Devlet içi savaş, “iç savaş” değildir “Helâlleşmek” mi? Korkuyor Erdoğan Saray’ı korku sarmıştır

Biz Marksistler için devlet, insan toplumunun belirli bir evresinde, ilkel-komünal toplumun dağılışı ve köleci toplumun ortaya çıkışı döneminde, ortaya çıkmıştır. Devlet, “toplum yönetimi” değildir. Yani, ilkel toplumda, komün hayatını süren ama ilkel bir yaşam süren insanlar için “devlet” diye bir “kutsal” makina yoktu. O toplumda da insanlar, komünal yaşam içinde bir sürü ortak karar veriyorlardı. Modern tarzda şehircilik üzerine verilen kararlara biçim olarak benzemese de, ortak yaşamın gereklerine uygun kararlar veriyorlardı. Ama toplum sınıflara ayrılmamıştı yani insan, insan tarafından sömürülmüyordu, köleleştirilmemişti ve bir sınıfın diğer sınıfları bastırmak üzere silahlı kuvvetleri, tekleşmiş zor aygıtı yoktu.

Devlet, toplumun, çıkarları uzlaşmaz, karşıt sınıflara (köle sahibi-köle, feodal bey-serf, burjuvazi-işçi sınıfı, ezen-ezilen vb.) ayrılmasının itirafıdır. Köle sahibi, kölenin karşılığı ödenmemiş emeğine el koyar. Bunu sürekli yapabilmesi için, devlet denilen baskı aygıtına ihtiyacı var. Bunu “toplum” değil, köle sahipleri sınıfı örgütler. Devlet, sadece baskı aygıtı ile özdeş değildir. Devlet, bu baskı aygıtı yanında, kendini tüm “toplumun çıkarlarının” savunucusu gibi gösterir ve bu yolla, “rıza” da üretmiş olur. Devletin bu “rıza” üretme aygıtları, ideolojik aygıtlarıdır ve eskiden beri din bu konuda önemli bir araçtır. Devletin gelişimi ile “tek tanrılı din”in doğuşu için ortam hazırlanmış oldu. Devlet, tüm toplumu bastırmak için, önyargılara, kör inançlara, giderek dinlere ve giderek daha planlı “karanlık üretim” merkezlerine sahip olur. Egemen sınıf, toplumu, devlet denilen egemen sınıfın örgütü aracılığı ile, kendi çıkarlarına göre biçimlendirir. Devlet, ortaya çıktığı günden bugüne değin, her zaman egemen sınıfın örgütü olmuştur. Öyle “tarafsız”, “sınıfsız imtiyazsız”, “baba” devlet diye bir şey yoktur. Bunlar egemen sınıfların ürettiği şeylerdir. “Vatan” naraları olmamış olsa, insanları savaşa sürmek mümkün olur mu? Parababaları, zenginler, egemen sınıf, “benim çıkarın için savaşın” derse, bu savaşa ne kadar insan katabilir? Kaldı ki, devlet, sadece başka bir devletle savaşta, “vatan” hikâyelerini kullanmaz. Tersine, devlet, önce, kendi sınırları içindeki halkı/halkları baskı altına alır. Vergiyi böyle alır, “ulusal yayın” politikalarını böyle belirler, “ulusal çıkar” tanımını böyle yapar. Devlet, sonuçta, egemen sınıfın devletidir, milletin, halkın vb. devleti değildir olmaz.

İkizdere’de, bitmek bilmeyen yağmanın bir başka çeşidi sahneye konduğunda, İkizdereli kadınların “sen kimin jandarmasısın, halkın mı, Cengiz İnşaat’ın mı” diye sorması, tam da doğru sorudur. Aslında halk, işçi ve emekçiler, bu gerçeği çıplak olarak görürler. Sadece bunu derinliğine kavrayıp, günlük bilinçlerinin bir parçası hâline getirmemişlerdir.

Yani, öyle devletin ne olduğunu anlamak için, sayfalarca kitap okumaya gerek yok. Mesela Sedat Peker, “kutsal devlet” diye söylerken videolarında gösterdiği kitaplardan habersiz olan İkizdereli kadınlardan çok daha geri noktadadır. İkizdereli kadınlar, “sen Cengiz’in jandarması mısın” diye sormak için, masalarını kitaplarla süsleme gereği duymazlar. Peker, “devletin aklı” ve “devletin namusu” diye konuşuyor. Öyle öğrenmiştir. Sen git şunu indir, vatana ihanet ediyor, dediklerinde, onu bağlı tutacakları bir “değer” vermelidirler. Ortadaki tek “değer” paradır derlerse, kimseyi tutamazlar. Erdoğan, namazla tutabildiklerini namazla, allah ile tutabildiklerini allahla, bu yolla tutamadıklarını ise “para” (rüşvet, pay ya da sadaka) ile tutmuştur. Başkası mümkün değil.

Evet her devletin bir “aklı”, yani birikimi vardır. Bu sınıf savaşlarında oluşmuş bir tarihsel birikimdir. TC devletinin birikimi, Osmanlı’nın kapıkulu sistemine, Osmanlı’nın yağma kültürüne dayanıyor. Osmanlı, Müslüman Bizans olmuştur, öyle yaşamıştır (Bakınız, “Anadolu, Dün, Bugün, Yarın; Tarih ve Devrim” içinde. Bu kitapta, tarih ve devrim bağlamında, Osmanlı da ele alınmıştır). Ondan bayrağı alan TC devleti, Osmanlı’nın kapıkulu sistemini, içoğlan sistemini vb. devralmış, öyle yürümüştür. TC devletinin yetim çocukları eli kanlı caniler hâline getirip pis işlerini hâllettirmesi yeni değildir. Savaş ganimeti olarak alınan içoğlanlarının, eskisi kadar bol bulunması mümkün değil. Girit’i fethettiğinde (mesela Girit, ama her fethedilen yerden) Osmanlı, Saray için birçok iş görecek “oğlan” çocuğu saraylara alırdı. Bunlardan vezir olan da çıkar, bunlardan tetikçi de çıkar, katil de çıkar vb. TC devleti bu düzeni devam ettirmiştir. “Geleceği olmayanların”, gelecekleri ellerinden alınmışların, devlet mülkü hâline getirilerek, devletin kulu olarak yetiştirilmesi, kendisi gibi halktan olanlara karşı kullanılması, gününüzde de devam etmektedir. Buna bir diyelim ve ikincisi aşağıdaki paragraftadır.

TC devletinin anti-komünizm üzerine oturan çizgisi ikinci “devlet aklı” olsun. TC devletinin devlet aklı, daha kuruluş yıllarında, Sovyetler’e karşı “anti-komünizm” ya da “sınıfsız imtiyazsız bir milletiz” şeklinde ortaya çıkmıştı. Osmanlı, sınıf savaşımının çok yüksek ve şiddetli yaşandığı bir tarihe sahip değildir. İsyanlar, en çok da Baba İshak ve Şeyh Bedreddin isyanı, elbette vardır. Ama bunlar oldukça eskidir. Bunların dışında küçük köylü isyanları vardır ve tümünde katliam devreye girmiştir. Osmanlı’nın son 30 yılında, işçi direnişleri ve grevler ortaya çıkmaya başlamıştır. Daha o zaman bile Osmanlı, komünistleri katletmek üzere hareket etmiştir. Ama buna rağmen, Avrupa’daki gibi gelişmiş bir sınıf savaşımı yoktu. Öyle ise, “komünizme karşı” bu “devlet aklı” nereden geliyor? Sorudur ve cevabı önemlidir.

Karadeniz’de Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve yoldaşlarını öldüren burjuva bilinç, oldukça ileri bir sınıf bilincinin ifadesidir. Mustafa Kemal ve Meclis, bir yandan SSCB’den yardım almak istiyor, bir yandan “Batı işgali”ne karşı gelişen bir kurtuluş hareketi var (başlangıçta anti-işgal bir harekettir ve anti-emperyalist bir bilince yükselemeden, burjuvazinin önderliğine, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğine teslim olmuştur) ve bu ikisinin ortasında TC devletinin nüve hâlindeki Ankara Hükümeti, eski Osmanlı paşaları, Batı’nın, emperyalist ülkelerin tam olarak istediklerini yapmaya yöneliyor. Bu küçümsenemez bir bilinçtir. Normalde Mustafa Kemal ve arkadaşları, gerçekten bağımsız bir ülke istiyor olsalardı, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Kurtuluş Savaşı’na katılmaları konusunda böylesi tutumları olmazdı. Mustafa Kemal ve arkadaşları, üstelik bu cinayeti, binbir dalavere ile, tam da Osmanlı tarzına uygun olarak işlemişlerdir. Osmanlı’da oyun bitmez sözünü hatırlatırcasına.

Bu konuda kafası bulanık, ama asla ciddi bir araştırma yapmak istemeyen solcu arkadaşlarımız çoktur. Gelin, bu konuyu biraz uzatalım. Tam zamanıdır. Önce, sınıf bilincinin ne olduğu üzerine, bir kere daha düşünülmesi gerektiğini vurgulayalım.

İlk sözü Nâzım’a verelim. Öyle ya, onun üyesi olduğu TKP’nin önderlerinin katledilmesinden söz ediyoruz. Nâzım, bir şiirinde konuya aydınlık getiriyor:

“28 Kanunisani

-Ta ta aa ta ta Ha ta tta ta
Tarih
sınıf-ların mücadelesidir

-1921
kanunisani 28
– Karadeniz
– Burjuvazi
– Biz
– On beş kasap çengelinde sallanan
on beş kesik baş
– Yoldaş
Bunların sen
isimlerini aklında tutma
fakat
28 kanunisaniyi unutma

“Siyah gece”
“Beyaz kar”
“Rüzgâr”
“Rüzgâr”
Tranzondan bir motor açılıyor
Sa- hil – de – ka – la – ba – lık!
Motoru taşlıyorlar
Son perdeye başlıyorlar!
Burjuva Kemal’in omuzuna binmiş
Kemal kumandanın kordonuna
Kumandan kâhyanın cenine inmiş
Kâhya adamlarının donuna
Uluyorlar
hav… hav… hak… tü
Yoldaş unutma bunu
Burjuvazi
ne zaman aldatsa bizi
böyle haykırır:
hav.. hav.. hak.. tü
…..
….. ”

Nâzım Hikmet, 1923

Nâzım’da sınıf bilinci son derece nettir. Ölenler ve öldürenler bellidir. Katliamın üzerinden iki yıl geçmiştir ve Nâzım, durumu özetlemiştir. Ama bizim solcularımız, “okur-yazar” takımımız, Mustafa Kemal ve devlet bunu yapmaz, olsa olsa bunu çeteler yapar demektedir. Peki devlet nedir ki?

Suphi’lerin katledilmesi üzerine birçok belge bugün su yüzündedir. Buna rağmen, sanki bunu “devlet yapmamış” gibi bir masala inanmak isteyenler az değildir. Yok şu paşa yapmıştır, yok Topal Osman yapmıştır, yok şu çete yapmıştır. Bunu hatırınızda tutun lütfen. Belki o zaman, 16 Mart katliamını kim yapmıştır, 1 Mayıs 1977’nin katili kimdir, Tütengil’in katili kimdir, Mumcu’nun katili kimdir, Hrant’ın katili kimdir, Sivas katliamını kim yaptı, 6-7 Eylül kimin tezgâhıdır gibi sorulara “devlet” denildiğinde devlet cephesinden gelen, “hayır” ama şu çeteler yaptı açıklamalarını anlayabiliriz. Sınıf bilinci işte budur. Sınıf bilinci varsa, net ise, durumu net görebiliyorsun, yoksa tüm gerçek gözünün önünde olsa da, sen onu kavrayamıyorsun.

İnsan bir şeye inanma ihtiyacı duymaya görsün, tüm kanıtlar tersini gösterse de, o, inanmak için bir bahane bulur.

Türkiye solunda, devleti net olarak bir sınıf egemenliği organı, aygıtı olarak görmek eksiktir. Devlet, devrimcileri mi öldürdü, katliam mı var, bunu mutlaka devlet içindeki “kötü adamlar” yapmıştır. TC devleti de zaten, Osmanlı’dan beri, bu numaraya yatmıştır. Bu, sol adına, sınıf bilinci eksikliğidir. Devlet, en başından beri net bir sınıf bilinci ile hareket etmiştir.

Dün Susurluk olayları patlak verdiğinde, bizim anlatmakta zorluk çektiğimiz devletin bu katliamcı yönü, tam olarak açığa çıkmaya başlamıştır. Ama bizim “solcularımız” ve “okur-yazar” takımımız, bu işleri devletin yapmadığını, bazı kişilerin yaptığını “adları gibi” biliyorlar. Bu vesile ile, işi Mustafa Suphi ve 15 yoldaşının katliamına kadar götürmemizi de, eminim “fazla” buluyorlardır.

Biz devam edelim. Yüzlerce kaynak vardır bu konuda.

Mustafa Kemal, 1920 baharında, bir yandan TBMM’yi açıyor ve gitmekte olan Osmanlı’nın yerine yeni bir hükümet (ki adı henüz Cumhuriyet değil, hatta Osmanlı generalleri, Osmanlı’ya bağlıdır ve doğrusu “devleti” kurtarmak için Anadolu’ya geçmişlerdir) kuruyor ve hemen aynı dönemde, SSCB’den “Ankara Hükümeti” adına yardım talebinde bulunuyor. Sovyet hükümeti, tüm dünyaya, emperyalist paylaşım savaşımına son verdiklerini, elde ettikleri haklardan vazgeçtiklerini ve emperyalizme karşı dünya halklarının savaşımını destekleyeceklerini ilan etmişti. Mustafa Kemal için bu bir fırsattı. 1920 Mayıs ayında, Kâzım Karabekir’in kaleme aldığı ve ardından Mustafa Kemal tarafından düzeltilen bir mektup, Çiçerin’e iletiliyor. Bu mektupta Ankara Hükümeti adına Mustafa Kemal, “emperyalizm tarafından ezilen mazlum milletleri kurtarmak gayesiyle Bolşevik Rusya ile iş ve hareket birliği arzu ettiklerini ifade ettiler.” (Osman Okyar, Milli Mücadele Dönemi Türk-Sovyet İlişkilerinde Mustafa Kemal (1920-1921), İş Bankası Kültür Yayınları, s. 60).

Fakat aynı Mustafa Kemal ve arkadaşları, aynı dönem, bu tutumuyla alâkasız, tersi işler yapmaktaydı. Buna, “pragmatizm” diye övgüler düzülüyor. İyi ama, SSCB olmamış olsa idi, TC devleti diye bir devletin olacağını iddia etmek mümkün müdür?

Aynı döneme denk düşer, kuzeyden gelen Sovyet Devrimi, Bakü’ye 1920’nin baharında ulaşır. Ve Azerbaycan sovyetinin kutlanması gerektiğini Karabekir, Mustafa Kemal’e yazar. Meclis, Azerbaycan’ın sovyet cumhuriyetini kutlama meselesini görüşür. Bazı milletvekilleri, daha ileri giderek, işbirliği yapılmasını önerir. Bu, 1920’deki hava konusunda bir bilgi vermektedir. Mecliste Azerbaycan sovyetinin kutlanmasının ilerisine giderek işbirliği savunulmaktadır ve Mustafa Kemal, daha ileri gidilmesini önler, görüşülmesine izin vermez. Mustafa Kemal ve Osmanlı’dan gelen subayların, anti-komünizm bilinci sıradan değildir. Osman Okyar, mecliste ilk konuşanın Antalya mebusu Hamdullah Suphi olduğunu söyler. Ondan aktaralım: “Sınırlarımıza varan bolşevikliğin karşısında tutumumuz ne olacak? Muhalif mi olacağız? Yoksa bunu kendimiz için yardıma kuvvet sayarak, el ele verip kurtuluş çabalarımıza devam mı edeceğiz? Lenin, İslam dünyasının dinine ve Müslümanların mal haklarına saygı göstereceğine dair söz vermiştir. Ülkemizden istilacı kuvvetleri kovmak için Bolşeviklerin bizim en doğal yardımcımız olduklarına inanıyorum.” (Osman Okyar, age, s. 51). Bolu mebusu Tunalı Hilmi: “Eskiden beri Bolşeviklikten yanayım. Bolşeviklik eski Yunanlılar zamanında mevcut olup, zamanla gelişmiş, aşırı sosyalistlik şekline girmiştir. Esasları şeriata uymaktadır.” (age, s. 51).

Mecliste yankısını bulan, aslında sokaklarda ve dağlarda çoktan bulmuş olan, Ekim Devrimi’nin rüzgârıdır ve Mustafa Kemal ve arkadaşları, bunu ustaca boşa çıkarmasını bilmişlerdir. Sadece Azerbaycan’ın tebrik edilmesi ile yetinmişlerdir.

Osmanlı coğrafyasında, özellikle İstanbul’da, İzmir’de sosyalist akımlar daha eskilere dayanmaktadır. 1880’lerde, iki sosyalist genç, idam edilmiştir. Sanıyorum, her ikisi de Ermeni halkındandı. Ama idam edilmelerinin nedeni, komünizm faaliyetleridir. Burası, yani devrimci hareketin tarihi başka bir konudur. Biz, 1920’lere bakıyoruz. Amacımız, devletin anti-komünist bilincini göstermek ve bu konuda, katliamlara başvurmaktan çekinmediğini ortaya koymaktır. Deyim uygun düşerse, Teşkilât-ı Mahsusa, o zamandan beri, devlet için kurşun atmaktadır ve Peker’in itiraflarındaki konular, “çetelerin işi” değil, bizzat devletin işidir.

Eylül 1919’da İstanbul’da Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası” kurulmuştu. Ethem Nejat (Boşnak asıllı bir aydındır, öğretmendir), İsmail Namık partinin önder isimleridir ve Kurtuluş gazetesini çıkarmaktadırlar. Dr. Şefik Hüsnü, bu grubun içindedir. Demek, sosyalist akımlar yükselmektedir.

Şerif Manatov, 3. Enternasyonal’in direktifi ile Anadolu’ya gelmiş ve gazeteci Arif Oruç ile birlikte 1920 Temmuz ayında, illegal bir komünist partisi kurmuştur. İşçi ve köylülere ihtilal çağrıları yapan bildirilerin dağıtıldığı bilinmektedir. “Manatov, Ankara’da Mustafa Kemal ile dahi görüşebilmişti. 1920 güzünde feshedilen yeşilordu örgütü ile ilgili olduğu meydana çıkınca Manatov, hükümetin emriyle yurtdışına çıkarıldı.” (age s. 50).

Yeşilordu, daha iyi bir örnektir. Mustafa Kemal’in Nutuk’ta anlattıkları bile yeterlidir. İşgale karşı Anadolu’da başlayan isyan, Osmanlı ordusundan ayrılan askerlerin bir bölümünü de içine çekiyor. Ve Yeşilordu oluşuyor. Yeni Dünya, Eskişehir’de, daha çok Yeşilordu’nun gazetesi olarak tanınıyor. Yukarıda Manatov ile adı geçen gazeteci Arif Oruç, Yeni Dünya gazetesinin de başındadır. Ve Yelşilordu, Saray’ın ordusu olmayı açıktan reddetmek üzerine kuruludur, düzenli ordu değildir. Mustafa Kemal (ki 1919’da Samsun’a gelmiştir ve ilk işi Topal Osman ve İpsiz Recep ile görüşmek olmuştur) ve arkadaşları, düzenli orduları devralıyor, oysa Yeşilordu, direniş ordusudur ve anti-işgalcidir. Anti-emperyalist bir yöne doğru, özellikle Ekim Devrimi’nin etkisi ile yol almaktaydı.

Mustafa Kemal, 1920’nin sonbaharında (güzünde), Yeşilordu’yu dağıtmak istiyor. Oysa daha ülkede işgalci ordulara karşı savaş var. Yeşilordu’yu dağıtma girişimi, iç savaş meselesi içinde ele alınabilir. Bu iç savaşın bir cephesi Mustafa Kemal ve arkadaşlarıdır ve hem padişaha hem de saltanata bağlıdırlar, sadece gelişmeler bunu olanaksız hâle getirmiştir. İç savaşın diğer cephesindekiler ise, mesela Çerkes Ethem ve diğerleri, böylesi bir bilince sahip değildirler, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını dostları, komünizmden yana adamlar olarak görüyorlar. Onlar için önde olan şey, ülkenin düşmandan kurtarılması, bağımsızlığın alınmasıdır. Kemal ve arkadaşlarını kendileri gibi sanmaktadırlar. Oysa savaşın içinde bir de iç savaş vardı ve iç savaşın bir tarafı, bunu bilincine çıkartmış değildi. Örneğin Yeni Dünya, Mustafa Kemal’in, adımlarını överken, Mustafa Kemal, kendisine “bolşevik misin” diye soranlara perde arkasında gayet net yanıtlar veriyordu. Mecliste sahte komünist partisi Mustafa Kemal’in emri ile kurulmuştu. 1920 sonbaharında bu gelişmeler olurken, Garp Cephesi komutanı Ali Fuat, Mustafa Kemal’e olup biteni açıklaması için bir telgraf çeker. Mustafa Kemal’in bolşevik olup olmadığını sormaktadır.

Mustafa Kemal’in bu telgrafa yanıtını, Osman Okyar, özetlemiş.

“madde 4: …… ’Ruslar az veya çok ne kadar yardım yaparlarsa, miktarına bakmayarak bunu kabul etmek istiyoruz. Müsait zamanda Ermenilerle muhabere etmek için (Ermenistan henüz Sovyet’e katılmamıştı-DA), Rusların müsaadesini beklemeden hareket edeceğiz’ diyordu.”

“madde 5: Mustafa Kemal, İngilizlerin İstanbul’da İzzet Paşa vasıtasıyla bize üstü kapalı mesaj yolladıklarını ve görüşme talep ettiklerini yazıyordu. İlaveten ’İngilizlere cevap vermedik. Fakat İzzet Paşa’ya, kendi sorumluluğu ile müzakereye devam etmesini söyledik. Ruslarla anlaşma bağlanıncaya kadar İngilizlerle hafif teması muhafaza etmek istiyoruz’ diyordu.”

“madde 7: Mustafa Kemal, ’Rus egemenliği anlamına gelen iç komünist örgütünün, gaye itibari ile bizim aleyhimizde olduğunu işaret ettikten sonra, gizli komünist hareketini her surette durdurmak ve sindirmek mecburiyetindeyiz’ diyor.” (age, s. 57-58).

Demek, 1920 sonbaharı kritiktir. Mustafa Kemal, Yeşilordu’yu dağıtmak, komünist hareketi sindirmek istiyor. Bu arada İngilizlerle gizli görüşmeler devam ediyor. Bu acaba, İngiliz ve ABD’li yetkililerin de isteği midir? 1920 yılında, ABD ile yapılmış bir gizli anlaşma var mıdır? Gelmekte olan Sovyet Devrimi, Kafkaslara gelmiş, Bakü düşmüş, Ermenistan henüz Sovyet sistemine geçmemiş, Gürcistan henüz Sovyet Devrimi’ne katılmamıştır. Varsayalım ki, 1919 yılı olsun, yani konuşulan tarihten bir yıl önce ve Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Devrimi’ni gerçekleştirmiş olsun, bu durumda, devrim cereyanı, olduğu gibi Anadolu’nun içlerine girecek, Kafkasların güney eteklerinde kalmayacaktı. İngiltere ve ABD’nin Ekim Devrimi’ni kuşatma siyaseti bu dönem ortaya çıkmıştı. Açıktır ki, Ankara Hükümeti, Ekim Devrimi’ni kuşatma emperyalist planına gayet uygun olarak, içeride anti-işgalci harekete savaş açmaktadır, devrimden korkmaktadır.

Sıralama şöyledir:

Yeşilordu dağıtılıyor.

Resmî komünist partisi kuruluyor.

Ülkedeki tüm komünist faaliyetler yasaklanıyor…

Osman Okyar, Nutuk’tan aktarıyor:

“Bu maksatla (Yeşilordu’nun dağıtılması maksadıyla-DA), Mustafa Kemal, içlerinde Sağlık Bakanı Dr. Adnan Adıvar ve İçişleri Bakanı Hakkı Behiç gibi arkadaşların bulunduğu bir gizli örgütün kurulmasına karar verdiğini ifade etti. Devamla, ’arkadaşlar bana yardım etmek ve beni ayrıca yormamak maksadıyla işe koyuldular. Ancak zamanla Yeşilordu’nun idarecilerinden bazılarının, kuruluş maksadından ayrılarak, çok genel bir gayeye (yani sosyalizme herhâlde-DA) yöneldikleri görüldü. Ayrıca söz konusu idareciler, bu işi bildiğimi, benim komünizmin yayılmasına taraftar olduğumu söylediler; birçok yerde örgüt kurdular ve beyannameler neşrettiler, nihayet aynı kişiler Yeşilordu üyesi Arif Oruç’un (Manatov ile illegal komünist örgüt kuran kişi-DA) Eskişehir’de çıkardığı Yeni Dünya gazetesinde, fikir ve maksatlarını saldırgan biçimde yaymaya başladılar.” (Nutuk’tan aktaran O. Okyar, age s. 53).

“Saldırgan” biçimde yaymaya başlamak, bizim cephemizde etkili ajitasyon propagandadır. Nutuk’ta kabul ediliyor ki, Yeşilordu ve “komünizm cereyanı”, hızla tutmaktadır ve Mustafa Kemal için, bu açık bir tehdittir. Peki, Yeşilordu Ankara’daki meclise karşı mı propaganda yapıyordu, yoksa saltanata, işgale karşı mı?

Kemal, düşman olarak bellediklerinin isimlerini asla unutmuyor.

“Arkadaşlardan bazıları sözümü dinledilerse de diğerleri fesih isteğini (Yeşilordu’nun feshi isteğini-DA) kabul etmediler. Cemiyetin genel sekreteri ve içişleri bakanı Hakkı Behiç, Yeşilordu’nun tahmin edilenden daha geniş ve güçlü bir noktaya geldiğini ileri sürerek, evvela feshin mümkün olmadığını ifade etti. Ancak bir müddet sonra ikna olarak feshin lüzumunu kabul etti. Aralarında 3000 gönüllü çetesinin başında olan Çerkes Ethem, onun ağabeyi Saruhan Mebusu Reşit, Bursa mebusu Şeyh Servet ve Tokat mebusu Nâzım’ın bulunduğu diğer idareciler beni dinlemedi.” (Nutuk’tan aktaran O. Okyar age, s. 53-54).

Yeşilordu’yu dağıtmak için, neden gizli bir teşkilât kurulduğu, şimdi daha iyi anlaşılmış olmalıdır.

“Büyük bir açmaz içinde kalan Mustafa Kemal, en isabetli çözümün Yeşilordu’nun hükümetçe kapatılması olduğuna karar verdi. Onun ardından Sovyet beklentilerine ters düşmemek maksadıyla, mecliste resmî bir Türk Komünist Fırkası kurdu; buna mukabil Türkiye’de diğer komünist örgütlerin faaliyetlerine, içişleri bakanlığı genelgesi ile son verdi. 18 Ekim 1920’de kurulan yeni fırka, Türkiye’de komünizmin tek temsilcisi olarak Moskova’da Üçüncü Enternasyonal’e üyelik için başvurdu. Kemal kurulan yeni fırkaya üye olarak en güvendiği arkadaşlarını koydu. Bunların arasında generallerden Fevzi, Ali Fuat, Kâzım paşalarla, Rafet ve İsmet beyler vardı.” (Osman Okyar, age s. 54).

Dahasına gerek yok.

28 Ocak 1920’de, Mustafa Suphi ve yoldaşlarını, Karadeniz’de boğan, kayıkçılar kâhyası Yahya ve adamları, bu entrikaları çeviren anti-komünist güruhun emrindeydi.

Devlet, bugün de bu işleri benzer metotlarla yapmaktadır. Ve artık, “iyi paşa, kötü paşa” ya da “devlet içinde kötü adamlar” tartışmalarını, çocukça değil, aptalca bulduğumu belirtmeliyim. Korkaklık budur, bilinç kaybı budur, katilini bile görmeni engeller.

Tüm bunları bir araya getirince, Kurtuluş Savaşı’nın, aynı zamanda iç savaş olduğunu kaydetmek önemlidir. Daha önceden yazdık, ama tekrarlıyoruz. Mustafa Kemal ve arkadaşları, bağımsız bir ülke kurmadılar, “devlet”i kurtardılar ve Osmanlı, sömürge bir devlet şeklinde yeni bir devlet olarak eskinin çarkını içine alarak var oldu. Elbette, buna da şükür diye bakabilirsiniz. Bunda da bir sorun yok. Ama, o sırada süren iç savaşı görmezseniz, öldürülen devrimci ve halkçı insanları, aslında devlet öldürmedi derseniz, siz kendinize solcu dememelisiniz.

Demek ki, TC devletinin anti-komünizm konusundaki bu bilinci, günün şartlarında ileri bir bilinçtir ve uluslararası sistemden, emperyalizmden geliyor. İleri bilinçtir ve ancak Ekim Devrimi karşısında dehşete kapılan dünyanın belli başlı emperyalist güçlerinin bölüşmek için bulundukları bu topraklardan, silahlarını bırakarak geri çekilmelerini bu bilinç açıklar. Evet, Osmanlı döneminde, sosyalizm mücadelesi vardır ve 1880’lerde asılan devrimciler gerçekten de sosyalizm için mücadele ediyorlardı. Ama, Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı’nın paylaşımı üzerine kuruludur ya da bir parçası budur ve Ekim Devrimi gerçekleşmemiş olsa, TC diye bir devlet kurulmayacaktı. Burjuvazi, Kemal ve arkadaşları, emperyalizme bağlı olmaktan hiç vazgeçmemişlerdir, onlardan bazı tavizler koparmak için SSCB’yi kullanmışlardır.

Üçüncüsü, TC devletinin, Osmanlı’dan devraldığı ve ilerlettiği bir gelenek olarak, halkları kendine düşman görmesidir. Osmanlı’da da bu böyle idi. Osmanlı’nın en “devlet-ü sadıka” halkı diye tanımladıkları, bir süre Ermeniler olmuştur. Sonra katledilmişlerdir. Ama Osmanlı hanedanı, halklara karşı kıyım politikalarını, çok eskiden beri uygulamaktadır. Yavuz bu konuda ün yapmıştır (Daha geniş bilgi ve bizim bu konudaki görüşlerimiz için bakınız, Deniz Adalı, Anadolu, Dün, Bugün, Yarın; Tarih ve Devrim, Kaldıraç Yayınevi). Osmanlı’nın bölüşülmesi, yeni egemenlerin önüne, şu soruları koymuştur: Bir, işgale karşı direnen halkın, mücadeleyi sonuna kadar götürmesini nasıl önleriz, komünist cereyanları nasıl önleriz vb. İki, “bu devlete bir millet lazım” sözünde ifade edildiği gibi, halkı, düşman gördükleri, şüpheli gördükleri halkı, nasıl “biçimlendirebiliriz.” İşte “sınıfsız imtiyazsız bir millet” sözü buradadır. Böyle olunca, 1915’te başlamış olan Ermeni kıyımı, Samsun’a ayak basar basmaz Mustafa Kemal’in bölgedeki direnişi kırmak için Topal Osman, İpsiz Recep gibilerle görüşmesi ile devam ettirilmiştir. Bu işleri, hep “kirli işler” olarak yaptırmışlardır ve devlet, bu kirli işleri açıktan savunmuştur. Mahkemeleri tiyatrodur. Bu kıyım politikası, Sivas katliamında da devam etmiştir, saymakla bitmez, Maraş, Çorum, 1 Mayıs 1977, 16 Mart vb. Bugün, hâlâ bir Kürt soykırımı şeklinde devam eden politika budur.

İşte Peker’in ifade ettiği “devlet aklı” buradadır. “Devlet aklı” için bu kadarı yeterli.

“Devletin namusu” ise, tüm bu katliamlarda yer alanlara, “devlet arkanızdadır” denmesidir. Ama tarih boyunca her zaman, bu kirli işleri yaptıran her devlet, sıra “kurban” vermeye geldiğinde, “kurban”larını da vermiştir. Mesela, tüm suçların Topal Osman’ın üzerine yüklenmesi ile “devletin namusu” temizlenmiştir ve Topal Osman, birkaç kere mezarından çıkarılıp, tekrar tekrar kurşunlanmıştır. Böylece devlet “pislikten kurtulmuş”tur. Öyle, Peker’in iyiliği için devlet, burjuvaların egemen devleti olmaktan vaz mı geçecek? Devletin “namusu”, tam da kendilerine sahip çıkılmaması durumunda akıllarına geliyor.

Gelelim Peker’in açıkladıklarına, bilgilere. Devlet içi çatışmadır bu. Devletin içindeki savaş, “iç savaş” demek değildir. İç savaş, ikili iktidar durumuna uygundur, öncesi ya da sonrası fark etmez. İç savaş, genellikle, devlet ile halkın savaşımıdır. İç savaş, daha çok sınıfların açıktan savaşımıdır.

Peker’in anlattıkları önemli bilgilerdir. Bunları “bir mafya lideri”, “bir organize suç örgütü lideri” söylüyor, bunlara inanılmaz demek, gerçekten de ucuz bir numaradır. Halkı salak yerine koymaktır. Peker’in dediği gibi, bunları “cami imamı” anlatacak değil ya. Dahası, Peker’e karşı, Ağar veya Soylu’nun, Bahçeli ya da Erdoğan’ın sözü mü daha değerli olacak? Peker suç örgütü lideri ise, Ağar ya da Soylu ya da mesele Milli Eğitim Bakanı, mesela Bilal, mesela Damat, mesela Erdoğan, suç örgütü lideri değil midir? Ama Peker, gerçekte, daha derine inmek zorundadır. Bizim için değil, çıktığı yolda canını kurtarmanın başkaca yolu yoktur. Suriye dosyasını anlatmak zorundadır. Bu yola girdi mi, İran dosyasını anlatmak zorundadır. Umuyoruz ki anlatır. Ağar, Soylu, Yıldırım yetmez. Bilinmeyenleri de ortaya koymak zorundadır. Hele ki bugün.

Neden, “hele ki bugün”? Açıklayalım.

Saray Rejimi diyoruz, yerindedir.

Saray Rejimi, rant-yağma-savaş ekonomisi üzerine kuruludur. Peker ya da bir başkası, ortaya bir kurban olarak koyulduklarında, bu rant, yağma ve savaş ekonomisine dokunmadan, kurtulamazlar. Öyle ya, Peker, bir “halk mahkemesinde” yargılanmak istemelidir. Yerinde olur. Biz devrimciler, işçi ve emekçiler, eninde sonunda bu mahkemeleri kuracağız. Orada, işlerin ucunu göstermekle yetinmek olmaz. Açık ve net konuşmak gerekir. Sedat Peker, kendi suçlarını itiraf ederek, savcıların harekete geçmesini istiyor. Sanıyor ki, “devlet kutsal.” Oysa, kendisi de dahil, hepsi devlettir ve devletin bizzat kendisi “organize suç örgütü”dür. Bu örgütün içinde, bugün, tüm Saray vardır. Saray ve Saray erkanının aileleri, en baştadır. Lütfen Saray erkanını, ülkenin zenginleri ile birlikte düşünün, onlarsız devlet olmaz. Erdoğan bu işin içindedir. Öyle “Erdoğan abinin bunlardan haberi yok” masalları, artık işe yaramayacaktır. Zaten, Erdoğan da uzun suskunluktan sonra, Soylu’dan yana tavır koymuştur. Soylu Erdoğan’ı açıkça tehdit etmiştir ve Erdoğan bu tehdidi görememiştir. Belki de Peker, Erdoğan’ı, etrafı sarılmış zavallı adam olarak görmektedir. Soylu’nun Erdoğan’a tehditleri, bunu doğrular gibidir. Soylu’nun elinde çok “koz” var. Devlet içi savaş, aslında zaten vardı ve Peker, bu savaşta tasfiye edilmeye kalkılınca o da patladı demek yerinde olur.

Saray Rejimi, bugün, ömrünü uzatmaya çalışıyor. Elindeki her araçla. Peki Saray Rejimi’nin ömrünü kısaltan gelişmeler nelerdir? Aslında Saray Rejimi’nin ömrünü kısaltan iki gelişme vardır. Birincisi, emperyalist güçler arasında süren paylaşım savaşımı. TC devleti bu savaşta, ABD tetikçisi olarak açıktan hamle yapmıştır. Suriye, Libya, Ege, Kafkaslar konusundaki hamleleri bunun içindir. ABD ne emretmiş ise onu yapmıştır. Bu paylaşım savaşımı, devletin içindeki çetelerin karakterine de etki etmiştir. Durum 1990’lardaki gibi, “siyaset-mafya-basın” ilişkisi değildir. CHP böyle sunmak ister. Çünkü, CHP, her zaman “devlete zeval gelmesin” mantığı ile hareket etmektedir. Gerçekte devlet budur. Her çete devlettir, devletin kendisi de bir çetedir. Ağar, Soylu, Peker, Pelikan gibilerini konuşuyoruz, ama Akar, Erdoğan, Bilal, beşli çete, enerji çetesi, inşaat çetesi, savaş çetesi vb. de vardır.

İkincisi işçi sınıfının, Kürt devriminin direnişidir. Bu direniş de Saray Rejimi’nin ömrünü kısaltmaktadır.

Devlet, burjuvazinin, gözleri doymaz parababalarının, tekellerin, onların bağlı olduğu emperyalizmin örgütüdür. Burjuvazinin, tekellerin bu aparatını, ancak işçi sınıfı önderliğindeki bir devrim parçalayabilir.

Saray Rejimi’ne karşı gelişen direniş, işte esas hesap sorma yeteneği olan direniş budur. Devrim, gerçek anlamı ile sonuna kadar hesap sormanın da yoludur, yeni bir dünya kurmanın da yoludur.

Peker’in ifşaatları, ilkine aittir. Devletin içindeki hesaplaşmadır. Devletin içinden tasfiye edilmeye çalışılan bir grubun, diğerlerini ifşa etmesidir. Bu, bir iç savaş değildir, “içeride savaştır”, devlet içinde savaştır. Devletin içindeki bu savaş, görüldüğü gibi, hızla uluslararası nitelik kazanmaktadır. Soylu ve ekibi, Peker’i başkalarının ajanı olarak ilan etmeye hazırdır. İyi ama Ağar, Soylu, Akar, Gül, Erdoğan değil midir? Beşli çete uluslararası değil midir?

Soylu, can havli ile tehditler savurmaktadır. Kendisine sahip çıkılmazsa, neler yapacağını ifade etmektedir. Bakanların evlerindeki para sayma makinaları, tek başına gitmem naraları boşuna değildir. Silivri’de intihar ettiği söylenen, ama sokakta, Soylu emri ile Saral’larca öldürüldüğü iddia edilen emniyet müdürü üzerinden İstanbul Emniyet Müdürü ile Soylu karşı karşıya gelmiştir. Öyle anlaşılıyor, İstanbul Emniyet Müdürü de meydan okumaktadır, “benim gibi bir adamı kim görevden alabilir” diye sormaktadır.

Peker, “halka” anlatıyor. Bu kendi sözüdür. Ama henüz, devrim mahkemeleri kurulmuş da değildir. Elbette bir gün kurulacak. İyi ama, Peker’in anlattıklarının bir kısmını biz zaten bilmiyor muyuz? Mumcu, çok sevdiği devlet tarafından ortadan kaldırılmıştır. Anlatılanların çoğunu biliyoruz. Kutlu Adalı suikastında yeni bilgiler elbette var. Ama bu, bizim için yenidir. Uyuşturucu güzergâhları bizim bilmediklerimizdir. İyi ama bunları “devlet”, aklı ve namusu ile bilmiyor muydu? Biz ilk kez Peker’den bazı şeyler duyuyoruz (çoğunu biliyor olsak da, aralarında bilmediklerimiz var) ama bu, bizim için geçerlidir. Devlet bunları biliyordu. Bizzat “devlet adamı” olarak Peker, bunların bir bölümünde yer aldı ve bunları yerine getirdi. Devlet bunları biliyordu. CIA, elbette ki biliyordu. Ve bu işler CIA’sız olmaz. Tam da TC devletine tetikçi rolü verilmişken, bu tetikçiliğin finansmanı için uyuşturucu devreye sokulmaktadır. İşler böyle yürüyor. Kontraları beslemek için uyuşturucu trafiği işletiliyor. Devlet için bilinen şeyleri, şimdi Peker, halka, kamuoyuna açıklıyor. Canına kastedilmektedir, tasfiye edilmektedir ve o da, bu bilgileri ifşa ediyor. Daha fazlasının olduğu kesindir.

Peker’e İçişleri Bakanı sıfatı ile yanıt veren Soylu, Peker’i sapık olarak, pislik olarak niteliyor. İyi ama dün birlikte iş tuttuğu adam, ondan daha çaplı görünüyor. “Sokak ağzı”, “saray ağzı”ndan her zaman temizdir. Saray, çapı büyüyen binalardır ve çapı küçülmüşleri tercih etmektedir. Saray “görkemi” ifade eder ama en görkemsizleri barındırmak için dizayn edilmiştir.

Soylu ile Erdoğan’ın tehditleri birbirine benzemektedir, yoksa ikisinin de metinlerini Fahrettin Altun yazıyor olmasın?

Peker, bir nedenle, ifşaatlarda bulunuyor. Diyelim ki tasfiye edilmesine karşı hamle yapmaktadır. Peki, İçişleri Bakanı’nın ifşaatları niyedir? Soylu, 24 Mayıs 2021 gecesi, HaberTürk’e çıkmıştır.

1- Bu bir meydatik hamledir. “Bir kamera ve bir tripod”a karşılık, “ulusal basın”.

2- HaberTürk, ev sahibinin “daha az kirli” kanalıdır. Bu nedenle A Haber, CNN, NTV seçilmemiştir. Onların kiri bir engeldir. HaberTürk, bununla övünebilir, “kirliler içinde en az kirli olan kanal”, ödülü de Fatih Altaylı alabilir.

3- Programın ana amacı, ertesi gün Bahçeli’ye sahip çıkma olanağı sunmaktır, Soylu’yu “temizlemek”tir.

4- Soylu tüm performansını ortaya koymuş, gazeteciler de ona yardım etmiştir. Ama Soylu, artık “temizlenemez”, değil o gazeteciler, onu hiçbir şey temiz hâle getiremez.

5- Seçilen gazeteciler, tümden “Saray gazetecileri”nden seçilmemiştir. Merdan Yanardağ, “yanardağ” değil de, Covid olduğunda Soylu’nun kendisini ziyarete gelmiş olmasının hatrına “yanar-döner” olmuştur. Soru sormak yerine, laik-hukuk devletini anlatarak zaman geçirmeyi yeğlemiştir. Soylu’nun “kaptı-kaçtı” hamlelerine olanak tanımıştır. Gazetecilik bu değildir. İsmail Saymaz, programın en önemli figürü olarak tasarlanmıştır. Kendisi bunun farkında değildir. Soylu’nun “inandırıcılığı” için en gerekli olan, “muhalif” bir gazetecidir, o da Saymaz olarak düşünülmüştür. Merdan Yanardağ, “yanar-döner” olarak anlaşma yapılmış hâlde idi. Sanki HaberTürk’ten, bir “yorumcu” programı koparmak üzere hazırlanmıştır. Buna da hiç ihtiyacı yoktur. Saymaz o programda olmasaydı, o program seyredilmezdi. Ama Saymaz, hamlesini yapamamıştır: Tek bir hamle yeterli idi, soru: “efendim istifa edecek misiniz”, yanıt: “hayır”, “efendim iyi akşamlar” diyerek kalkıp gitmek. Saymaz, tüm halkın önünde ciddi bir hamle yapma olanağını kullanamamıştır, oyuncak hâline sokulmuştur. Üzücüdür. Temiz olduğunu söyleyecektir. İnanıyoruz, öyle ise “temiz oyuncak” diyelim. Hayat böyledir, bir adım seni ileri götürebilir, bir adım atmamak da geri. Sınıf mücadelesidir bu ve biz dediğimiz için değil, oldukça sert geçmektedir. Kimsenin arada kalması artık mümkün değildir, ortada durmak giderek daha fazla imkânsız hâle gelecektir. Saf tutmak zamanıdır.

Soylu, ifşaatlarda bulunmuştur. Ağar’a “o marinada durma” demiştir. Özeti, “bana sahip çık”tır. AK Parti içine bombalar atmıştır. Evinde para sayma makinalarından söz ettiği bakanları hatırlatmıştır. Dahası da vardır ama Türkçe meali: Ben gidersem, sizi de yakarım’dır. Sedat Peker ile ilgili iki dosya deşifre etmiştir. Hrant Dink dosyası ile bağını söylemiştir. Kendisi içişleri bakanıdır ve daha dosya yeni karara bağlanmıştır. İçişleri Bakanı, bildiklerini söylememiştir. Sedat Peker’in pisliklerini söylerken, kendi pisliğini deşifre etmiştir.

Ve Erdoğan, bu hâli ile Soylu’ya boyun eğmiştir.

Devlet cephesinde, devlet içi çatışmada durum budur. Öyle, siyaset-mafya-medya üçgeni falan yoktur. Devletin kendisi bir suç örgütüdür. Bu ifadeler devrim mahkemelerinde alınacaktır.

Bu kadar yeterli olmalı. Ama bir de devletin içi olmayan alanda bir mücadele sürmektedir.

Ancak, işçi sınıfı cephesi ile devlet arasındaki sınıf savaşımı, bir iç savaştır.

Biliyoruz, her savaş, aynı zamanda bir iç savaştır. Suriye savaşı, Libya savaşı ve diğerleri, içeride de bir savaş olarak ortaya çıkmaktadır. Yoksa TC devletinin, en sıradan işçi eylemine, kadın eylemine, öğrenci eylemine azgınca saldırması nasıl açıklanabilir? Bunlar sadece “kişi diktatörlüğü” ile açıklanamaz. Burjuvazi, sadece Saray Rejimi değil, tüm devlet, bir yönetim krizi içindedir.

İşçi sınıfı, ister bilincinde olsun ister olmasın, bu iç savaşın içindedir. Fabrikaya gidip, 39 derece ateşle çalışmak zorunda olan işçi, her sabah evinden çıkarken, ailesi ile helâlleşmektedir. Bu sadece işçiler için geçerli değildir. Birçok işçi ve emekçi, asker vb. çıkış yolu bulamadığı için, içinde yaşadığı bataklıktan kurtulmak için intihar etmektedir. Çıkış yolu bulamadığı için, eylemi kişiselleşmektedir, şiddeti kendine çevirmektedir. Her biri olmasa da çoğu, geriye bir helâlleşme mektubu, notu bırakmaktadır.

Peki ama, Erdoğan’ın helâlleşmesi nedir?

Erdoğan, “hakkınızı helâl edin” demiş.

İyi ama niye?

Bizim hukukçularımız önce, ardından CHP, “helâl etmiyoruz” kampanyası başlattılar. CHP, belli, esnaftan oy almak istiyor. Hukukçularımız ise, şair olmamaları bir yana, şiire de uzak olduklarından, “ama hukuk devletinde helâlleşme olmaz” diyorlar. Halk ise “hakkımızı helâl etmiyoruz” diyor.

“Hukuk devletinde helâlleşme olmaz” diye söze başlayan hukukçularımız, aslında önce gerçekten, sonra da gelecekten kaçıyorlar. Bir, ortada hukuk devleti yoktur. Eskiden kırıntısı vardı, şimdi o da yok. KHK’larla yönetilen, torba yasalarla idare edilen bir sisteme “hukuk devleti” demek, olsa olsa Saray Rejimi’ne direnmek için, Saray’ın önüne değil de Anıtkabir’e giden hukukçulara yakışır. Bir, bir torba yasa içinde çıkan kanunlara bakarak, mesela bir “hukuk fakültesi”nde eğitim yapılabilir mi? Hukuk fakültelerinin bundan böyle Roma hukuku diye bir şey okutmalarına gerek yok, gerek yok o kalın kitaplara. Hepsini anayasa gibi rafa kaldırabilirsiniz. Artık, “torba” var. Tüm yasaları içine koyun, size gerçek hakkında bir bilgi verebilir o torbalar. İki, gerçeği göremeyenin gelecek öngörüsü de olmaz. Adam helâlleşmekten söz ediyor. Bilerek ya da bilmeyerek, aslında gidici olduğunu beyan ediyor. “Hayrola, yolculuk nereye” diye soran yok.

Helâlleşme, ayrılıklar öncesinde olur, ölüm de bir ayrılık diye ele alınırsa tam doğrudur bu. Yolculuğa çıkacak olan, kalandan helâllik ister, gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var. İşçiler, evlerinden işe giderken, böyle helâlleşiyorlar. Aileleridir helâlleştikleri. Buyruğu altında çalışanlarla da helâlleşme vardır. İyi ama, halkla helâlleşmek nedir?

Sultanlıkta var mı “helâlleşmek”? Vahdettin giderken, kendi mülkünü bırakıyordu. Abdülhamid, kendi mülkünün gelirlerini harcıyordu. Sultandı ve başındaki taç, Osmanoğlu ailesinin mülklerinin sahibi unvanı veriyordu ona. Başında çakma taç, Amerikalıların giydirdiği taç, onu bu kadar sultan yapabildi. “Helâlleşen Sultan”.

Erdoğan, acaba çok mu yoruldu?

Onu yoran Gezi Direnişi midir?

Korkuyor mu Erdoğan?

Gece uykuları kâbuslara mı döndü?

Saray’ın ışıkları, bu nedenle mi, geceleri hep açık?

Bundan mıdır, koruma ordusu ile dolaşması?

Erdoğan “helâlleşmek” istiyor. Bilerek ya da bilmeyerek bir gerçeği beyan ediyor.

Acaba, sadece esnaftan mı helâllik istiyor? Yarın mesela Gezi’de öldürülen gençlerin ailelerinden mi helâllik isteyecek? Ellerindeki kanlar, yıkayarak temizlenmiyor mu? Kanı paralarla silemiyor mu?

Katar Maliye Bakanı’nın hapse atılmasından mı korkuyor?

Rakamlardan mı korkuyor, 1, 2, 8 onu korkutuyor mu? Korkmadığı rakam kaldı mı?

Korku bu, çabuk yayılır. Saray’ın her odasında korku mu doldu? Ankara Garı katliamının görüntüleri mi Saray duvarlarında. Suruç’ta katledilen gençlerin hayaletleri mi geziniyor Saray’da? Bu nedenle mi, çok saray yaptırmak istiyor, yazın şu sarayda, kışın öbüründe kalmak için mi? Kürt analarının öfkeli gözleri mi arkasında dolaşıyor?

Sokaklarda her hak arayan bir işçi, her hak arayan bir kadın, her hak arayan bir genç görünce, korkuları mı depreşiyor Saray erkanının?

Yalanlar, karanlık, iyi bir sığınak olmaktan mı çıktı?

Hayırdır, yolculuk nereye, niye helâlleşiyorsun?

Esnaf, otomatik refleks veriyor: Helâl etmiyoruz diye. İyi ama bizim hukukçularımız, CHP, hangi haklarını helâl etmiyor? En “ileri” hukukçu, en geri olanın ağzından “hakkımı helâl etmiyorum” sözünü duyunca, hani hukuk diyor? Hepsi budur. Demek ki, hukukçularımız, çoktan hukuksuzluğa alışmış, çoktan Saray Rejimi’ne biat etmiştir. Yakında, “ne olur gitme, bizi bırakma” diyen Feyzioğlu’nun ardına takılacaklar.

İşçiler ve emekçiler bilmelidirler ki, bu aile kavgası değil. Bu sınıf savaşımıdır. Helâl edilecek hak yoktur, sökülüp alınacak özgürlük, sökülüp alınacak yaşam vardır. Üreten biz işçileriz. Hayatı üreten biziz. Ve kimse bize sorarak bu Saray Rejimi’ni kurmadı, tersine bizi bastırmak, kul ve köle yapmak için bunu kurdular. Ve Saray Rejimi’ni alaşağı etmektir bizim yanıtımız.

Tek bir kanun var: İşleyen dişler.

Diğerleri, bu sınıf savaşımı içinde yazılacak.

Zafere kadar direniş, zafere kadar devrim!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here