Çözülüş ve Kürt sorunu üzerine

Saray Rejimi çözülüyor. Bu çözülüş, “iktidar” sorununu gündemin ortasına koyuyor.

İktidar sorunu, egemen sınıf içinde “Erdoğan sonrası” başlığı ile ele alınıyor. Egemenler içinde, iki yol ortaya çıkmış gibidir. Birincisi, her koşulda, tamir edilerek başkanlık sisteminin devamıdır. Bu, aslında Saray Rejimi’nin devamı için de, hiçbir şeyi değiştirmemek için de bir yoldur. Erdoğan ve Bahçeli bundan yanadır, Bahçeli daha çok, Erdoğan daha az olmak üzere. Erdoğan, kendini kurtaracak her çözüme yatkın olduğundan, belkemiği olmadan hareket etmeyi başarı saymak zorundadır. İkinci alternatif, parlamenter demokrasiye dönüştür. Onu da güçlendirmek istiyorlar. Yani, orada da bir ayar vardır. Bu alternatifi, CHP ve İYİ Parti öncülüğünde tüm burjuva muhalefet destekliyor. Bu burjuva muhalefet, aynı zamanda, “devleti kurtarmak” istiyor.

Elbette, egemen sınıf içinde bu iki seçenek arasında, farklı ara formüller arayışı da vardır. Ama bu iki ana seçenek açık ve ortadadır.

Bu tartışmalar, (a) TC devletinin çözülüşü ve (b) emperyalist paylaşım savaşımının beş emperyalist güç arasında kızıştığı bir dönemde yapılmaktadır. Saray Rejimi’ni savunanlar, “yoksa devlet elden gider, bu beka sorunudur” diyorlar, ama karşı cephede parlamenter demokrasiyi güçlendirmek isteyenler de “bu beka sorunudur, Erdoğan bir milli güvenlik sorunudur, kişiyi mi kurtaracağız yoksa devleti mi” diyorlar. İlk tarafta, devleti kurtarmak ile Erdoğan’ı kurtarmak birbirinin içine girmiş gibidir ve zaten çözülüşün önemli manzarası budur. Saray Rejimi’nde devamdan yana olanlar, “aslında Erdoğan’ı verirsek, her şeyi kaybederiz, zaten boğazımıza kadar battık, Saray Rejimi ile devam” diyorlar. Ama “parlamenter demokrasi” isteyenler de, devleti kurtarmaktan söz ediyorlar. Onların çözümünde Erdoğan feda ediliyor. Ama onlar, Erdoğan’dan hesap sormamaya razıdırlar.

Demek ki, tartışmanın odak noktası, “devleti kurtarmak”tır. Önerileri farklıdır o kadar, yoksa aynı şeyi istiyorlar. Mesela işçilere dönük saldırılar söz konusu olunca, hemen birleşiyorlar. Mesela Kürtlere karşı savaş ve “sınır ötesi operasyon” olduğunda hemen birleşiyorlar.

Saray Rejimi’ni güçlendirerek kurtarmak ve sürdürmek isteyenler, en başta efendilerini ikna etmeye çalışıyorlar. Efendi, esas “sahip”tir ve konumuz itibari ile, AB ve ABD’dir. Emperyalist efendiler, AK Parti projesinin sahipleri oldukları kadar, gerçekte, TC devletinin de gerçek sahipleridirler. Onlardan habersiz iş yapılmaz ve hiçbir “akıllı” burjuva siyasetçi, Washington’un onayı olmadan, ABD elçiliğinden geçmeden, ABD’li “think tank” kuruluşları nezdinde görücüye çıkmadan iktidar olamayacağını bilir. Mesela Mustafa Balbay’a sorun. Solcu diye geçinen Balbay, ABD’ye, biz daha iyisini yaparız, demek için çırpınmıştır. Bu, dün Erdoğan için de geçerli idi, şimdi de geçerlidir. Yoksa Biden ile görüşemeyince küsmesi normal olur muydu? Onun için, ABD’den onay almak, Saray Rejimi’nin sürmesi için çok önemlidir. Saray Rejimi, ABD’nin, paylaşım savaşımında bir tetikçisi olduğu ve öyle davranmakta başarılı olduğu sürece kalabilir. Ama artık, Erdoğan’ın bu “başarılı” hâli yoktur. Pislik ayyuka çıkmıştır ve artık inandırıcılığı kalmamıştır. Ama efendi olarak ABD’nin de bu kadar belkemiği olmayan bir tetikçi kadro bulması zordur. Onlar her istediğini yaparlar, yeter ki biraz ceplerini doldurmalarına müsaade et. Formül budur, “çalmana izin, her şeyi bana getireceksin.” Ama artık Saray Rejimi’nin bu durumu, AB’nin çıkarlarına dokunmaktadır. AB, ekonomik yapısında bir güç olduğu Türkiye’nin kendi sömürgesi olması için, siyasal alanda güçlenmek gerektiğinin farkındadır. AB, siyasal alanı kendi kontrolüne almak istiyor, ABD ise, siyasal alanı kontrol ettiği, AK Parti ile bir tetikçi örgütlenmesine dönüştürdüğü Türkiye’nin ekonomik alanını da devralmak istiyor. Dünün ve hâlen bugünün “ortaklaşa sömürgesi” Türkiye, iki cepheden birinin sömürgesi olsun isteniyor.

Güçlendirilmiş parlamenter sistem isteyenler de, sürekli yan gözle dışarıya, efendilere bakmakta; hem ABD’ye hem AB’ye sıcak mesajlar vermektedirler. Özetle, “biz Erdoğan’ı aratmayız” demektedirler.

Öte yandan, Erdoğan sonrası tartışmalarını anlamak için, bir başka boyut daha var: Yağma-rant ve savaş ekonomisi ile kârlarına kâr katanlar, bu kârlardan vazgeçmek eğiliminde değildirler. Olası bir durum için var güçleri ile yağmayı artırmaktadırlar. Ama nihayetinde, onlar için, çok da fark etmez. Yeter ki çarklar işlesin.

Bu gruplar da, iktidar savaşının ortasındadırlar. Hepsi çeteleşmiştir ve hepsi, ister Erdoğan gitsin ister kalsın, parsadan en büyük payı almak istiyorlar.

İşte bu koşullar altında, Kürt sorunu yeniden gündeme gelmiştir.

Gelmemesi mümkün değildir.

Aslında ister Cumhur İttifakı olsun yani Saray Rejimi’nin devam etmesinden yana olanlar olsun, ister Millet İttifakı olsun, yani parlamenter sisteme dönmekten söz edenler olsun, Kürt meselesi konusunda, küçük ayrıntılar bir yana, aynı fikre sahiptirler. Bu bir devlet politikasıdır. Nasıl ki, Suriye savaşı, Libya savaşı vb. bir devlet politikası ise ve muhalefet buralara asker göndermek konusunda tereddüt etmez ise, Kürt meselesi konusunda da fikirleri aynıdır. Ama bugünlerde, farklı gibi görünen fikirler ortaya atılmıştır.

CHP, Kürt sorununu biz, parlamento içinde, HDP’yi muhatap alıp PKK’yi muhatap almadan ele alacağız, dedi.

Bunun üzerine, dünkü “çözüm süreci”nin aktörü olan Erdoğan, “Kürt sorunu yoktur” dedi. Bahçeli, hemen ardından desteğe yetişti ve hızını alamayarak, “bölücü kebapçıların işsizlikteki payı” konusuna da girdi. Aslında konunun belki de Kürt sorunu ile âlâkası yoktur, belki de işsizlik için söylenmiştir. Bilmiyoruz. Sanırım kimse de bilmiyor, kendisi ise hiç bilmiyor. Ne ile âlâkalı olduğu anlaşılamadığından, biz buraya da bir renk olarak koyalım dedik. Zira, “Kavala Sorosçudur, Demirtaş teröristtir” sözünden önce, “bölücü kebapçılar” demiştir. Bir şifre olmadığı kesin.

Böylece, egemen sınıfın iktidar hesapları tartışılırken, Kürt sorunu da tartışma konusu olmaya başladı. Her iki taraf da Kürt oylarına oynuyor gibi görünmektedir. Ama kanımızca, mesele daha kapsamlıdır. Kürt oylarına oynamak olarak bakmak, işi hafife almak olur. Her ne kadar çözülüyor olsa da, TC devletinin taktik hamleleri olmaz diye düşünmek, düşmanı eksik tanımak olur. Kaldı ki, seçimlerin yapılıp yapılmayacağı bile belli değildir. ABD açık ve net bir tutumla, Erdoğan’ı seçime zorlamazsa, seçimin olması mümkün müdür? Sorudur ve işin zorluğunu göstermek için sorulmuştur. Onun için, her iki tarafın “Kürt oylarına oynadığı” değerlendirmesi, çok yüzeysel bir değerlendirme olur.

TC devleti, uzun bir süredir, diyelim ki masa devrildikten, Dolmabahçe görüşmeleri “suç” olarak ilan edildikten sonra, ABD emri ile (kesinlikle ABD’ye rağmen değil), Kürt hareketine karşı şiddeti artırmaya başladı. Bu “yumuşat ve vur” taktiğidir. Önce beklentileri artır, ama ardından şiddetle saldır. Ama bununla sınırlı değildir.

Suriye savaşı ve Kobanê direnişi, bu açıdan bir dönüm noktasıdır.

Ortadoğu’daki gelişmeler, ABD’nin Kürt hareketini tamamen, özellikle de PKK’yi kendi kontrolüne alma ihtiyacını öne çıkarmıştı. Barzani zaten ABD çizgisindedir. Ama bu yeterli olmuyordu. Bu nedenle, ABD, PKK’yi teslim alabilmek için, TC devletine Kürtlere karşı savaşı yoğunlaştırma emrini verdi. TC devleti, büyük katliamlar eşliğinde, uyuşturucu paraları ile finanse edilen bir savaşa girdi. Katliamlar, kirli savaşı daha da boyutlandırdı. ABD, TC devletine sen saldır derken, arka planda Kürt hareketine “gel bana sığın” demekteydi. Bu politika tutmayınca, PKK yöneticilerinin bir bölümünü, kovboy tarzına uygun olarak, “wanted” listesine yazdı ve başlarına ödül koydu. Ama yine de, Kürt hareketi içinde, sadece Barzani bölgesi diyebileceğimiz Irak Kürdistanı’nda değil, Suriye Kürdistanı’nda da ve Türkiye Kürdistanı’nda da kendine epeyce bir yandaş toplamayı başardı.

Demek ki, TC’nin saldırıyı artırması, adeta bir soykırım uygulamasına meyletmesi ile ABD’nin PKK’ye “gel bana sığın” demesi, aynı politikanın uygulanmasıdır. Bu, bütünlüklü bir ABD politikasıdır. Böyle görülmelidir.

Şimdi ise, bir yandan Kürtlerin seçim iradelerini yok sayıyorlar, diğer yandan savaşı tırmandırıyorlar ve tam bu noktada, Türkiye içinde bir yeni Barzani partisinin oluşumuna çalışıyorlar. Yani, PKK onların, ABD’nin istediği çizgiye gelmeyince, bu kez Barzani partisini her parça Kürdistan’da örgütlemek istiyorlar.

Barzani partisi, HDP içinde uzlaşmacı kanadın güçlendirilmesi ile mümkün olabilir. Bunun için öyle bir kanat ayrımı yapmaya başladılar. Yanlış anlaşılmasın, biz değil, ABD’li efendiler bunu yapıyor. Bunun için HDP’nin on binlerce kadrosunu ve üyesini tutukluyorlar, belediyelere kayyum atıyorlar, Batı’da HDP binalarına açık saldırılar düzenliyorlar. Tüm bu politikalar, kendi istedikleri gibi, Barzanici bir Kürt hareketi yaratabilmek içindir. Yoksa zaten Barzaniciler vardır. Ama onların ayrı bir parti olması, bu partinin güçsüz doğmasına neden olabilir. Bu nedenle, HDP’nin ve elbette PKK’nin etkisinin kırılması gereklidir.

Bu, bir devlet politikasıdır. Bu, bir ABD politikasıdır.

Bu devlet politikası, AK Parti çözüm masasına oturduğunda CHP’nin “bu ne” diye yırtınmasını açıklar. Bugün de CHP, “ben çözerim” imalarında bulunurken, Saray’ın, Kürt sorunu yoktur, CHP terör örgütünün uzantısıdır, demesine neden olmaktadır. Bu kavga, Kürtleri, yeni yumuşatılmış sürece ikna etme girişiminin sahnesidir. Burjuva muhalefetin farklı roller üstlendiği bir süreçtir bu.

Konuyu daha yakından ele alalım, belki daha iyi anlatabiliriz.

1
Biz bunu yazdık. 1992 yılı Kürt sorununun “özgün” bir tarzda çözüldüğü yıldır. En azından bizim tespitimiz bu idi. Kaldıraçlar ortadadır, bakılabilir. Hâlâ bu düşüncedeyiz. Kürt sorunu, “ulusal sorun” olarak, özgün anlamda çözülmüştür. Kürt kimliği, uluslaşma bilincinin ana unsurudur ve bu sağlanmıştı. Evet, Kürtlerin bir devleti ortaya çıkmamıştı. Ama bu durum, tamamen meselenin özgün karakterinden dolayıdır. Dört parçalı sömürge olma durumu budur. Üstelik, hareketin ana parçası olan ve devrimci ateşi yakmış olan parça Türkiye içindedir ve TC devleti de bir sömürgedir. Yani, dört parça içinde farklı düzeyde gelişmiş bir hareketin, aynı anda zafere ulaşması, “alışılmış” görüntülerde ortaya çıkmayabilir. Öyle oldu. Kürt ulusal bilinci ortaya çıkmış olduğu hâlde, ortaya bir “ulus devlet” çıkmamıştır. Dünya konjonktürü de buna uygun değildi. SSCB’nin çözülmüş olması, bir dış etken olarak bu süreci etkilemiştir.

2
Bu “ulus devlet” olmama hâli, bir açıdan, sanki gelişmiş bilinç düzeyine denk gelen bir çözümün (devletli bir çözümün) olmaması olarak ele alınabilir. Bu açıdan bir “kayıp” diye de değerlendirilebilir. Ama kanımızca bu, meseleye çok üstünkörü bakmak olur. Bu durum, belki de, daha uzun süreli bir perspektiften, bir avantaja da çevrilebilirdi, çevrilebilir. Sosyalist bir devlet ortaya çıkmadan, ulus devlet, emperyalizm çağında, kapitalist sistem içinde sömürge olmakla sonuçlanmaktadır. Bu kader olmasa da, bir realitedir. Kaldı ki, Kürt ulusal bilinci ortaya çıktığında, Kürt köylüsü ve işçisi kadar, Kürt burjuvaları ve işbirlikçileri de harekete geçmiştir. Öyle ise, bu özgün şartlarda oluşmuş özgün çözüm, gelecek için büyük olanaklar barındıran bir durum olarak da ele alınabilir.

3
Kürt devriminin gelişim aşamasının 1992’deki evresi, SSCB’nin çözüldüğü döneme, dünyada sosyalizmin yenilgisinin yaşandığı döneme denk düşmektedir. Bu yeni dönem, anti-komünist cephenin, kendi içinde rekabete hız vermeye başlayacağı dönemdir de. Emperyalist güçler için ittifak, artık daha eskiye ait, paylaşım savaşımı ise daha geleceğe aittir. Öyle de olmuştur. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve Japonya arasında var olan çelişkiler, komünizm baskısı ortadan kalkınca ortaya çıkmaya başladı. Uzun süredir ekonomik olarak gücünü kaybetmekte olan ABD’nin hegemonyası tartışılmaya başlanmıştır. Emperyalist beşli başta olmak üzere emperyalist ülkeler arasında paylaşım savaşımı su üstüne çıkmaya başlamıştır. 1995’lere gelindiğinde, Kissinger öncülüğünde ABD’nin dünya devleti olması, imparatorluk kurması hayalleri ortaya konmaya başlamıştır. Tek dünya devleti, imparatorluk terimleri ortalıkta eşkıya misali dolaşmaktaydı.

Ekonomik zayıflıklarına rağmen askerî üstünlüğü açık ara önde olan ABD, savaş mekanizmalarını devreye sokmaya başladı. Bu yolla Almanya ve Japonya’nın toparlanmasına izin vermek istemedi. Almanya ve Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın iki yenik gücü olarak “askerî sanayi” alanında oldukça zorluklar içinde idi. Onların da ABD ile didişmeden, toparlanmaya ve ayağa kalkmaya ihtiyaçları vardı. Bu nedenle ABD politikalarına açıktan karşı çıkmak yerine, daha sessizce ilerlemek yolunu seçmişlerdi. Bu durum, hâlâ bir ölçüye kadar varlığını sürdürmektedir. Sadece ABD hegemonyasının çözülüşü daha açık hâl almış ve Almanya ve Japonya, daha toparlanmış durumdadır. Artık Almanya ve Japonya’nın silah üretimleri ileri derecede gelişmektedir.

Paylaşım savaşımının alanlarından biri Balkanlar idi. Yugoslavya artık ortada yoktur. Bir başka alan ise elbette Ortadoğu’dur. Hâlâ böyledir.

Ortadoğu’da gelişmiş, örgütlü bir hareket olan Kürt hareketi ile, bu güçler kendi çıkarlarına uygun tarzda ilişki kurmak isteyeceklerdir. Barzani hareketi, bu güçlerin işbirlikçisidir.

4
Kürt hareketinin bir devrimci diriliş ile atağa kalktığı yer Türkiye Kürdistanı’dır. Bu devrimci mücadele, Kürt kimliği sorununun çözümüne evrildikçe, toplumun orta tabakaları, burjuvalar diyelim, bu mücadelenin içine girmek zorunda kalmıştır. Kürt devrimi geliştikçe, iki kamp ortaya çıkmıştır, birincisi Kürt işçi ve köylüleri, ikincisi ise Kürt işbirlikçileridir. Bu Kürt işbirlikçilerinin temsilcisi Barzani hareketidir. Her toprak parçasında (dört parçada) Barzani hareketinin farklı versiyonları olabilir. Barzani hareketi dediğimiz işbirlikçi hareket, feodal ilişkilere, geri ilişkilere bağlıdır ve Kürt gericiliğinin de temsilcisidir.

Böylece ortaya iki çizgi çıkmıştır. Bunlardan devrimci çizgi de her parçada farklı şekilde yankı bulmuştur.

Barzani çizgisi, emperyalist efendiler tarafından desteklenmiştir, onların açık uzantısıdır, bugün de desteklenmektedir.

Bölgede süren emperyalist paylaşım savaşımı, her emperyalist gücün, bölgede yer alma isteklerine bağlı olarak Kürt hareketinin içine giriş kapısı Barzani hareketi ya da ona benzer hareketler olmuştur. Kürtler içinde dinin kullanılması da bu çerçevenin içindedir. Hem dört parçadaki devletler ve hem de onların efendileri tarafından, Kürt hareketi içindeki her türlü gericilik, gelişmekte olan Kürt devrimine ve onun bölgedeki olası etkilerine karşı kullanılmıştır, kullanılmaktadır.

5
1992 eğer bizim dediğimiz gibi bir dönüm noktası ise, bu noktadan sonra izlenecek yol, tüm yukarıdaki şartlar altında, oldukça zorlu bir yol olarak ortaya çıkmaktadır.

Kürt devrimcileri, hareketin genişleyen tabanı içindeki liberal unsurların, burjuva unsurların talebi hâline gelen “ulus devlet, ne pahasına olursa olsun” tutumu karşısında ne yapmalı idiler? Ne pahasına olursa olsun bir ulus devlet çizgisinin, SSCB de yenilmiş iken, varacağı yer yeniden sömürge olmak olacaktır. Kaldı ki, bunun dört parçada gerçekleşmesi de ayrı bir zorluktur. Öte yandan, işbirlikçi Barzani çizgisi, kısa bir süre sonra, “buyurun size devlet” diyecek duruma getirilmişti. Ve Barzani çizginin, Kürt devleti açısından bir albenisi olmasına rağmen, rezil bir çizgi olduğunu Kürtler bizzat yaşayarak görmekteydiler.

Bu durum, nesnel olarak, Kürt devriminin önüne çıkan iki hattın ya da ikili hattın yansımasıdır. Ortadaki nesnellik, (a) sürmekte olan devrimci direniş ve (b) sürmekte olan ve bölgeyi saran paylaşım savaşımıdır. Bu nesnellikte, sonuna kadar devrimde ısrar etmek ya da “ne pahasına olursa olsun ulus devlet” çizgisini savunmak, iki ayrı hattır.

Bu koşullarda, Kürt devrimi, ya devrimci çizgisini ne pahasına olursa olsun sürdürecek ve bölge devrimlerinin bir kaldıracı olacak ya da bu çizgi geri düşecek ve “ne olursa olsun bir ulus devlet” ortaya çıkarma hedefi ile emperyalistler arasındaki paylaşım savaşının araçlarından biri hâline gelecek.

Yanlış anlaşılmasın, bir nesnellikten söz ediyoruz, kimseyi suçlamak için yazmıyoruz. Zaten, bu iki hattın, iki çizgisi ortadadır da. Barzani çizgisinin farklı versiyonlarda her bir türü, paylaşım savaşımının aracı hâline gelmek olur, öyle de olmaktadır. Bu çizgiyi eleştirmek, eğer “Kürtlere bir devleti fazla görmek” olarak ele alınacaksa, elbette bu bizim derdimizi ifade etmez. Biz devrimciler, her şart ve koşul altında, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını tanırız. Bu, bir “lütuf” değil, bir tutumdur. Hatta, bu konuda etkili bir devrimci güç olmamanın tüm hüznü ile söylenebilecek bir şeydir. Ancak, yine elbette ki biz, Kürt devrimci hareketi ile, ortak, eşit, özgür ve sosyalist bir gelecek kurmayı savunuruz. Ve dahası, Kürt devrimci hareketinden öğrenmeyi, her koşulda sürdürebilmeyi önemseriz. Öyle Türkiye solunun eski “abilik”, “büyüklük” taslama tutumunu, kibir olarak görürüz. Devrimciler kardeştir, her durumda ve hiçbir devrimci ilişkide abilik, ablalık yoktur. Öğrenmek, devrimin öğrencisi olmayı öğretmenliğin en iyisi olarak görenlerin başarabildiği şeydir.

Bu vesile ile ortaya koymamız gerekir ki, bölgemizde bir sosyalist devrimin olanakları görülmektedir. Bu sadece Kürt devrimi için değil, diğer bölge ülkeleri için de geçerlidir. Suriye savaşının bugünkü hâli, Lübnan, Irak, Mısır bu görüşü desteklemeye yeterlidir. Ancak, Türkiye dahil, bölgemizdeki hiçbir devrimci hareket Kürt devrimci hareketi kadar örgütlü değildir. Bu durumun, Kürt devrimini oldukça yalnız bıraktığının da farkında olmak gerekir. Acıdır, ama gerçektir. Bu nedenle, Kürt devrimci hareketinin, çok zorlu bir mücadele içinde olduğunu görmek, anlamak gerekir. “Kolay zafer yok”, gerçekten üzerinde yaşadığımız toprakların, yüzlerce yıllık sömürgeleşme tarihinin bir gerçeğidir.

6
İşte bu nesnellik içinde, bölgede süren her savaş, bölgedeki her gücün içinde bir iç savaş olarak da ortaya çıkmaktadır. Bu durum, bölgedeki hemen her ülkenin, her devletin içinde bir iç savaş yaşanmakta olduğunu bilince çıkarmamızı gerektirmektedir.

TC devletinin çözülüşüne bakarken, bu iç savaşın Türkiye ayağında, işçi ve emekçilerin güçsüzlüğünü özellikle vurgulamak yerinde olacaktır. Bu, Saray Rejimi’ne, Kürtlere karşı savaşırken de, dışarıda başka ülkelere karşı operasyonlar yaparken de, Suriye topraklarında işgale girişirken de olanaklar yaratmaktadır. Türkiye’de devrimci hareket, mücadelede daha ileri olabilseydi, ki olacaktır, TC devletinin bu savaş hamleleri o kadar kolay gerçekleşmezdi. İşçi sınıfı güçsüz ve örgütsüz olsa da, bu iç savaşın muhatabıdır. Bunu bilince çıkartsın, çıkartmasın bu bir gerçektir.

Tüm bunları aklımızda tutarak, en baştaki tartışmaya dönebiliriz.

Aslında, üç önemli olay vardır:

– İlki, Oğuz Kaan Salıcı başkanlığında bir heyetin, Barzani ile görüşmeye gitmesidir. Bu görüşmede hem Barzani’ye, “biz gelirsek korkma, TC devletinin politikaları değişmeyecektir” denmiş olmalıdır hem de “biz geliyoruz” haberi verilmek istenmiştir. Bu durum, ABD’nin isteği üzerine yapılmış olmalıdır. Ama doğrusu, “biz geliyoruz”un henüz garantisi olmadığının bilincinde olmak gerekir. Öyle ise, gelenler, Kürt politikası konusunda bir değişiklik yapmayacaklardır. Makyajlama hariç.

– İkinci gelişme; Erdoğan’ın, Kürt sorunu yoktur, Kılıçdaroğlu’nun, bu sorunun çözüm yeri meclistir HDP muhataptır, İmralı ve Kandil değildir, demesidir.

Hem Erdoğan’ın açıklamalarını hem de Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını (isterseniz İmamoğlu’nun Diyarbakır ziyaretini de ekleyin), aynı yerde değerlendirmek gerekir. Tüm burjuva partiler, aynı anda, Kürt sorunu vardır ve çözülmelidir demezler. Bu durum, onların taktiklerini uygulamada bir sorun oluşturur. Biri vardır derken, öbürü yoktur der ve çözeceğim diyen, oyalamak için, muhataplarına, “hayır” diyenleri nasıl ikna edeceğini sorar. Bu yolla tavizler koparılır.

Bunca görüşmeye rağmen, Kürt hareketinin 1992 yılı baz alındığında, o zaman mücadele ile kopararak elde ettiği hakların üzerine hiçbir şey “verilmemiştir.” TC devleti, masada, sürekli bu elde edilen hakları budamıştır. İnsanların zaten Kürtçe konuştuğu bir yerde, Kürtçe konuşmayı, her dönem mahkeme konusu yapmıştır. Kürtçe şarkı hem yasal hem yasadışıdır. Kürtçe TV kanalı vardır ama Kürtçe konuşmak mahkeme konusudur. Bunlar sadece birkaç örnektir. Demek ki, elde edilen hakların tümü, mücadele ile, bilfiil alınmıştır ve zaten mücadele tarihiyle de uyumludur.

Bugün de TC devleti, Kürt hareketi içinde, şu ya da bu ölçüde Barzani tarzı bir hareket örgütlemek istemektedir. Bu, aynı zamanda bir taktik olarak gerillayı yalnız bırakma stratejisidir ve ABD onaylıdır. Bunu söylerken, onların bu taktiğinin başarılı olacağından asla söz etmiyoruz. Tersine, bunun da boşa çıkarılacağını düşünüyoruz. Kürt devrimci hareketinin deneyimi, bu taktikleri kavramak konusunda yeterlidir, belki Türkiye solunun bu taktikleri anlaması zordur ve Kürt devrimcilerinin bunların ruhunu bildikleri konusunda Türkiye solunun bakışı sorunludur.

– Üçüncü nokta ise, anayasa tartışmasıdır. Ortada, egemen sınıf açısından da bir anayasa sorunu vardır. Zira, savaş ve Saray Rejimi, burjuvazinin anayasayı rafa kaldırdığını göstermektedir. Saray Rejimi, bir olağanüstü örgütlenme olarak, iktidardakileri yasaların üstüne çekmiştir. Bu, devlet denilen çarkın tüm dişlilerinin de açığa çıkması demektir. Bu, dikkat edilsin, bir tek adam yönetimi değildir, olağanüstü örgütlenmedir ve adı Saray Rejimi’dir.

Hem Saray Rejimi’nin devamından söz edenler hem parlamenter demokrasiye güçlü dönüşten söz edenler, bir anayasa tartışmasının içinde olmak zorundadırlar.

Aslında anayasa tartışmalarının ardındaki gerçek budur. Bu tartışma içine liberaller, “eşit yurttaşlık” ile girmektedir ve bu durum Kürtlerin de, tüm halkların da ilgisini çekmektedir. TÜSİAD, “eşit yurttaşlık”tan söz ederken, ilgi ile dinlememek mümkün mü? Öyle ya, “eşit yurttaşlık”, halklar hapishanesi olan bu topraklarda bir “nefes” alma anlamına gelebilir mi umudu vardır.

Tam da bu noktada, meselelere sınıfsal perspektifle bakmak gerektiğini bir kere daha açıklamak gerekir.

Birincisi, yeni bir anayasa, devrimci bir anayasa olmalıdır ve bunun tek yolu, işçi ve emekçilerin iktidarı almasıdır. Bu, aynı zamanda tüm bölgeyi etkileyecek bir sosyalist devrim dalgası anlamına da gelmektedir. Bunun nesnel olanakları vardır.

Bu olmaksızın, burada anlamlı bir “yeni anayasa”, ancak, olağanüstü hâlden olağan hâle dönmek anlamına gelebilir. En ileri hâl bu olabilir. Bunun nesnel koşulları da yoktur. Egemen sınıf, yağma, rant ve savaş ekonomisinden vazgeçmeyecek, emperyalist efendiler arasında paylaşım savaşımı tüm hızı ile artarak sürecektir.

İkincisi, “eşit yurttaşlık” eksik bir kavramdır. Hoştur ve hoş olduğu kadar boştur. Derler ki, “boş şeyler hoş görünürler.” Buna uymaktadır.

Bugün kâğıt üzerinde kadın-erkek eşitliğini ele alalım. Burjuva hukukçular hep övünürler, İsviçre’den gelmiş olan medeni hukuk onların medarıiftiharıdır. İyi ama, siz gerçekten kadın ile erkeğin eşit olduğunu gördünüz mü? TÜSİAD içinde kadın-erkek eşit olabilir. Ama toplumda, halk içinde bu geçerli değildir. Bir hakim, mahkeme salonunda kadın avukatın etek boyunu ölçmeye kalktığı zaman, aslında “eşitlik” meselesi hakkında iyi bir örnek ortaya koymuş olur. TÜSİAD, işte o zaman ortaya çıkmalı idi.

Peki, ya bir işçi ile kapitalist eşit midir? Yasalar karşısında patronlar birbirine göre az da olsa eşit olabilir. Bu nedenle, buna burjuva “demokrasisi” denir. Ama her “demokrasi” bir diktatörlüktür ve işçiler asla kapitalistlerle eşit değildirler. Kâğıt üzerindeki eşitlik, olağan dönemlerde, bazı noktalarda var olabilir, ama asla olağan dönemlerde bile böylesi bir eşitlik yoktur.

Demek oluyor ki, bugün kullanılan biçimi ile “eşit yurttaşlık”, ancak farklı halkların “anayasal hakları” anlamına gelmektedir. Kürt kimliğinin yasal olarak tanınması, Kürtlerle birlikte tüm halkların kimliklerinin tanınması anlamına gelir. Bunun anayasaya girmesinden söz edilebilir. Kâğıt üstünde de olsa, bunun önemli olduğunu söylemek mümkün. Bir kazanım olur ve herkes için bir kazanım olur. Ama bu “eşit yurttaşlık” olmaz. Eşit yurttaşlık, ancak ve ancak, özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı koşullarda olabilir.

Anayasa talebi, bugün üç kesim tarafından dile getiriliyor. İkisi devlet tarafıdır, Erdoğan-Bahçeli ve ikincisi CHP ve İYİ Parti. Hepsi, kendince devleti kurtarmaktan söz etmektedir. Saray Rejimi, hiçbir zaman anayasaya uymak gibi bir derde sahip olmamıştır. CHP ve İYİ Parti ise, devleti kurtarmak adına, parlamenter sisteme geri dönüş anayasası yapmak istemektedir. Bu anayasa, kuşku olmasın ki, güdük bir anayasa olur, o da olursa.

Yeni anayasa talebinin üçüncüsü, daha çok HDP’den gelmektedir. Bu anayasa talebi, bir yandan, halkın, işçi ve emekçilerin taleplerine de açıktır. Böylesi bir anayasanın bir “reform” olacağı açıktır. Ama bu anayasanın, devrimci mücadelenin yükselişi dışında bir olanağı görünmüyor. Yani, halkların, işçi ve emekçilerin ihtiyaç duyacağı şey, bir devrim anayasası olabilir.

Devleti ayakta tutmak, sistemi “restore” etmek ile devrim, iki ayrı çizgi olarak ortaya çıkmıştır. Devleti restore etmek, aslında olağanüstü olandan “olağan”a dönmek isteğidir. Bu bir “reform” değildir. Bu bir restorasyondur. Reform, daha çok, devrimin gelişiminin ürünü, yan ürünü olarak, devrimi bir yerde durdurabilmek için ortaya çıkar. Bugün ise TC devleti, içeride ve dışarıda savaş üzerine durmakta, savaşa dayanmaktadır. İç savaşın devlet cephesi açık ve nettir. İster yangınları ele alın ister selleri, ister Kürt halkının taleplerini ele alın ister işçi taleplerini, ister kadın haklarını ele alın ister öğrencilerin sıradan hak taleplerini, hepsinin karşısına devlet, bir savaş aygıtı olarak dikilmektedir. Devlet cephesinin iç savaş idrakı içinde olduğu açıktır. İşçi ve emekçiler, Kürt halkı gibi, bu savaşın karşı cephesinde net bir duruşa sahip değildirler.

Bize denmektedir ki, sosyalist devrim “uzak bir ihtimaldir.” Şöyle sürdürüyorlar, “olması gereken o, ama şimdilik çok uzak.”

Bu sözlere şöyle yanıt vermek isteriz: Teorik olarak bile, “uzak” olanın bazan çok yakın, “yakın” olanın ise bazan çok uzak olduğu biliniyor. Evet, işçi sınıfının örgütlülüğü zayıftır. Evet, devrimci hareketin alması gereken uzun bir yol vardır. Ama sosyalist devrim, diğer tüm alternatiflerden çok daha gerçekçi, çok daha yakındır. Hele ki, bölgemizin devrimci güçlerinin ortak mücadele bilinci gelişmeye görsün.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here