Ekonomik kriz ve işçi sınıfı

Saray Rejimi, 24 Haziran seçimlerinde iktidarı el çabukluğu ile gaspetmeyi başardı. Derin devlet, bu konuda belli ki, en az, Erdoğan kadar istekli davrandı. Buradan hareketle, birçok yerde, “var olan ekonomik krizi çözmek için Erdoğan’dan başka alternatif olmadığı” inancı pompalanmaya devam ediliyor.

Derin devletin bir başka adamı İnce, muhtemelen, bu krizi ben çözerim, demiştir. Ama ne ki, İnce’nin bu görev için uygun olmadığına karar verilmiş olmalı. O zaman da İnce, ben de bari CHP’nin başına geçeyim, diye tutturdu. Oysa, bir dernek kursa ve başına geçse belki daha büyük bir güç elde ederdi. Bunu daha sonra anlayacak. Zaten CHP, çoktan harakiri yapmış bir partidir. Ruhuna fatiha!

Krize dönelim.

Oysa Saray Rejimi ve Erdoğan, krizi çözme olanaklarına hiç ama hiç sahip değildir.

Önce krize bakalım.

Kriz denilen şey kendini nasıl ortaya koyuyor?

1- İşsizlik olarak ortaya koyuyor. Ekonominin büyüdüğü iddialarına rağmen, bu artan işsizlik, devlet eli ile yapılan hileli istatistik düzenlemeleri ile azaltılmaya, olduğundan daha az gösterilmeye çalışılıyor.

Buradan bir konu dışı çıkarsama yapmak mümkün, devlet-hükümet, Saray Rejimi, sürekli olarak makyajlama işi ile uğraşıyor. Bu konuda iyi olup olmadıklarını da pek bilemeyiz, çünkü öyle bir basın var ki, kötü olsalar da fark ettirmezler. Bu makyajlama, artık bir AŞ olarak yönetilmeye and içilen TC devleti için, normal hâle gelmiştir. Ama yine de sıradan bir şirkette dahi makyajlama, mali suç olarak ele alınır.

İşsizlik, sürekli artıyor. Ve tüm yalan istatistiklere rağmen durum böyledir.

2- İkinci ve esas olarak şirketler ve meşhur “piyasa” için daha da önemli kriz göstergesi, TL’nin değer kaybı, dolar ve euro’nun sürekli artışıdır. 2018 yılının başında, 1 dolar 3,70 TL iken, bugün 6 TL’nin üzerindedir. Yaklaşık %62 civarında bir devalüasyona rağmen, dolar’ın nerede duracağı belli değildir.

3- Enflasyon yükselmekte, faizler yükselmektedir.

Bu üç göstergeye bakarak krizin varolduğu söylenmektedir.

Doğrusu, bu üç gösterge, bugün olduğu gibi olmadan da, mesela 2018’in Ocak veya Şubat ayında da bir ekonomik kriz vardı. Türkiye, giderek daha da derinleşen bir ekonomik krizin içindedir.

Esas olarak, bu göstergelere değil, bunların arkasındaki gerçeğe bakmamız gerekir.

- Erdoğan’ın ve Saray’ın söylediğinin aksine, Türkiye’nin borçları artmaktadır. Dış borçları oldukça fazla artmıştır. Erdoğan ve Saray, sürekli olarak IMF’ye borçlu olma dönemine son verdik, diye övünmektedir. Ama bu, borçların azaldığı anlamında değildir. Ve bir anonim şirket (AŞ) olarak yönetilen Türkiye’de borç seviyesi batma noktasındadır. Bu durumda Erdoğan’ın, borçları bitirdik açıklaması yalandır, yani AŞ’nin CEO’su, yalan söylemektedir. Genellikle şirket sahiplerine yalan söyleyen ceo’nun işine son verilir.

Bu borç yükü, 2018 yılının Temmuz ayını temel alırsak, yaklaşık olarak önümüzdeki 12 ay için, aylık ortalama 20 milyar dolardır. Temmuz ve Ağustos ayları biraz daha düşük olması koşulu ile aşağı yukarı durum budur.

Bu durumda döviz borcu olanlar, döviz almayı sürdürecektir.

- Türkiye AŞ’nin, bazı projelerinin finansmanı için bulunan kredilerin karşılığında, hazine garantisi vardır. Hazine garantisi demek, kredinin ödenmemesi durumunda, devlet (pardon AŞ) hazinesine gidecek olan bazı gelirlerin doğrudan kredi alınan yerlere ödeneceği anlamındadır. Demek ki, bu kredilerin bulunması ve teminatı konusunda sorun vardı. Hazine garantisinin nedeni budur. Krediyi veren garanti istemiştir. Bu projeler, Avrasya Tüneli, Orhangazi köprüsü, 3. boğaz köprüsü ve 3. havalimanı gibi projelerdir. Bu projeleri verdikleri “inşaat firmaları”, yandaş ve Erdoğan ailesinin ortak olduğu şirketlerdir. Bu nedenle, hazine garantisi olmadan kredi bulabilmeleri de çok zor idi, zordur. Üstüne üstlük bu projelerin yüklenici firmaları ile geçecek araç satısına göre anlaşmalar yapılmıştır. Bu anlaşmalar bugünlerde, “şehir hastahaneleri” için de yapılmaktadır. Mesela devlet, 25 yıl boyunca gelecek hasta sayısı konusunda bir garanti vermiştir. Bu sayı tutmazsa, hazine bu parayı ödeyecektir. Hastalıkları önlemek için var olması gereken sağlık sistemi, ne kadar çok hasta üretilirse, o kadar sevinmektedir. Devlet de, hastahanelere “müşteri” garantisi vermektedir.

İşte bu nedenle, artık kredi bulmak için verilen hazine garantisi de işe yaramamaktadır. Varlık Fonu ve başındaki Yiğit Bulut da, bu konuda güven vermiyor olmalı ki, ancak bazı Katar firmalarından kredi sağlanabilmiş ve artık bu kanal da tıkanmaya başlamıştır.

Halka işsizliği farklı göstermek için makyajlama yapmak kolaydır ama kredi verecek finans şirketlerini makyajla kandırmak kolay olmuyor. Jöleli bile jöleleri ile etkili olamıyor. Belki pembe jöle sürerse, bir şansı olabilir.

Dışarıdan para gelmeyince, yani yeni krediler gelmeyince, döviz ihtiyacını karşılamak da zor oluyor. Hele ki, Haziran ve Temmuz aylarında birçok turist geldiği hâlde, döviz yükseliyorsa, daha da yükselecek anlamına gelmektedir.

Bir de döviz ihtiyacını yaratan önemli bir faktör olarak cari açığı da saymak gerekir. İthalat sürekli olarak ihracattan fazladır ve yaklaşık 60 milyar dolar bundan kaynaklı açık oluşmaktadır.

- Elbette bu arada, Saray başta olmak üzere, devletin harcamalarındaki rekor artışlar da önemlidir.

- Ekonomik büyüme denilen şey, büyük ölçüde inşaata dayanmaktadır. Bir fabrika ile bir yol ya da bir inşaat vb. arasında epeyce farklılık vardır. Üretim, belli bir sürekliliği ve sürekli yeni değerler, artı-değerler yaratmayı sağlar. Ama inşaat işi böyle değildir. Sonuçta dün 1.5 milyona satılan daireler, bugün 1 milyona bile satılamaz hâldedir. Elbette ki, her havalimanı, her yol, her inşaat işi, ihaleleri vb, hepsi ama hepsi, büyük rant kaynağıdır. Bu rant kaynağı, doğanın yağmalanması kadar, aynı zamanda bir ranta dayalı rüşvet ve zenginleşme ağı da demektir. Bu aslında bir büyüme, gelişme değil, daha çok, ranta dayalı bir şişme ve yağmadır.

- Öyle görünüyor, AB’nin ekonomik gücünü, bu alandaki ağırlığını dengelemek için, ABD, Erdoğan eli ile yeni zenginler yaratmayı hedeflemektedir. Ama bu, kısa vadede bitecek bir program değildir. Bir Koç ve Sabancı yaratmak, inşaat alanından gelen rant ile mümkün değildir. Bunun için büyük zamana ihtiyaç vardır. Bugün, kriz, sermayenin el değiştirmesi için de kullanılacaktır. Ama kriz, inşaat sektörünü feci hâlde vurmaktadır. Bu durumda bu zenginleşmenin ABD ve Erdoğan’ın istediği şekilde sonuçlanacağının garantisi yoktur.

- Bir de savaş ekonomisi meselesi var. Ülkemizde bir iç savaş yürüdüğü açıktır. Yakın döneme kadar sadece Kürtlere karşı yürüyen savaş, son dönemde daha da boyutlanmıştır. Elbette her savaşın bir ekonomik yükü vardır. Konumuz ekonomi olduğu için, toplumsal, insanî yüklerini burada ele almıyoruz.

TC devleti, pardon Türkiye AŞ, dışarıda da bir savaştadır. Suriye savaşının getirilerini (kaçak petrol, silâh satışı, organ mafyası vb.) özel şirketler yutarken, Suriye savaşının ekonomiye bir maliyeti olduğu da açıktır.

Ethem Sancak’ın, nam-ı diğer Şems’in, silâh sanayiine BMC ile dalışı, Erdoğan çevresindeki ABD bağlantılı şirketlerin sanayi alanında bir güç edinme isteğini göstermektedir. Ama bu daha işin başlangıcı sayılmalıdır.

İşte kriz göstergesi olarak ele alınan, döviz kuru yükselmesi, enflasyon yükselmesi, faiz yükselmesi ve artan işsizlik süreçlerinin arkasında bu gibi etkenler vardır. Türkiye AŞ, yakında iflas erteleme talep edecektir. Böylece yöneticileri soydukları ile kalacak, ama şirket batacaktır. Ve muhtemelen IMF, son günlerin modası ile söylersek, Türkiye AŞ için bir kayyum atayacaktır.

İşte bu tablo içinde, kriz giderek daha fazla su üstüne vurmaya başlıyor.

Yağma, hazineyi boşaltmış gibidir.

Borçlar, dövizi yükseltmektedir.

Faizin artışı, inşaat alımlarını tamamen durdurmaktadır. Konut satışlarındaki düşme, rantı ve fiyatları aşağıya çekmektedir. Bu durum, daha şimdiden, inşaat alanındaki taşeronların batmasına yol açmaktadır.

Suriye savaşının seyrinin değişmiş olduğu açıktır. Bu, birçok problemi daha da ağırlaştıracaktır.

Bu koşullarda, Türkiye AŞ’nin borç bulması zorlaşmaktadır ya da kredilerin faizleri artmaktadır.

Daha bunların üzerine dış dalgaların etkileri de tam olarak yansımış değildir.

Anlaşılan IMF ile bazı görüşmeler yapılmış, IMF, şart olarak Kemal Derviş tarzı bir kendi adamını önermiştir. Bunlar doğru ise, Saray kabinesinin aile organizasyonu büyük yara alacak demektir.

Öte yandan İngiltere başta olmak üzere bazı ülkelerle yapılan pazarlıklar da tıkanmaya başlamıştır.

Tüm bunlar şunu gösteriyor, dün de bir kriz vardı. Ama borç çarkı ile bu kriz, daha düşük faizler ve daha düşük döviz kuru ile çevrilebiliyordu. Yani batak bir firma, yine de dönebiliyordu. Şimdi, dönme sağlanamamaktadır.

Aynı süreç emekçiler için de, işçiler için de geçerlidir. Pompalanan tüketim alışkanlığı ile, modern cep telefonlarını kredi ile satın alanlar, bugün, gelecekteki 12 aylık gelirlerini harcamış durumdadır. Bugün, bazı aileler için bu artık dönmemektedir. Ama bazı aileler için hâlâ döngü sağlanabilmektedir. Ekonomik kriz, işten çıkarmaları beraberinde getirdikçe, döngü de sağlanamayacaktır. Bu nedenle olsa gerek, üniversite mezunu kadınlar, kafeteryalarda 1000 TL ücret karşılığı çalışmak zorunda kalmaktadır. İşsizliğin daha da artması durumunda, bu döngü, daha fazla sayıda insan için sağlanamaz hâle gelecektir.

Öte yandan son 10 yılın en kârlı ya da yüksek kârlı alanları olan enerji, iletişim, eğitim ve sağlık alanlarında, artık kârlılık düşmektedir.

Ve tüm bunlar, siyasal kriz ile de birleşmekte, bölgemizde süren paylaşım savaşımının etkileri ile daha da ağırlaşmaktadır. Türkiye AŞ, bölgemizdeki her ülke ile kavgalı, ABD adına tetikçilik yapan bir güç durumundadır. Bu durum, riskleri daha da artırmakta, bu da sermayenin kaçışına zemin hazırlamaktadır.

Ekonomik kriz, dış politikadan gelen siyasal kriz ile birleşmektedir.

Ekonomik kriz, içeride süren iç savaş ile birleşmektedir.

Türkiye AŞ ve onun yönetimi, krizden çıkış için, işçi ve emekçilere ağır faturalar yüklemeye hazırlanmaktadır.

İşçi sınıfı, zaten çok ama çok zor koşullarda hayatını sürdürmektedir.

- Her gün, 4-5 işçinin öldüğü iş cinayetleri artık had safhaya yükselmiştir.

- İşçi ücretleri sürekli düşmektedir. İşçi ücretlerinin sadece satın alma gücü düşmekle kalmıyor, fiilî olarak da işçi ücretleri düşmektedir. Yani sadece eline geçen para ile daha az et, daha az peynir almıyor işçiler, aynı zamanda eline geçen para da düşmektedir.

- Milyonlarca işçi emeklisinin gelirleri düşmektedir.

- Eğitim ve sağlık alanı tamamen patlamıştır. Bu durum, yaşamı daha da zorlaştırmaktadır.

- Bunların üzerine ek vergiler gelmekte, maaş kesintileri binmektedir.

Ve yeni olarak ekonomik krizin faturası yeni yükler getirecektir. Şimdi Türkiye AŞ yönetiminin planı budur. Bunalımı halkın, işçi ve emekçilerin üzerine yıkmak.

Toplumun en örgütsüz kesimi olan çalışanlar, işçi sınıfı, bu krize karşı yerel eylemlerini artırmaktadır.

Krizin faturasını ödemeyi kabul ettiği sürece işçi sınıfı, daha da çekilmez yaşam koşullarını kabul edecek demektir.

Bunu kabul etmemesi demek, direnmesi demektir ve bu durum, örgütlenme iradesini geliştirmekle mümkündür. Sandıktan sandığa oy vermek, oylarına sahip çıkmak için sandıklarda güvenlik almak vb. artık eskimiş birer masal hâline gelmiştir. Örgütlenmek, hayatı savunabilmek için, tüm bu vahşi yaşama, savaşa, krize, yokluğa, yoksulluğa karşı işçi sınıfının tek çıkış yoludur.

Üstelik işçi sınıfı bunu başarmak için, sadece ekonomik örgütlenme ile de yetinemez, yetinmemelidir. Kendi çıkarlarını her koşulda savunacak devrimci örgütlenmelere yönelmek zorundadır.