara karşı alınan her önlem kötü sonuç verir ve kamu yararını zedeler. (…) Ticarette fiyatların yasayla saptanması hiçbir şekilde kabul edilemez, zira fiyat düzeyi kendiliğinden belirlenir ve belirlenmelidir (aktaran Beaud, age, s. 41).

Bu sözleri 1691 yılında söylüyor Londra Belediye Başkanı. Ve doğrusu, bugünün liberallerine taş çıkartacak kadar nettir. Piyasa ekonomisi, daha o günlerde, kendini ifade etme olanaklarını bulmuştu. İşte devlet çarkının bu çerçevede değişimi, ama aynı zamanda sömürgeciliğin gelişimi için güçlenmesi gerekiyordu. Piyasaya müdahale etmemesi gereken devlet, sömürgelerden gelecek köleler ve yağmalanmış mallar için tüm askerî gücünü, deniz filosunu devreye sokmalı idi.

İşte modern dünyanın, kapitalist dünyanın egemen sınıfları ile onların devletleri arasındaki bağ, bu denli açıktır. Dün de açık idi, bugün de.

Sınıflı toplumların (köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum) kardeş oldukları gerçeği işte burada saklıdır. Bu sınıflı toplumların egemenleri de kardeştir. Kardeşler arası kavgaların şiddeti, büyük oranda mülkiyet ilişkilerine bağlıdır.

Aslında bu bağı, sadece biz görmüyoruz. Diyelim ki, herkes görüyor desek abartılı olmaz. Mesela Rousseau da görüyordu. Rousseau’nın “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni Üzerine Söyleşi” isimli eserini bir kere daha bulamadım. Ama Beaud, ondan son derece güzel bir bölüm aktarmış. Eser 1754’te yazılmıştır. Dinleyelim:

Bir toprak parçasını çitle çevirip burası bana aittir diyen ve buna inanacak sıradan insanlar bulan ilk kişi, uygar toplumun da ilk kurucusu olmuştur. Biri çıkıp da kazıkları söküp, sınırları ortadan kaldırıp, hemcinslerine, “Sakın ola ki bu yalancıyı dinlemeyin, eğer toprağın ve kazancın herkese ait olduğunu unutursanız, bu, sizin sonunuz olur,” diyebilseydi, insanlığı bunca cinayet, savaş, sefalet ve iğrençlikten kurtarmış olurdu. Açıkça görüldüğü gibi, iş o hale gelmiş durumda ki, artık eskisi gibi devam etmesi mümkün değil (aktaran Beaud, age. s. 69).

Beaud, bu satırların yazarının, Rousseau’nun, bu satırlardan sonra, özel mülkiyetin lağvedilmesini önermediğini, tersine, “mülkiyet hakkı yurttaşların sahip olduğu hakların en kutsal olanıdır” diye yazdığını belirtiyor.

Demek ki, kulağa hoş gelen sözler söylemek, yeterli olmuyor. Rousseau’nun yazdıkları elbette insanîdir, ama o kadar. Gerçeği yansıtmıyor. Karikatürize ediyor. Alkış alırlar ama doğru değildirler.

1- Aslında bir kişi, çitle toprak parçasını çevirip burası benim demedi. Tersine, insanoğlunun, kendi geçimini sağlayacak maddi malların üretimi başlangıçta ortaklaşa sürüyordu. İnsan toplulukları, birlikte komünal bir hayat yaşıyorlardı. Ama güçlükle ayakta duruyorlardı. Yani, doğadan “kopmakta” olan insan, aslında doğa karşısında henüz çok güçsüz idi. Ve ilk olarak, üretim araçlarının özel mülkiyete geçmesi, o ilk günahı başlatıyor. Bunun ardından toprağın mülk edinilmesi başlıyor.

2- Toprak parçasını çitle çeviren adam, kendine inanacak sıradan insanlar bulmuyor. Tersine devlet oluşuyor ve sıradan insan anlam değiştiriyor. O sıradan insan çiti söktüğünde, bu kez, karşısında silahlı adamları buluyor. Ve belki de o sıradan insan daha, henüz, köle olmamış ise. Yok köle olmuş ise, iş daha da ilerlemiş demektir.

3- Bir insan, çitle toprağı çevirmiyor. Aslında bir mülk sahipleri sınıfı toprağı çeviriyor. Toprak, “efendinin” oluyor. Ve çite de gerek duyduğunu hiç sanmıyorum, olsa olsa çit, 1700’lerin Avrupa’sında, yoksullardan evini korumak için saraylar inşa edememiş olanların işine yarar ya da tabu kadastro hizmetlerinin.

Mülkiyete karşı çıkmak için, bu karikatürlere gerek yok.

Sınıflı toplum, insanın cansız emeğini (daha önceki üretim sürecinde üretilmiş ve insan emeği mahsulü olan üretim araçları artık insanın cansız emeğidir) insanın canlı emeğinin karşısına, “sermaye” olarak çıkarıyor. Komünal yaşam olmuş olsa idi, ortakçı toplumda yaşansaydı, o cansız emek, işleri kolaylaştıran bir şeye dönüşecekti.

İlkel komünal toplumun, aynı zamanda ilk insan toplumu olduğunu da düşünmek gerekir. Bu komünal yaşam, aslında, “zorunluluğun” ürünü idi, bir seçimin değil. İnsanın kendi varlığını sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu maddi malların üretimi, her şeyin önünde duruyordu.

İşte bunları düşününce, neden Rousseau’nun, bu güzel sözleri söylerken, hâlâ özel mülkiyetin kutsallığından söz ediyor olduğunu anlamak mümkün olur.

Ama Rousseau’nun bu naif sözleri, gerçekliğin çarpıtılmış bir hâlini verse de, özel mülkiyetin ne kadar “yok edici” ve köleleştirici olduğunu göstermesi bakımından işe yarayabilir. Bundan da emin olmamakla birlikte.

2-

Kapitalizmin doğuşu, aslında, 1615 vb. gibi bir tarih verilerek başlatılamaz. Kapitalizm, kardeş sınıflı toplum olan feodalizmin içinde doğar.

Dahası, kapitalizm, meta toplumudur. Meta ise, ilk olarak köleci toplumun şafağında doğmuştur. Mülkiyet, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet doğduğu andan başlayarak, “pazar için üretim”, yani satmak için üretim başlar. Bunun sınırlı olması ayrı bir konudur. Diyelim ki, kölenin ürettiği buğday, elbette köle sahibinin idi. Köle sahibi, bu buğdayı, kendisi için kullanıyor, kendisi için ihtiyaç duyduğu şekli ile paraya çeviriyor veya takas ediyordu. Ama küçük çaplı üreticiler, mallarını, pazar için üretiyordu. Bir orak üretmiş adam, bunu satmalı idi. Yoksa kendisi için belki bir ya da iki orak üretirdi. Oysa burada artık kendisi için orak üretmiyordu. Orağı alacak birisini bulmalı ve ondan aldığı para ile, kendi ihtiyaçlarını karşılamalı idi.

Meta üretimi, köleci toplumda vardır ama yeterince gelişmiş değildir. Tarih boyunca meta, gelişir, yaygınlaşır. Hem satılmak için üretim genişler, başka başka şeyleri kapsamaya başlar, hem de toplumun her alanını kapsamaya başlar.

Kapitalizm, insan emeğini metalaştırır ve bu noktadan sonra, meta ilişkileri toplumun her alanını kaplar. Bu nedenle, kapitalizm, aynı zamanda meta toplumudur.

Metanın tarihi, sınıflı toplumların birbirinin devamı ve kardeşi olduğunun en açık kanıtlarından biridir.

Diyelim ki, özel mülkiyete son vermek, aynı anlama gelmek üzere, “meta” üretimine son vermek ise, sosyalist devrim, proletarya diktatörlüğü, daha ilk günlerinden başlayarak, meta üretiminin ufkunu aşacak tarzda davranmak zorundadır. Evet, komünizme geçişe kadar, bazı alanlarda meta üretimi var olacaktır. Ama en başından meta üretim ufkunu aşmayı hedeflemek, bu alanlardaki meta üretiminin sınırlarını çizmeyi kolaylaştıracaktır.

Mesela günümüz dünyasında, paranın egemenlik alanını, bir devrim sonrasında kısıtlamak daha kolaydır. Teknik olarak bu Ekim Devrimi günlerine göre çok daha mümkündür. Diyelim ki, sütü, okulu, ulaşımı, sağlığı, kurşun kalemi, konutu ücretsiz yapmak gerçekleştiğinde, kişinin elindeki para miktarını plastik kartlar (kredi kartı vb.) üzerinden sınırlandırmak çok olanaklıdır.

Demek ki, kapitalizm, feodalizmin bağrında gelişiyor. Bu nedenle, işin gün be gün tarihini değil de, mantığını anlamak çok daha önemlidir. Ama bu mantığın anlaşılması, bu gözle tarihe yeniden bakmayı gerekli kılıyor.

Yukarıda, sömürgelerin ne işe yaradığını bu gözle görme olanağımız olmuş demektir. Bu noktadan sonra sanayi devrimine bakmamız mümkün olacaktır. Sanayi devrimi, kitlesel, büyük çaplı üretimin temelini atıyor.

Kapitalizmin tarihini, biz iki dönem olarak ele alabiliriz. O da, çok gerekli ise. Şunu demek istiyoruz, aslında bu bütünsel bir tarihtir. Fakat, tekelcilik burada bir yeni “aşama”dır. Tekel öncesi kapitalizm ve tekelci kapitalizm, doğru bir adlandırma olacaktır. “Serbest rekabetçi kapitalizm” kavramı bazı riskleri içeriyor. Birincisi, sanki kapitalizmin o döneminin daha “iyi” olduğu anlamına gelebilir. İkincisi, tekel denilen şeyi, kapitalizmin işleyişinin doğrudan sonucu, yasalarının kaçınılmaz sonucu olarak görmek yerine, onu, tekelciliği, kapitalizmin bir “ur”u olarak ele alan anlayışa kapıları açabiliyor, ki bu tamamen yanlıştır. Emperyalizm denilen şeyi kapitalizmden ayrı ele almak eğiliminin temelinde de bu vardır. “Güler yüzlü kapitalizm”, “refahçı kapitalizm” anlayışı, buralardan besleniyor.

Kapitalizm, görüldüğü gibi, en başından beri, “uluslararası” ve “ulusal” olanı yan yana barındırıyor.

Her zaman kapitalizm, bir dünya sistemidir. Ama bunu tamamladığı aşama, tekelci aşamadır. Burada tamamlama, dünyanın en geri ekonomilerine dahi girme anlamındadır, yoksa kendi gelişimini sürdürmenin sonu demek değildir.

Kölecilik de bir dünya sistemi idi. Feodalizm de. Ama bu üç sınıflı toplum içinde en çok dünya sistemi olmayı ileri götürmüş olanı, kapitalizmdir. O kadar ki, bugün, dünya kapitalist sisteminden (ve elbette emperyalizmden) söz etmeden, bir kapitalist ülkeyi ele almak, incelemek mümkün değildir. Bunu tarih açısından da ileri sürebiliriz, kapitalist bir ülkenin tarihini, dünya kapitalist sisteminden yalıtık şekilde ele almak ve incelemek mümkün değildir. Bu, tekel öncesi kapitalizmi de kapsar.

3-

Kapitalizmin şafağında, dünya büyük imparatorluklar ve sömürgeci güçler açısından şöyle görünüyordu. İngiltere, Hollanda, İspanya, Portekiz, Brezilya, Fransa daha aktif ve deniz güçleri ile, Rusya, Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Çin daha az aktif ve kara güçleri ile olmak üzere. Japonya ve Almanya’yı bunlara sonradan eklemek gerekiyor.

Oysa sanayi devriminin öngünlerinde, mesela 18. yüzyılda, yine daha detaylı olmak üzere 1750’lerde, durum değişmeye başlamıştı. Hollanda hâlâ vardı, Portekiz daha az miktarda, Brezilya silinmişti, ABD yeni bir güç olarak doğuyordu, Almanya yükselmekte idi. 19. yüzyılın sonlarında, Portekiz sömürgelerini neredeyse kaybetmiş, Avusturya-Macaristan yok olmaya yüz tutmuş, Çin ve Osmanlı paylaşım masasında bulunuyordu. Uzakta Japonya, Avrupa’da Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya, diğer uçta ise ABD 20. yüzyıla savaşlarla giriyordu.

1750’ler, hem sömürgeciliğin hem de sanayi devriminin geliştiği bir dönem idi. Dönemin manzarasını, Beaud, şöyle çiziyor:

XIV. Louis tarafından sürdürülen savaşlar Fransa’yı güçsüz bıraktı. Buna karşılık, İngiltere, 1703 ve 1713 antlaşmalarından kârlı çıktı, söz konusu antlaşmalar ona Brezilya ve İspanyol imparatorluklarının pazarlarını açıyordu. Bu arada, büyük bir deniz üstünlüğü de sağladı.

Sömürgelerin yağmalanması ve sömürüsü yoğunlaştı. 1720-1780 aralığında İspanyol Amerikası’ndaki ve Brezilya’daki altın üretimi yılda ortalama yirmi tona ulaştı. Oysa geçen yüzyılda ortalama yıllık üretim on ton düzeyini hiç aşmamıştı. Zenci köle emeğine dayalı şeker üretimi de önemli bir zenginleşme kaynağıydı. İngilizler Barbados ve Jamaika’da, Fransızlar Saint-Domingue ve Guadeloupe’ta, Portekizliler de Brezilya’da şeker üretimine hız vermişlerdi. Köle ticareti de çok yüksek seviyelere ulaşmıştı: Yüzyılın tamamında yıllık ortalama elli beş bine çıkmıştı ve bu rakam XVI. yüzyılda yıllık ortalama iki bindi; bazı dönemlerde yılda yüz bine kadar yükseldiği olmuştu (Beaud, age, s. 54-55).

Bu köle ticareti, kölelerin neredeyse yok pahasına çalıştırılması, artı-değeri büyük ölçüde artırıyordu. Zenginleşmenin önünü açıyordu. Elbette karşısında yoksulluğu da artırarak.

Zira, bir halkın zenginliğini artırmanın sırrı, sefillerin sayısını artırmaktan başka bir şey değildir (aktaran Beaud, age, s. 72).

Sanayi devrimi, arkasına, sömürgelerin yağmalanmasını almıştı. Sömürgelerin yağmalanması, bir yandan, gemiciliğin gelişimi demek idi. Ama aynı zamanda, bu yağmanın gerekleri içinde, kömür, silah sanayiinin gelişimi de demek idi.

Bu aynı zamanda belli üretim dallarının gelişimi demekti, pamuklu dokuma gibi. Kimyanın sanayinin emrine girişinde bu dokuma ve boyama işinin ihtiyaçları önemli bir itki sağlamıştır. Buharlı makinalar devreye giriyordu. Bu elbette üretim organizasyonunda da değişiklikler anlamına gelecektir. Makina kullanan işçiler yeni bir çalışma “disiplinine” alışıyordu. Büyük iplik fabrikaları inşa ediliyordu. Küçük atölyelerde çalışmanın verdiği bazı “boşluklar” daha katı bir disiplinle dolduruluyordu. İşçiler, ileride Marx’ın yazacağı gibi, alet kullanmaktan, makinalara hizmet eder hâle geliyorlardı.

XVIII. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıktığını gördüğümüz “fabrikalar” sadece İngiltere’de değil, aynı zamanda Belçika’da, Fransa’da, İsviçre’de, Almanya’da, Birleşik Devletler’de yaygınlık kazanıyordu (Beaud, age, s. 106-107).

Öne çıkan sanayiler ise, tekstil, özellikle pamuklu dokuma, dökme demir, kömür üretimi ve demiryolu sanayileri idi. Demiryolu, 1900’lerin başına kadar, hızlı bir gelişim içinde oluyordu. Demiryolu, pazarı birleştiriyordu. Ürünün bir yerden başka bir yere naklini kolaylaştırıyor, pazarı büyütüyor ve bunu büyük ölçüde ekonomik hâle getiriyordu. Dört ülke; Almanya, İngiltere, ABD ve Fransa, dünya sanayi üretiminde çok ciddi bir yer tutuyordu

Pamuk ipliği İngiltere’de 1700’lerin ikinci yarısında gelişiyordu. Ama 1800’lerde bu 4 ülkede de epeyce bir yol almıştı. Aşağıdaki tablo, durumu anlamayı kolaylaştıracaktır.

Bu dört ülke, 1820’de dünya sanayi üretiminin %63’ünü, 1860’ta ise %66’sını üretmekte idi. Bu, bir yandan, eşitsiz ve bileşik gelişimi gösterir. Bunu bir yasa olarak ele alırsanız, ki öyledir, tekelleşmenin, aslında kapitalist gelişimin mantığında olması gerektiğini düşünebilirsiniz. Çalışmanın sonraki bölümlerinde bu konuya, tekelleşmeye daha detaylıca döneceğiz.

Birinin zenginleşmesi, milyonların fakirleşmesi ile birlikte gerçekleşir. Sömürgecilik varsa, sömürgeci ülkelerin olması gereklidir. Yoksa, bir ülkeye, mesela “az gelişmiş” demek, ancak derdinizi, meramınızı bir yere kadar anlatır.

Sanayileşme, nüfusun büyük bölümünün işçi hâline gelmesi demektir. İşçileşme, ya köyden göç etmek ya da küçük işletmesini, mesela mobilyacı ise onu kaybetmek anlamına gelmektedir. Kısacası işçileşmek, mülksüzleşmek de demektir.

Bunun için de örnekler bulmak mümkündür.

“1850’de Britanya’da kömür işçisi sayısı 200.000’i aşarken, 1880’de yarım milyona ve 1914’e gelindiğinde, yaklaşık üç bin madende 1,2 milyona…” ulaşmıştı (Hobsbawm, Sanayi ve İmparatorluk, s. 107).

Yine, Hobsbawm’dan, 1838’de dokuma fabrikası işçilerinin sadece %23’ünün yetişkin erkek olduğunu okuyabiliyoruz. Yani, daha o günlerden kapitalist makinalı üretim, çocuk ve kadın işçileri içine almaya başlamıştı. Çartist hareket, bu sanayileşmenin ilk dönemlerine denk gelmektedir.

Sanayi devriminin ikinci dalgası diye tarif edilen şeyin, 1840’larda başladığı, bazı kaynakların bunu 1850’ler olarak ele aldığı görülebilir.

Bu dönemde, artık, İngiltere’nin öne geçmeye başladığını söyleyebiliriz. Ünlü, İngiliz Yüzyılı sözü, daha çok 1800’lerin başından 1920’lere kadarki süreci kapsamaktadır.

İngiltere’nin sermaye ihracına ilişkin bazı veriler, Hobsbawm’ın Sanayi ve İmparatorluk çalışmasında mevcut. 1870’te dörtte biri ABD’de olmak üzere, İngiltere’nin 700 milyon pound’luk bir sermayesinin dış ülkelere yatırıldığını aktarıyor (age, s. 108). Bunun için yasal düzenlemeler de yapılmakta idi. 1873’te bu rakam 1 milyar pound’a ulaşmıştı.

Ortakların sorumluluğu sınırlı olan anonim şirketlerin kurulmasını mümkün kılan yeni yasalar, daha maceracı yatırımlar için teşvik edici oldu, çünkü böyle bir şirket iflas ettiğinde, hissedarlar tüm servetlerini değil, yalnızca yatırdıkları sermayeyi kaybediyorlardı (Hobsbawm, Sanayi ve İmparatorluk, s. 109).

Bu sermaye ihracı, sadece İngiltere’ye ait bir durum da değildi. Aslında İngiltere, bu açıdan da lider durumda idi. 1870’lere gelindiğinde, İngiltere’nin “imparatorluğu”ndan söz etmek mümkün idi. Ama henüz, ABD dönemindeki gibi, hegemonya kurabilmiş değildi. Kapitalist sistemin içinde, aynı dönemde birden fazla ülke emperyalist aşamaya evrilmekte idi.

Görmüş olduğumuz gibi, dışarıya yapılan yatırımlar esas olarak 1860’lar ile 1870’ler arasında, daha sonraları ise bunlardan elde edilen faiz ve temettü gelirlerinin yeniden yatırılmasıyla büyük bir hızla arttı. 1913’e gelindiğinde Fransa’nın, Almanya’nın, Belçika’nın, Hollanda’nın ve ABD’nin dışardaki toplam yatırımları 5.500 milyon sterlinden azken, Britanya’nın dışardaki yatırımları 4.000 milyon sterlini bulmuştu (Hobsbawm, Sanayi ve İmparatorluk, s. 139).

Bu döneme ilişkin İngiltere, Almanya ve Fransa’nın sermaye ihracı rakamları, Lenin’in, Emperyalizm çalışmasının “Sermaye İhracı” başlığı altında bulunabilir. Lenin, orada bu bilgileri 1914 yılına kadar verebiliyordu.

1870’lerin başındaki “Büyük Buhran”, İngiltere’nin göreli olarak gerilemesinin görüldüğü bir dönem olmaya başlamıştı. Ama bu durum, toprakları üzerinde güneş batmayan imparatorluğun dünyadaki etkisi altında pek de görülebilecek durumda değildi.

Artık, Almanya ve ABD, iki ayrı uçta yükselmekte idi.

Bu süreç aynı zamanda, bu ülkelerde sermayenin yoğunlaşmasının da açık olarak görüldüğü, daha büyük işletmelerin ortaya çıktığı süreçtir. 1900’lerin başında gelişmeler hızlanmıştır. Az sayıdaki büyük şirket, bu ülkelerin ve buradan da dünyanın önemli güçleri olarak öne çıkmaya başladı. Büyük çaplı işletme, daha büyük artı-değer anlamına gelmekte idi.

Bir yandan, birkaç ülke, dünyayı kendi aralarında bölüşüyordu, diğer yandan da bu ülkelerdeki gücü elinde tutan burjuvazinin büyük, tekelci kesimleri dünyayı paylaşmayı sürdürüyordu. Hem tekelleşme, hem de dünyanın yeniden paylaşımı aynı anda yükseliyordu. Lenin, Emperyalizm çalışmasında, dünyanın toprak olarak, büyük devletler arasındaki bölüşümünü rakamları ile aktarmıştır. 1914 yılı rakamları şöyle idi: İngiltere sömürgeleri 33,5 milyon km kare. İngiltere’nin “anavatan” büyüklüğü ise 0,3 milyon km kare idi. 33,5 milyon km kare, 1876 rakamının %50 üzerindedir. Rusya’nın 1876’da 17 milyon km kare iken, 1914’te 17,4 milyon km kareye çıkmıştır. Fransa 1876’da 0,9 iken 1914’te 10,6 milyon km kareye çıkmıştır. 1914’te Almanya’nın 2,9, ABD’nin 0,3, Japonya’nın 0,3 milyon km kare sömürgeye sahip olduğu görülüyordu. 134 milyon km kare olan dünya toprağının, bu 6 ülke tarafından sömürge hâline getirilmiş toprak parçası 65 milyon km kareyi buluyordu. Belçika ve Hollanda sömürgelerini de dahil edersek, dünyanın %50’den fazlası sömürgelerden oluşuyordu ve o dönem Osmanlı, Çin ve İran, yarı sömürge olarak adlandırılıyordu, bu rakamın dışında idi.

Uluslararası sermaye piyasasında da İngiltere ezici egemenliğini sürdürdü. 1914’te Fransa, Almanya, ABD, Belçika, Hollanda, İsviçre ve diğerleri, denizaşırı yatırımların yüzde 56’sını aralarında paylaşırken, İngiltere tek başına yüzde 44’ünü elinde tutuyordu (Hobsbawm, İmparatorluk Çağı, Dost Kitabevi Yayınları, 1987, s. 62).

Dünya sanayi üretiminde de birkaç ülkenin büyük bir ağırlığı söz konusu idi. Elbette burada öne çıkan ülkeler, İngiltere, Fransa, Almanya, ABD idi. Rusya ve Japonya onları takip eder durumda idi. 1870’te 4 ülke, İngiltere, ABD, Almanya ve Fransa, dünya sanayi üretiminin %78’ini, 1913’te ise %74’ünü karşılamaktaydı (bkz. Beaud, age, s. 160’taki tablo).

Öte yandan, bu ülkelerde de, büyük firmalar, büyük çaplı üretim ve sermayenin merkezîleşmesi hızlanmıştı. Fransa’da 1906’da çalışanların %10’u, 500’den fazla işçi çalıştıran işletmelerde çalışıyordu.

Tekellerin egemenliği konusunda, elbette Lenin’in Emperyalizm çalışmasına bakmak önemlidir. Her Marksist’in bu kitaba zaten bakacağı düşüncesi ile, daha başka verilere bakmaya çalışıyoruz. Biraz da tarihe bakmaya.

Uzun bir alıntı, büyük firmaların tekelci egemenliği konusunda bir fikir verecektir.

1908’de Birleşik Devletler’de ilk yedi tröst, 1638 şirkete sahip veya denetler durumdaydı. 1900’den sonra, tröstler tekstil üretiminin %50’sini, cam sanayiinin %54’ünü, kâğıt ve kitabın %60’ını, gıdanın %62’sini, ispirtonun %72’sini, demir dışı metallerin %77’sini, kimyanın %81’ini, demir ve çeliğin %84’ünü temsil ediyordu. J. P. Morgan ve E. H. Gray tarafından oluşturulup Carnegie çelik fabrikalarının da katılımıyla United States Steel Corporation ortaya çıktı. Rockefeller tarafından 1870’te kurulduğunda Amerikan petrolünün sadece %4’ünü rafine edebilen Standart Oil, 1879’da rafinerilerin %90’ını denetler durumdaydı. 1904’teyse, ulusal petrol ticaretinin %85’ini, ihracatın da %90’ını elinde tutuyordu. Almanya’da Krupp tarafından oluşturulan sanayi imparatorluğu 1873’te 7000 işçi çalıştırırken, 1913’te 78.000 işçiye yükselmişti. Elektrik enerjisi dalında AEG, baş döndürücü bir yoğunlaşma süreci sonucunda 1911’de 175 ila 200 şirketi denetliyor, 60.000 işçi çalıştırıyor, 1908’den beri bir başka Alman grubu olan Siemens’le işbirliği yaparak, Amerikan grubu General Electric’le dünya pazarını paylaşıyordu (kabaca, Avrupa AEG’nin, Kuzey Amerika da GE’nin etkinlik alanıydı). İngiltere’de durum bu kadar net olmasa da, söz konusu dönemde bankacılık sektöründe önemli bir yoğunlaşma gözleniyordu. 1880’de 250 özel banka varken bu sayı 1913’te 48’e düşmüştü; 1880’de 120 Joint-Stock Bank varken bu sayı 1913’te 43’e düşmüştü. Aynı şekilde Almanya’da da 1873 krizinde 70 banka iflas etmişti, 1890-1891 arasında bir kriz dalgası daha yaşandı ama 1901 krizi “gerçek bir temizlik krizi” oldu: Deutsche Bank 49 başka bankayı yuttu. Diskonto Bank da 28 bankayı… geriye beş-altı büyük banka kalmıştı. “Her büyük banka bir grup işletmenin finansal damarını oluşturuyor ve riski paylaşmak için de birkaç banka bir şirketi destekliyordu.” Birleşik Devletler’de de iki “finans imparatorluğu” ortaya çıkmıştı. Bunlardan birincisi Morgan’ın First National Bank’ı, General Electric, Rubber Trust, US Steel, Vanderbilt demiryolları ve birçok elektrik şirketinden oluşuyor, ikincisi de Rockefeller’in National City Bank’ıydı ki, Standart Oil, Tobacco, Ice Trust, Gould demiryolları ve telefon şirketlerini kapsıyordu (Beaud, age, s. 174-175).

Böylece, kapitalist gelişimin ikinci dönemi dediğimiz, tekelci dönemi başlamış oluyordu. Görüyoruz ki, kapitalizm sadece bir ülkede, diğer ülkelerden yalıtık tarzda gelişmiyor. Tersine, sömürgecilik, sanayi devriminin motoru işlevini görüyor. Yağma, sömürgecilik yolu ile, ciddi bir sermaye birikimi gerçekleşiyor. Bu, aynı zamanda, tüm yoksullukların da kaynağıdır. Bu, aynı zamanda doğanın yağmalanmasının kaynağıdır.

Bu gelişim içinde, tekelcilik öncesi dönemde de, sömürü sürekli artırılıyor. Sermaye, işçilerin kanını emen bir vampirdir sözü işte buradadır. İşçilerin sömürüsü ne oranda artarsa sermaye o oranda büyüyor. Büyük çaplı üretim, işte böyle doğuyor. İşçinin fabrika içinde denetimi böylece gelişiyor.

Makinalı üretim, işçinin giderek makinanın uzantısı hâline gelmesine neden oluyor. Kapitalist sömürü çarkı olmadan, işçinin, cansız insan emeği karşısında bu kadar küçültülmesi mümkün olmazdı. Makinalar, komünal bir toplumun elinde, işçinin daha az çalışması, daha çok özgürleşmesinin bir aracı olurdu. Kâr için üretim, her şeyi bu gözle ele alıyor ve buna göre dönüştürüyor, organize ediyor. Doğanın bu acımasızca yağması, kâr için üretimin sonucudur. Aynı anlama gelmek üzere, doğanın ve insanın kurtuluşu, bu özel mülkiyete, bu kâr için üretime son vermekten geçmektedir.

Geriye dönüp, kapitalizm olmasaydı diye nostaljik düşünmenin bir faydası yoktur. Mesele son derece açıktır, kapitalizm, dün de, bugün de insanlığın ve parçası olduğumuz doğanın yağması üzerine kuruludur. Kâr için üretim budur, meta üretimi budur. Bunun bir zenginlik olduğu da tartışılırdır.

Bu nedenle, bugün, tekeller dünyasında, tekellerin kasalarının içinde, onların laboratuvarlarında saklanmaktadır.