Çözülüş ve direniş manzaraları

Son günlerde, birçok olay, üstelik her bir alandan, sahneyi dolduruyor. O kalabalık içinde, insan, hangisini takip etsem diye şaşırıyor. En azından, bizim cephenin işçileri bunu söylemektedir. Bir makalenin içinde, bu ayrı olayların aralarındaki bağları kurmaktan çok, tek tek olaylar hakkında yorumlar yapma gereği ortaya çıkıyor. Sanırım bağlarını da, çözülüş ve direniş cepheleri açısından kurmak mümkün olacak.

Aylık bir dergi olarak Kaldıraç, her ay, “haber-görünüm” sayfaları ile doludur. Derginin gündem değerlendirmesinin hemen ardından, bu “haber-görünüm”lere yer verilir. Bu haber-görünümler, okuyucu için, duymuş olsa da, bir aylık tüm olayları toplamaya, bir araya getirmeye yardımcı olur. Bazan insan, bunca işçi eylemi var değil mi diye kendine sormak zorunda kalır. İşçi Gazetesi, Kaldıraç, direnişteyiz.org’a bakınca, ne çok haberin, burjuva medyanın tümü de içinde Saray medyasınca karartıldığına şaşmamak elde değil.

Bu “haber-görünüm”lerin ayrı ayrı hazırlanması, bu açıdan çok da önemlidir.

Bu makale, biraz “haber-görünüm” tarzına benzeyecek.

İki ana başlığımız olacak, altında ise birçok olay. Bu iki ana başlıktan ilki, çöküş hâline yükselmeye başlamış çözülüş manzaralarıdır. Bunlar daha renklidirler. Egemenlere, onların iktidarına ilişkindirler ve bu açıdan, sahneyi doldururlar. Ama hep bunlara bakmak, toprağın üstünde olup bitene bakmayı unutmak anlamına da gelebilir. Bu nedenle, bir de ikinci ana başlığımız olacak, Direniş Manzaraları.

İlkinden başlayalım, sahneden, sahneyi dolduranlardan başlayalım.

ÇÖZÜLÜŞ-ÇÖKÜŞ MANZARALARI

Bize göre, bu bir Saray Rejimi’dir.

Saray Rejimi, yağma-rant-savaş ekonomisine dayanmaktadır.

Saray Rejimi, emperyalist paylaşım savaşımının ortasında, içeride Kürt devrimine karşı ve Batı’da işçi ve emekçilere karşı yürütülen savaş koşullarında egemenlerin geliştirdiği olağanüstü örgütlenmedir.

Yani, “tek adam yönetimi” değildir. O söz, CHP’nin, burjuva muhalefetin “devleti” korumak için buldukları üstünkörü yakıştırmadır. O kadar yapabilirler, sahnede tek adam varsa, demek tek adam rejimidir. Bu nedenle olsagerek, “kendi kendini toplantıya çağırmış” gibi konuşuyor. Tek adam yönetimi sözü, işin doğrusunu, gerçeği gizlemek içindir. Tüm bunları devlet yapmıyor ama tek adam yapıyor. Tek adam, eğer gerçekten varsa, o, Erdoğan hiç değildir. AK Parti bir ABD projesidir ve TC’nin, tam olarak “ortaklaşa sömürgeden” ABD sömürgesine dönüştürülmesi, Ortadoğu’nun ABD kontrolünde yeniden paylaşılması projesidir. Proje, eğer tek adam projesi ise, o tek adam mesela Gülen olurdu. AK Parti projesi, Gülen projesinin iskeleti üzerine kuruludur. Ahmaklıkta sınır tanımayan burjuva muhalefet, CHP ve İYİ Parti, halkı da ahmak sandığı için, 15 Temmuz darbesinin siyasal ayağı nerede diye sormaktadır. Oysa o ayak bellidir. Burjuva muhalefet bunu söyleyemiyor. Bir şeyi söyleyemiyorlarsa, “nerede” diye sorabiliyorlar. 128 milyar dolar nerede? İyi ama siz zaten biliyorsunuz, onu açıklasanız olmaz mı?

1
Bakın Melih Gökçek, nasıl da söylüyor. Örnek alın, onun kadar “cesur” olun.

İtiraftır.

Çözülüş ve çöküş anları, itirafların artmaya başlayacağı anlardır.

Mesela Melih Gökçek, açıkça bunu ifade etmiştir. İfade vermeye gitti ve şöyle dedi: “Bu ülkede FETÖ’cü olamayacak iki kişiden biriyim.”

Demek iki kişi imişler. Birincisi Erdoğan’dır, ikincisi kendisi, Melih Gökçek. Acaba, bu birinci ve ikincilik, “yeme ve yutma, gasp ve çökme” işinde de aynı sırayı mı izler? Bunu bilmiyoruz. Ama Melih Gökçek, Soylu’dan daha şiddetli bir tehdit savurmaktadır. Bunu anlayabiliyoruz. Soylu, özetle “tape”lerim var, ben içişleri bakanıyım ve elimde epeyce bilgi var demek istemiştir. Mehmet Soylu bu tapelerle epeyce para toplamıştır. Oysa Melih Gökçek, daha oturaklı bir tehdit savurmuştur: Ben FETÖ’cü isem, ikinci sıradayım, ilk sıradakini çağırmak zorunda kalırım demek istemiştir.

Çözülüş hâlidir, çöküşe dönüşmektedir.

Her biri, beraber yürüdükleri o yollarda, hep çakal olmaya heveslenmişler. Hep ceplerini doldurmuş, hep başkalarının dosyalarını tutmuşlar. Ve şimdi, işler kontrolden çıkmaktadır. Saray Rejimi çözülmektedir ve herkes kendisini kurtarma peşindedir. Melih Gökçek, uçaklarla paralarını Yunanistan’a taşımıştır. İddia edilen budur. Erdoğan ise Malezya ve Katar seferlerine çıkmıştır. İddia budur. Binali, iş tutmayı bilir, o nedenle Hollanda ve Virgin Adaları ona uygundur.

2
Sedat Peker, birkaç ay önce, ünlü hâle gelen videolarına başladı. Onun videolarında ortaya koydukları çok da yeni şeyler değildi. Birkaçı hariç, hepsi daha önceden bilinen olaylardır. Biz bu konudaki fikirlerimizi de açıkça ortaya koyduk. Peker, “suç örgütü lideri” unvanını aldı. Onun adlandırması ile Süslü Sülü, açıktan Erdoğan’ı tehdit etti. Soylu, demek istedi ki, tüm devlet “suç örgütü”dür. İtiraftır, kaydediyoruz. Biz böyle görüyoruz. Devlet, en büyük suç örgütüdür ve onun içinde bir devlet yetkilisi olarak yer alan Peker, tıpkı Soylu kadar “suç örgütü lideri” ya da Peker, Soylu’dan daha çok devlet yetkilisidir. TC devleti budur.

İşte Peker, en son, yine daha önceden de bildiğimiz SADAT olayını anlattı. MİT tırları konulu dosyalarda var olan “sır”ların, aslında sır olmadığını, Peker, en başından videolarında söyledi. TC devletinin, açık ve net bir şekilde IŞİD’ci gruplara silah sağladığını ortaya koymuş oldu. Ama son olarak SADAT dosyasını yeniden açtı (Burada bir not gereklidir. Sedat Peker, Erk Acarer’e konuşmuş, bazı bilgiler vermiştir. Peker, kendine gelen video yasağı vb. kısıtlamaları aşmak için, Erk Acarer’e ulaşmıştır. Acarer, bu bilgileri, araştırmış ve ardından yayınlamıştır. Ardından, makalelerinin yayınlandığı BirGün gazetesi, Acarer ile ilişkisini kesmiştir. Doğrusu, üzerinde durmaya değer bir konudur. Acarer, bir yalan haber yapmamış, tersine bilgileri incelemiştir. Bunları yayınlarken, varsayalım ki bu bilgileri yeterince dikkatle incelememiş ise, bu elbette bir hata olur. Ama Peker’in Acarer’e ulaşması, Acarer’in onunla farklı bir ilişkisi olduğu anlamına hiç gelmez. Dahası, bir gazeteci, devlet içinden gelen bu tip deşifre edici bilgileri halka ulaştırmakla görevlidir. Peker, eğer bir “suç örgütü lideri” olarak ele alınıyorsa, doğrusu İçişleri Bakanı da bir suç örgütü lideridir. İçişleri Bakanı bir devlet memuru ise Peker de devlet memurudur. Yarın, Soylu, ifşaatta bulunursa, bunları yayınlamak da bir “etik” hata mı olacaktır? TÜGVA belgelerini yayınlamak da bir “etik” hata mıdır? Devletlerin kirli çamaşırlarını deşifre etmek, demokrat-devrimci bir gazetecinin görevi değil midir? BirGün ve Evrensel, günlük gazete anlamında en önemli haber kaynaklarımızdır. Elbette onlar birer gazetedir ama biz onları, “bizim cephe”nin gazeteleri olarak görürüz. Saray basını ya da burjuva medyanın tümünden ayırırız. Bunun nedeni, korkmadan devlete ait “sır”ları yayınlamalarıdır, gerçeği halka ve kitlelere ulaştırma çabalarıdır. Acarer’in hatasının ne olduğunu bilmiyoruz. Ama Peker’den gelen belgeleri inceleyerek yayınlamak, doğruluklarına emin olarak ortaya koymak hata değildir, tersine doğru tutumdur. SADAT ile ilgili, yarın başka belgeler ortaya konacaktır. Bunları da yayınlamak bir görevdir. Bu noktada etik sorun, bunları yayınlamamak olur. Örnek olsun, WikiLeaks belgelerini yayınlamamak, gazetecilik etiği ile bilmem ama devrimci mücadele etiği ile uyuşmaz).

Peker’in söyledikleri gündem hâline gelmeden önce olsa gerek, “War on the Rocks” isimli Pentagon’a dayanan bir sitede, ABD ordusundan bir yetkili, Matt Powers, SADAT ve Tanrıverdi hakkında bir makale yazdı. Makale, site tarafından “kişisel görüşleri” notu ile yayınlandı. Makalenin kısa bir özet çevirisi ArtıGerçek tarafından haberle birlikte verildi. Sanırım Kaldıraç, okumakta olduğunuz bu yazının da yer alacağı sayısında, makalenin tam metnini çevirip “haber-görünüm” olarak koyacaktır.

SADAT, Kürtlere karşı savaşta ortaya çıkan, kolunda Arapça yazılı kolluklarla dolaşan “tuhaf” kişiler vesilesi ile de konu olmuştu. Kürt katliamlarına, yakma olaylarına karıştığı basına yansımıştı. SADAT, birçok iç ve dış saldırıda da isim yapmıştır. Elbette, devletten ayrı da değildir.

Ama adına bakarsanız, Matt Powers, takma bir ada benzeyen bir yetkili tarafından SADAT masaya yatırıldığına göre, bazı tasfiyeler gündeme gelecek demektir. Matt (Türkçedeki mat, parlak olmayan) Powers (gücün çoğulu, güçler), yani Mat Güçler, muhtemelen arka planda kalmayı yeğleyen güçler olarak bir askerî anlam taşıyabilir. Matt Powers, hem SADAT’ın bir “özel güvenlik şirketi” olmanın ötesinde, bir ideolojik yapılanma olduğunu söylüyor hem de Adnan Tanrıverdi ile Erdoğan ilişkisinin 1994’lerde başladığını.

Powers’ın açıklaması, SADAT’ın tasfiyesi ise, bu ya SADAT’ın ABD emirlerini aştığı, kendi başına iş yapma eğilimine saptığı anlamına gelir ya da ABD-AB anlaşması çerçevesinde SADAT’a başka bir şekil verilme ihtimali olabilir. Eğer böyle ise, yani bir ABD-AB anlaşması var ise, çöküş içinde efendilerin, yani buradaki egemenlerin değil, gerçek egemenlerin, bazı “değişiklikler”i zorunlu gördükleri ortaya çıkar.

Bu da Erdoğan sonrası tartışmaları açısından kayda değerdir.

Bize göre, Erdoğan, ABD tarafından bir seçime mecbur koşulmadıkça, seçime dahi gitmeyecektir. Saray Rejimi ömrünü uzatmak için, ABD ve NATO’ya bağlılığını her fırsatta sunmaktadır. Bu konuda oldukça heveslidir. Tüm bu çabanın içinde, Erdoğan’ın, ömrünü uzatmak için ABD’den, efendiden vize alma isteği vardır.

3
Bu nedenle, Erdoğan’ın ABD gezisinde Biden ile görüşememesi, onu çok kırmıştır.

Çöküş hâlidir. Kırgınlık ondandır.

Erdoğan vize almak için Washington’a, çıkartma yapmaktadır. Türkevini açmak, Ali Erbaş’ın duaları eşliğinde ABD turu, sokaklarda Erdoğan Kitabı görseli giydirilmiş araçlar dolaştırmak, Fransızca kitabı gösterip İngilizce çevirisinden söz etmek, herkese neden hakaret davası açtığını soran gazeteci karşısında “benim hakkımda davalar yok” demek, 500 araçlık konvoyla dolaşmak, tam olarak çöküş hâlidir. ABD’de bulunduğu süre içinde BBP başkanı ile, TBMM başkanı ile ikili görüşmeler yapmıştır. Hiç utanma duymamışlardır. Çöküş, “basitleşme” hâlidir. Bir seri “basitleşme” görüntüsü ortaya çıkmaktadır. Utanma, artık anlamsız bir kavramdır Saray sakinleri için.

Ve oradan, ABD’den, iyi haberlerle dönmemiştir. Erbaş’ın tüm okuyup üflemelerine karşı, asrın lideri, nazara gelmiş, Biden ile görüşememiştir. Kısmeti bağlanmıştır. Bununla kalmamış, küsmüştür. Bu küsme hâli onu yataklara düşürmesin diye hocalar-hacılar çareler aramıştır. İyi ki Erbaş var! Hocalar-hacılar, bu kısmeti bağlanmış durumun ortadan kalkması için, en iyi yolun, Putin’i ziyaret etmek olduğuna karar vermiştir. Erdoğan, seçilmiş bir tanrısal güç olarak aklına düşen Putin ile görüşmeyi, büyük bir hamle hâline getirmiş, Putin’e, “baş başa görüşme” talebi iletmiştir. Baş başa, yani kayıtsız görüşme, Putin kardeşimden anlayış bekliyorum, açıklamalarının ardından gelmiştir.

Putin karşısında o artık ünlü hâle gelen ve Erdoğan’a ait bir poz olarak tarihe geçecek olan oturuşu yapmıştır. Pravda gazetesi, bu fotoğrafı “korku” hâli olarak vermiştir. Abdülhamid olmanın bir de bu boyutu vardır. Hele ki, taçsız Abdülhamid olursanız, başınıza efendiniz “seçilmiş adam” tacı giydirirse, işte o andan başlayarak, korku her yanınızı sarmaya başlar. Çöküş ve çözülüş hâlinde bu korku büyür.

Erdoğan’ın içinde bulunduğu korku hâli, Gezi Direnişi’nin ürünüdür. O andan başlayarak korku, sürekli büyümektedir ve boyunu aşmıştır. Saray’da, olur da patlar diye balon bulundurulmamaktadır. Elbette yerindedir. Tüm Saray erkanı, hep birlikte, ‘Allah Gezi’den korusun’ muskaları taşımaktadır. Son derece uygundur. O muskaları iyi saklayın, yakında suyunu içeceksiniz.

ABD’de 500 araçlık bir konvoyla ve artık “kitaplı” asrın liderimiz, iyi hava atmıştır. Bu “dış politika” mıdır, bilmiyoruz. Daha çok iç politikaya uygundur. “Basitleşme”nin bir sonu olmadığı anlaşılmaktadır.

Tüm TC devleti, başarılı ABD çıkartmasından ve başarılı ABD çıkartmasına gölge düşüren Biden’a karşı, Erdoğan’ın Putin ile görüşme atağının kazandırdığı zaferden mutlu ve mesuttur.

4
Erdoğan’ın sağlık sorunları üzerine tartışmalar ortaya çıkınca, en kutsal ödüle layık görülen ve eşinin danışmanlık şirketi ile para kazanmaktan yorulmayan Altun, özel bir Saray videosu ayarladı. Bu videoda, Erdoğan, bir basket oyuncusudur ve o kadar ki, Kalın, onun yanında gölge gibi cılız kalmaktadır. Erdoğan, her ne kadar kıpırdamasa da, basket atmakta, sayı yapmakta başarılıdır. Attığı her top, basket olmaktadır. Basket olmayıp potadan geri gelen top, allahın izni ile yoktur. Altun’da hokus-pokus bitmez, basket olmayan topu anında yok ederler. Ne de olsa aya sert iniş yapacak bir teknolojiye sahibiz.

Sizce bu video, Erdoğan’ın sağlık sorununun olmadığına olan inancı artırmak için mi yapılmıştır?

Erdoğan, önce CNN Türk’te canlı yayına katıldı. Aylar oluyor. Bu canlı yayında, yanıtları prompter’da olan sorular gazeteci adlı kişilere ezberletildi. Ne de olsa ezber, hafızlık mesleğinin bir meziyetidir ve bizim Saray gazetecileri, biraz hafız olmak zorundadır. Bunu anladık da, acaba CNN Türk, neden prompter’da yanıtların olduğunu gösterdi? Bu Erdoğan’a açık bir hakaret değil midir? Yoksa, bu tip sahnelerin kaçınılmaz “kaza”sı bu mudur? O kadar “tek adam” olsa idi Erdoğan, bunların hesabını tekme tokat sorardı. Demek, “o kadar” da tek adam değildir, biraz daha az “tek adam”dır.

Ödüllü eklenmiş gazeteci Abdülkadir Selvi -Peker’in “düşkün” lakabı yerindedir-, Erdoğan’a “sufle” yapmaktadır. Ve dahası, bu durum, açıkça TV’den duyulmaktadır. Yani Erdoğan’a karşı bir “itibar suikasti” midir? Dahası, Bahçeli neden sormaz, bu yolla ne demek istemektedirler, diye?

İşte bu “kaza”lar giderek çoğalmaktadır. Erdoğan, başarı dolu ama kırgın ve küsmüş döndüğü ABD ziyaretinden sonra, hemen Putin’e gitmiş, onun tarafından kabul edilmiş, ona iki yeni nükleer santral sipariş etmiş, S-400’lerin devamını alacağını söylemiştir. Putin tarafından takdir edilmiş ve S-400 bir yana, birlikte füze üretelim teklifini almıştır. (Acaba diplomatlar bu durumu, Putin’in bir çeşit alay etmesi olarak mı yorumlamıştır?) Ve buradan aldığı hızla yeni yurtdışı ziyaretlerine başlamak üzere havalimanına gelmiştir. Burada kendisine sorulan bir sorunun yanıtlarını, kâğıttan okumuştur.

Şimdi, gerçekten de, sağlık durumunun iyi olduğu konusunda bir videoya ihtiyaç vardır. Ama galiba Altun, “kaş yapayım derken göz çıkartmak” deyimine uygun davranmaktadır.

Çöküş hâlleri böyledir. Kendini, bir seri “basitlik” olarak ortaya koyar.

Erdoğan, galiba Angola’da, ortak basın toplantısında, uykuya dalmıştır. Altun elbette bu görüntülerin yayınlanmasını önleyemezdi. Ne de olsa, hepsi Saray medyası değildir. İyi ama bu haberleri Türkiye’de yasaklayıp, haberlere erişim yasağı koyamaz mıydı?

Yoksa “sağlık durumu sorunu” tüm Saray’ı mı sarmıştır? Öyle ise daha büyük bir video hazırlanmalı, bu videoda, Saray’ın bir günlük yaşantısı gözler önüne serilmeli, böylece inandırıcı olunabilir. Ama, hiçbir ayrıntı atlanmasın, tam 24 saatlik bir video.

5
Hepsi bu denli “eğlendirici” öykülerden oluşmamaktadır. Bazı ciddi gelişmeler de vardır.

CHP’li bir heyet, başında Oğuz Kaan Salıcı, Barzani’yi ziyarete gitmiştir. Salıcı, CHP’nin “derin” adamlarındandır. O, yerli ve milli bir derin olarak oradadır. ABD ona güvenir desek yanlış olmaz. Barzani ziyaretinde, Barzani’ye, bundan sonra biz geleceğiz ama korkma, ilişkilerimiz iyi olacak mesajı verilmiştir.

Saray Rejimi çözülmektedir.

Ama egemenler, kendi içlerinde, bu çözülüşe karşı çözümler aramaktadır. Bunu daha önce de yazdık. Bir grup, Saray Rejimi’nden, onun devamından, hatta onun güçlendirilerek devamından yanadır. Ama bir diğer grup, güçlendirilmiş parlamenter sistemden yanadır.

Saray Rejimi çözülmektedir.

Bu çözülüşün ana kaynakları üç tanedir: Kürt devrimi, Batı’daki direniş, buna Gezi Direnişi diyebilirsiniz ve emperyalist güçler arasındaki paylaşım savaşımı. Bu etkenler, egemen sınıf ne çözüm geliştirirse geliştirsin, işlemeye devam edecektir.

Ama güçlendirilmiş parlamenter sistem diyenler, ataktadır. Devleti kurtarmak istiyorlar, ama kişiyi de “feda” etmek istemiyorlar.

Onların beklentisi, ABD, AB ve İngiltere arasında, bir geçici de olsa anlaşma hâlidir. Bunun için, Erdoğan sonrasının adayları ortaya çıkmaktadır. İlki Soylu idi. Peker, Soylu’yu yedi. İkincisi sinsiliği ile tanınmış, ABD’den liyakat madalyalı, Adnan Tanrıverdi’nin öğrencisi, Abdullah Gül-Fehmi Koru ile İngiltere’den poz vermiş Akar’dır. Demek Akar’ın çok meziyeti var. Normalde o “arkadaki güç” olmayı yeğlerdi, ama ne yapalım görev görevdir. Perinçek tarafından da çok sevilmektedir. Akar, yakın dönemde, Tillo’ya gidip, yanına tüm kuvvet komutanlarını da alarak, tarikatlardan onay almak istemiştir. Bu ziyaret, “ben adayım” ziyaretidir. Akar, aynı zamanda Erdoğan’a açılımlar yapmakta, ABD ile ilişkilerinin düzelmesi için Afganistan dosyası hazırlamaktadır. Ama onun siyasi kimliği zayıftır ve AK Parti desteği yoktur. Çeteleşmiş bir devlet yapısı içinde “lider” görünümü kazanması gerekir. Ama buna vakti var mıdır?

Belki bir başka aday Erbaş olabilir. Aslında sanki buna niyetlenmiş gibidir ve yargının açılışındaki duasını “liderler boşluk bırakamaz” diye savunmuştur. Demek kendinde bir liderlik bulmuştur. Ayasofya basamaklarında elinde kılıçlı fotoğrafı, belki birilerinin de hoşuna gitmiştir ama en çok kendisini etkilemiştir. Koynunda o fotoğrafı taşıdığından şüphemiz yok, her tuvalet molasında çıkartıp çıkartıp o fotoğrafa bakmakta, kendini “liderler boşluk bırakmaz” nutkunu atarken hayal etmektedir. Bu işi Erdoğan’dan daha iyi yapar.

Bir de Akşener, Kılıçdaroğlu, İmamoğlu ve Yavaş cephesi var. Oradan da bir aday çıkması mümkündür. Oradan çıkacak aday, geçiş süreci adayı olmaya niyetlidir. Niyet ile kısmet aynı olmayabilir ama şimdilik niyet budur.

İşte Oğuz Kaan Salıcı, bu cephenin ABD’den uzak olmadığının garantisi olarak Barzani’ye gitmiştir. Barzani için rahatlatıcı bir ziyarettir. Oğuz Kaan Salıcı’nın bu ziyaretin başında yer alması, İmamoğlu ve Kaftancı için de bir “ayar” anlamına gelir.

6
Bahçeli cephesini de unutmamak gerekir.

Ayrı bir alemdir.

Doğu Türkistan Cumhurbaşkanı diye bir adam, MHP toplantılarına katılmış, konuşmalar yapmıştır. Ama sonradan anlaşılmıştır ki, adamın böyle bir durumu yoktur. Yani, cumhurbaşkanı falan değildir. Birkaç arkadaş içerlerken ona, sen bizim cumhurbaşkanımızsınız, demiştir. Böylece adam cumhurbaşkanı olmuş ve TC devletinin çeşitli basamaklarında kabul görmüştür. Bahçeli, ne yapsın, bir şeye sarılması gerekir.

Son derece uygundur.

Ama Bahçeli’nin bu geçtiğimiz günlerdeki en önemli atağı, “bölücü kebapçılar” atağıdır. Bu sözleri kim yazmıştır, bu yolla ne demek istemektedir? Bahçeli bu konuda konuşsaydı, böyle derdi. Ama konuşmamıştır. “Bölücü kebapçıların işsizlikteki payı” söz konusu olunca, bu cümleden ne çıkacağını açıklamak için MHP içinde bir yarış başlamıştır. Yarışın amacı, Bahçeli’nin sözlerine anlamlı bir açıklama bulmak idi. Bir yoruma göre, Bahçeli, birkaç yıl önce HDP’lilerin kebap yediği görüntüleri kastetmiştir. Demek, birkaç yıl önceki kebap yeme görüntüleri aklına düşmüş, canı kebap yemek istemiştir. Peki bunun işsizlikle bağı nedir? Doğrusu buna benzer açıklamalar, aslında Bahçeli’nin sözlerinden daha komiktir.

Demek ki, çöküş hâlinde “basitlik” artmaktadır.

Dahası “basitlik” bulaşıcıdır, çamurdan daha fazla bulaşıcıdır.

7
TÜGVA belgeleri ortalığa saçılmaya başlanmıştır.

Türkiye Gençlik Vakfı, Bilal Erdoğan’ın şirketidir. Ailenin her biri, akçeli işlerini, kutsal bir görüntüye büründürmek için vakıf geleneğini seçmişlerdir. Hayrettin Karaman’a sorarsanız, “uygundur” fetvasını alacaksınızdır. Bilal, bu konuda öncüdür. Sadece “sıfırla oğlum”dan ibaret değildir. Bilal, bir liderdir. Bundan şüphesi olana hatırlatmak isteriz, lider değilse bile liderin oğludur. Bu seçilmiş olma durumu, ilahi bir yöne sahip ise, babadan oğula gen yolu ile taşınıyor olamaz mı? Babası orada dururken, Bilal, saygılı ve sıfırlamacı oğlan, nasıl kalkıp da “liderlik” maharetlerini göstersin? Doğrusu, Erdoğan sonrasına, veliaht olarak da düşünülebilir. Böyle başa böyle tıraş cinsinden, uygundur.

TÜGVA belgeleri, önce, TÜGVA tarafından yalanlanmış, ardından “bu belgeler çalınmış” diyerek doğrulanmıştır. Bu belgeler, içeriden gelen bilgilere dayanmaktadır.

Demek, çözülüş ilerledikçe, Saray Rejimi’nin saflarında çözülmeler başlamaktadır.

Demek, önümüzdeki dönem, daha çok itiraf ortaya çıkacaktır. Bu da daha çok belge demektir.

Demek ki, en sonunda bazı yargıçlar, savcılar, davalar açacaktır. Erdoğan sonrası, bu yargıçlar, kendilerini korumak için, en son noktada davalar açacaktır. Böylece, bu savcılar, (1) kendilerini kurtaracak, (2) bu yolla aynı zamanda yargıya güven tazelenecek, “bak kahraman yargıçlar da varmış” denilecektir. Kılıçdaroğlu, hemen bu yargıçları “kahraman” ilan edecektir.

Bu nedenle olmalı, Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti, kendilerine bilgiler geldiğini, siyasal cinayetler, suikastler işleneceğini duyurmuşlardır.

Erdoğan bunu reddetmiştir.

Kılıçdaroğlu, devlet memurlarını “kanunsuz emirlere uymayın” çağrısı ile uyarmıştır. Erdoğan, kendisinin hemen hemen aynı sözleri söylemiş olduğunu unutarak, bunu bir tehdit olarak ilan etmiş, bunun suç olduğunu söylemiştir.

Bu süreç göstermektedir ki, devlet içinden bilgi sızdırıp, kendi geleceklerini güvence altına almak isteyenlerin itirafları artacaktır.

Hemen bir yeni açıklama devreye girmiştir. isimsiz bir yargıç, aslında herkesin bildiği bir şeyi söylemiştir. Yargıda, Hakyol ve Menzil tarikatlarının örgütlülüğünü açıklamıştır. Tarikatların binlerce üyesi olduğunu, WhatsApp grupları oluşturduklarını açıklamıştır.

Emin olabilirsiniz ki, doğrudur.

Dahası, bu sadece yargıda değil, devletin tüm kurumlarında vardır. Devlet çeteleşmektedir.

Bu WhatsApp gruplarını izleyenler, aslında o grupların her birinin içinde, ABD, Almanya, Fransa, İsrail ve İngiltere ekiplerinin de var olduğunu biliyor olmalıdır.

8
TÜSİAD, Erdoğan sonrası tartışmalarına, değişik bir perdeden katılmıştır. Bu katılımla, “biz de boş durmuyoruz” demek istemiş olmalıdırlar.

Meclis Başkanının İslamî anayasa tartışmasına, biraz ara verdikten sonra, laiklik, kurumlar önemlidir tartışması ile girmişlerdir. Öyle anlaşılıyor, Kılıçdaroğlu’na MB’yi ziyaret etme fikri de TÜSİAD çevresine aittir. MB özerk olmalıdır tartışmaları açısından TÜSİAD, daha çok devlet yönetimindekilere seslenmiştir, halka değil.

Elbette okur yazar takımı (OYT), hemen TÜSİAD’ın açıklamalarını “açacak”, mesajları iletmek için çabalayacaktır. Görevleri budur.

TÜSİAD açıklamasında, hem yeni kalkınma modelinden söz ediyor hem de eşit vatandaşlıktan. Yeni kalkınma modeli, “yağma-rant-savaş” ekonomisinin başka bir versiyonunun devreye sokulması olarak algılanmalıdır. Artık, açık bir yağma aracına dönüşmüş ihalelerin yerine, başka bir yol geçirmek istedikleri söylenebilir. Yoksa “yağma-rant-savaş ekonomisine” karşı değillerdir. Bunun sürdürülebilir bir versiyonundan yanadırlar. Acele ile günlük yağma yerine, daha uzun süreli yağma peşindedirler.

Eşit vatandaşlık ise, TÜSİAD’ın ağzından bir “zehir”dir. halka dönük mesaj budur. “Eşit yurttaşlık”, mesela Özilhan ailesi ile, bir işçi ailesinin aynı haklara sahip olması mıdır? Bu ise, bunun tek yolu vardır, fabrikalarınızı halka devredin. Özel mülkiyet ortadan kalkmadan, insanın insana kulluğu ortadan kalkmadan, 72 milleti işçi diye bir sıraya dizme işine son vermeden, işçi ve kapitalist sınıfları ortadan kaldırmadan, eşitlik diye bir şey olmaz. Siz zengin biz fakir, siz yöneten biz yönetilen, siz sömüren biz sömürülen olduğumuz sürece, eşitlik diye bir şey ancak aldatmacadır. Buyrun, servetlerinizi halka dağıtın.

Sanırım, sahneden, egemenlerin dünyasından bu kadarı yeterlidir. Aslında sonu yok bunun, her gün bir başkası bunlara eklenmektedir. Burada duralım.

DİRENİŞ MANZARALARI

Çözülüş ve çöküş manzaraları egemen sınıfa aittir, üsttekilere aittir. Bu açıdan çok renklidirler. Öyle ya egemenin hayatı, yönetenin hayatı, zenginin hayatı renklidir. Bunalımı da renkli görüntülere sahne olur. Bunalımları bile cafcaflı.

Ama esas olan hayatlar, toprağın üzerindeki, ayakları yere basan, dizlerinin üzerinde yürümek zorunda kalan, fabrikalarda üreten insanların hayatlarıdır.

Bunlar öyle albenili değildir, ama gerçek renklere, gün ışığının renklerine, hayatın doğal renklerine sahiptirler. Sunî hayatlara ait olmayan renkleri vardır. Gerçektirler.

1
Kâğıt toplayıcılarına saldırı ile başlayan direniş önemli bir gelişmedir. Normalde, yüzlerine bakılmayan, hayatları önemsenmeyen, her bakışta ister acıyarak, ister aşağılayarak itilen kâğıt toplayıcıları, bir direnişle, saldırıya karşı durarak, başları dik hâle gelmeye başladılar. Şimdi, onların yüzüne bakanlar var. Direniş, tüm işçi sınıfının onları kendi kardeşleri olarak görmesine bir adım olmuştur. Direniş, düşmanın onları dikkate almaları gerektiğini hatırlamasına neden olmuştur. Ekmekleri ellerinden alınmaya çalışılan bu emekçiler, kendi onurlarına sahip çıkmışlardır. Bu elbette büyük sonuçlar doğurmamıştır. Emeksiz, direnişsiz, bir hamlede zafer bekleyenler hayal kırıklığına uğramış olabilir. Ama kâğıt toplayıcıları, işçi sınıfının bir parçası olarak, biz de varız, demişlerdir.

Direniş, güzelleştirir.

Direniş, onuruna sahip çıkmaktır.

Direniş, insanlaşma mücadelesidir.

Boş konuşmak, kokuşmuş ilişkiler içinde yaşamanın bir yoludur. Oysa direniş, estirdiği rüzgârla, kötü kokuları, kötümser düşünceleri, kara bulutları dağıtır. Bir parça olsun gökyüzü görünmeye başlar.

2
İşçi direnişleri ülkenin her yanında yayılmaktadır. TÜSİAD YİK başkanı olan Migros’un sahibi Özilhan, “eşit yurttaşlık” üzerine nutuk atmaktan geri durmaz. Ama Migros işçileri, aylarca süren direnişin içinde, Özilhan ailesinin villasını bulup, onun önünde direnişe başlayınca, işçilerin dertlerini dinlemek için bir yol aralanmış oldu. Demek villaya dayanmak yeni bir yol olarak işe yarıyor.

Mitsuba işçileri, fabrikadan çıkmama kararı verip, fiilî olarak fabrikayı işgal etmeye başlayınca, sendikal haklarını almanın bir yolunu bulmuş oldular.

İşçi eylemleri, inat ve ısrarla sürdürülünce, farklı eylem biçimleri de devreye girmeye başlamıştır.

Cargill işçileri aylar sonra, bir adım olsun ilerleme sağlamayı başarmışlardır.

Aslında, İşçi Gazetesi’ni elinize alıp okuyunca, Evrensel, BirGün gibi gazeteleri okuyunca, birçok direnişten haberdar olmaya başlıyorsunuz. Saray basını ve ona muhalif olduğunu ilan eden burjuva basın, bu işçi direnişlerini haber hâline getirmezler.

Çözülmekte olan Saray Rejimi, tüm güçleri ile işçi eylemlerine saldırmakta tereddüt etmez.

Önümüzde, 150 bin metal işçisinin toplu sözleşme görüşmeleri var. Kriz, enflasyon altında ücretleri eriyen, yaşamları zorlaşan tüm işçilerin gözleri, metal işçilerinin eylemlerinde olacaktır.

Aile hekimleri, gasp edilen hakları, pandemiye rağmen kesilen ücretleri, çalışma koşullarının kötüleşmesine karşı, çöken sağlık sisteminin sorunlarının kendilerine yüklenmesine karşı eyleme geçmişlerdir. Her eylemcinin yüzünde bir ışık oluşmaktadır.

Direniş, direnişteki herkesi güzelleştirmektedir.

3
Kadın eylemleri, hiç durmamaktadır.

Avukatlar, ilk kez “işçi avukat” terimini bu denli yaygın söylemeye başlamışlardır. Avukatlar, kendi hakları ile, işçi ve emekçilerin, savunmaya ihtiyaç duyanlarının savunulmasının arasındaki kopmaz bağı hissetmeye başlamışlardır. Avukatlık, sadece geçimini sağlamak için bir meslek değildir, aynı zamanda savunma hakkının korunması için toplumsal bir roldür.

Öğrencilerin yurt sorununa karşı, artan kiralara karşı ortaya koydukları direniş, Boğaziçi’nde süren direniş, hemen her üniversitede gelişen eylemler, güzelleştiren eylemlerdir.

Direniş güzelleştirmektedir.

Direniş aklı açmakta, düşünceye ve akla vurulan prangaları parçalamaktadır.

Direniş zekâyı keskinleştirmektedir.

Keskinleşmiş zekâsı ile direnişçi, mücadelenin daha farklı yol ve yöntemlerini de keşfedecektir. İhtiyaç keşfin anasıdır. Örgütlü işçi, örgütlü gençlik, örgütlü emekçi, mücadeleyi daha ileriye taşımanın da yolunu bulacaktır.

4
Egemenlerin içinde süren tartışmalar açık ve nettir. Bir yandan Saray Rejimi’ni güçlendirmek isteyenler vardır, diğer yandan ise, “kişi değil, devleti kurtaralım” diyerek, parlamenter demokrasiden söz edenler vardır.

Ama bu tartışmanın tamamen dışında, işçi sınıfının yolu vardır.

İşçi ve emekçilerin iktidarı, sosyalist devrim, gerçek anlamda çözüm yoludur.

Direniş cephesinde yer alanlar, esas olarak bu direnişler üzerine tartışmalıdır. Gerçek anlamda çıkış buradadır. İşçi sınıfının, kadınların, öğrencilerin geliştirdiği direniş, kurtuluşun, yeni bir dünyanın tohumlarını taşımaktadır. Gezi ruhu burada yaşamaktadır.

İşçi ve emekçiler, yeni direniş yol ve yöntemleri geliştirmektedirler. Ama bunlar, kendiliğinden, önceden tasarlanmayarak gelişen metotlar olmamaktadır. Bir de bunları önceden tasarlamak, örgütlü geliştirmek hâli vardır. Buna rağmen bu yeni direniş yolları çok değerlidir. Ama artık, bu direnişlerin gelişimi, bu direnişlerin büyümesi, bu direnişlerin daha örgütlü hâle gelmesinin tek yolu vardır: Birleşik Emek Cephesi.

Devrimci hareketimizin ana görevi budur. Birleşik Emek Cephesi’ni örmek, bugünün en önemli görevidir. Bu yolla, sadece eylemler daha örgütlü, direnişler daha kalıcı hâle gelmekle kalmayacaktır. Aynı zamanda eylemler içinde devrimci akıl daha fazla devreye girecek ve mücadele daha öğretici olacaktır.

Birleşik Emek Cephesi, mimarını, mühendisini, doktorunu, avukatını, öğrencisini, kadınını, erkeğini içine alarak tüm işçi ve emekçilerin ortak mücadele cephesidir.

Altını çizmek istiyoruz, bu topraklarda, kolay zafer olmayacaktır.

Emeksiz ilerlemek, emeksiz kazanmak, örgütsüz güçlenmek mümkün değildir.

Standartlanmış yaşamları, yakınmalı sohbetlere hapsolmuş yaşamı, içki masalarına hapsolmuş eleştirileri aşmak gerekir. Hayatın içine, tüm varlığınla, tüm benliğinle, tüm enerjinle dalmak, mücadeleye böyle atılmak gerekir.

Birleşik Emek Cephesi, bir direniş cephesidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here