Boğaziçi Direnişi: Deneyimlerimiz ve görevlerimiz

Boğaziçi Direnişi, 4 Ocak günü binler olarak Güney meydandan Kuzey’e ve tekrar Güney’e yürüyüşümüzle aldığımız tutumun doğrultusunda başlamıştır. Yazıya başlarken direnişin başladığı güne dair belli yerlerin altını çizmek isteriz. Ardından direnişin devamında yapılanı yapılmayanıyla elimizdeki tabloyu ortaya dökmemize yarayacak deneyimlerle yeniyi yaratmak yolunda atılması gereken adımları ele alacağız.

Direniş, öğrenci hareketinde yer alan tutumlar ve eğilimlerle ilgili tartıştığımız birçok çelişkiyi açığa çıkardı. Bu çelişkiler ışığında bazı temel ideolojik sorunları ele almak isteriz. Bunun için direnişin başladığı ilk güne dönerek devrimci dostlarımız ve eylemi örgütleyen toplamın aldığı tutumu değerlendirmekle başlayacağız. Kuzey Kampüs’e forum için girmek isteyen öğrencilere ÖGB’nin “sadece Boğaziçi öğrencileri girebilir” uyarısını yapması ve kapının önünde durmaya devam etmesini hatırlıyoruzdur. Eylemi örgütleyen inisiyatifin ÖGB uyarısını dikkate alması yüzlerce öğrencide gerginlik yarattı. En önde duran devrimci öğrencilerin, eylemi örgütleyen inisiyatife bu uyarıyı dikkate almaması yönünde geniş kitleyle müdahalesi, ÖGB ve öğrencilerin karşı karşıya gelmesini sağladı. Böylece Kuzey Kampüs’e turnikelerden atlayarak girildi ve ilk atlayış, aslında bu direnişin ateşleyici anlarından biri oldu. Devamında binlerce öğrenci sloganlarıyla, dövizleriyle, aylardır birbirini görmemenin verdiği hasretle de Kuzey meydanı doldurduk. Kuzey’de alınan forum sırasında Melih’in Güney Kampüs’e geldiği haberi herkesi harekete geçirerek Güney Kampüs’e yürümeye başladık. Güney kapı önüne geldiğimizde karşımızda polis yığınağını gördük, sayıca üstündük ama ne yapacağımız belirsizdi. Bu durum karşısında ne yapılacağı daha önceden tasarlanmış olmasa dahi, çizilen sınırı ve dayatılanı kabul etmeyecek bir durumdaydık. Planlanan basın açıklamasının ve bütünde eylemin inisiyatifini alan arkadaşlar, sırtlarını polise yüzünü bizlere dönmüştü. “Bugün eylemimizi bitirelim, iki gün sonra daha kalabalık bir toplam olarak yeniden gelelim” diyerek dağılmamızı istiyordu. Alanda yüzlerce öğrenci bu duruma itirazlarını sloganlarla yükseltti. Eylem inisiyatifini kenara çeken öğrenciler, barikatı çeken polislere barikatı kaldırmalarını söyledi. Barikata yüklenme ve devamında yaklaşık 4-5 saat kadar süren çatışma direngen bir tablo ortaya koydu. Eyleme katılan ya da sonrasında eylemi izleyen herkes cüreti kuşanan öğrencileri izlediğinde umutla dolduracak bir tutum sergilendi. Ertesi gün yapılan operasyonlarla 24 öğrencinin ev baskınlarıyla gözaltına alınmasının ardından 6 Ocak günü Kadıköy eyleminde ve öncesinde Bebek’ten Beşiktaş’a yürüyüşte, direnişin okul içi çadır nöbetiyle devam etmesinde 4 Ocak’ta alınan sınır tanımaz, direngen tutumun payı yadsınamaz.

Direniş başından bu yana öğrenci hareketinde yer alan devrimci örgütler, sürecin bir adım dışında tutum aldı. Hareketin seyrine müdahale etmekte yetersiz kalındı, belli noktalarda “kitlenin kendiliğinden eylemi olduğu için müdahale etmemeliyiz” fikri bile savunuldu. Ancak biz devrimci özneler, kitleyle birlikte ve kitlenin bir adım önünde hareket etmeyeceksek; barikatın önüne dayanmış öğrencilerin iradesini bizim dışımızdaki öğrencilerle beraber o barikata yüklenerek bir adım daha öne taşımayacaksak “kitle ve devrimciler” ayrımı gereksiz olmaz mı? Devrim saflarına katmak için analiz ettiğimiz kitlenin, üniversite öğrencilerinin, kendilerini tarif edebileceği, direnişte örgütlü bir şekilde yer alabileceği alanların eksikliğinden bahsedip bu alanları devrimcilerin öncülüğünde kurmanın kitleden kopuk bir hareket tarzı olduğunu söylemekle kalmak yapılan analizin sonucuna nasıl bir müdahaleyi içermektedir? Veya bu alanların, direnişin devamında kurulan üniversite dayanışmalarının kitleselleşmediğini öne sürüp yapılan eylemleri biçimsel bulmak ve aynı zamanda içinde yer aldığı dayanışmanın kitleselleşmesi adına herhangi bir öneri, eylemle gelmemek ortaya konulanı eleştiriden ziyade bir “yakınma” yapmaz mı?

Boğaziçi Direnişi’nin yarattığı çelişki ve sorunların geliştirici yanıyla çatışma yanı birlikte işledi. Direniş bizi daha önce karşılaşmadığımız birçok sorunla yüzleştirirken bu sorunlara karşı aldığımız tutumumuz ya bizi insanlaştırır ya da egemen ideolojiyle olan bağlarımızı güçlendirir. Bu süreçte açığa çıkan sorunlar ve çelişkilere verilen tepkiler, “insana dair” olan meseleleri, sistemle olan ideolojik bağlarımızı da ele almamız gerektiğini gösterdi. Bu ihtiyaca binaen, son dönemde yapılan bazı eylemlerdeki deneyimlerimizi gözden geçirmek isteriz.

Okul içerisinde iki defa çadır nöbeti eylemi gerçekleşti. Çadır eylemleri öncesi okula yoğun bir polis ve güvenlik gücü akıtıldığı herkesçe biliniyor, okul içine kurulan güvenlik kameraları da bunun yanındadır. Bu gündemler etrafında harekete geçen, devletin okuluna yaptığı bu saldırıya eylemiyle cevap vermek isteyen öznelere eylem istenildiği gibi sonuçlanmadığında “bu eylemin yapılmasına gerek yoktu” tarzında yorumlarla karşılaştık. Yine bir çadır eyleminde eylemin gidişatına dair forum alınıp, buradan çıkan karar doğrultusunda eylem Güney kapıya taşındıktan sonra gerçekleşen ÖGB ve polis saldırısının ardından eylemi kapıya taşımanın ortak karar sonucu değil, bireysel yönlendirmeler neticesinde olduğu ve bu yönlendirmeler nedeniyle bu saldırının gerçekleştiği biçiminde yorumlar olduğunu biliyoruz. Bu eylemlerin planlandığı gibi gerçekleşmesine yönelik tutumların eksik kalması bu eylemlere dahil olanlarda, eylemleri takip edenlerde moral bozukluğuna yol açtığını gördük. Eylemlerin istenildiği gibi ilerlemesi için gereken tutumların alınanı, alınmayanı bir bütünde oradaki öznelerin kendi iradeleriyle aldıkları kararlardır. Burayı atlamamak ve bir eylemi değerlendirdiğimizde buradan bakmak gerekir. Diğeri özneliğini reddetmeye ve kendini nesne konumunda görmeye, ortada “kötü niyetli” bir suç aramaya ve bu suçu başkasında bulmaya çalışmaya ve eleştirerek deneyimin üzerine çıkmaktan ziyade lafazanlığa, söylenen sözler yapılana dair dedikoduya dönüşür. Bu davranış biçimi eyleme geçen ve hareket eden özneleri alanın dışına itmeye yol açar, bizi beraber direndiğimiz arkadaşlarımızı bir adım ileri taşımaktan geri tutar. Tartışmaları eylemin hedefi ve sonucu çerçevesinden çıkarıp, başarılar-başarısızlıklar, kişiler-niyetler ikiliklerine sıkıştırır; bu da hedefe ulaşmakta, elde ettiğimiz sonucu kavramakta bir fayda sağlamaz. Yani bu tarzda bir yaklaşım “devletin okula polis, ÖGB aracılığıyla yaptığı saldırılara cevabımız ne olacak” sorusunu yanıtlamaktan ziyade, bağcıyı dövmekle ilgili olur.

Kendi özneliğini reddetmek beraberinde çevredeki kişilerin de özneliğini reddetmeye, onları da nesne konumunda görmeye yol açar. Yukarıda bahsettiğimiz, polis ve ÖGB’nin saldırdığı çadır eyleminde, eylemin örgütlenme kısmında ya da eylem içindeki forumda yer almamış arkadaşlarımızın, bir noktadan sonra olaya “eylem komitesi” adıyla dahil olduğunu ve eyleme katılanlarla tartışmadan eylemi bitirmeye çağırdığına tanık olduk. Bu arkadaşlarımızın niyetinin saldırı karşısında en az hasarla eylemi yönetmek ve bunu hakkıyla yapmak olduğunu biliyoruz. Ancak yönetmek başkası adına karar almak değil, toplamın ortak bir irade oluşturmasını sağlamak ve bunu hayata geçirecek araçları işletmektir. Sonucunda bir karar alınmış olur ama bu başkası “adına” değildir; çünkü artık konu kişilerin tek tek fikirlerinden çıkmış, ortaklaşa bir fikre evrilmiştir. Bahsettiğimiz durumun yaşanmasının nedeni, yönetmek kavramının liberal bir anlayışının sonucudur. Zira bu sistemde yönetilenlerin tamamı nesne konumundadır, onlar adına karar almak doğru olandır. Bu liberal anlayış da iki sonucu doğurmakta; kişi sorunla yüzleşip tutum alamazsa ya kendini manipüle edilen, nesne olarak görülen bir yerde konumlandırır ya da ortak bir irade oluşturmaya çabalamadan, kendi doğrusunu başkalarının iradelerini yok sayarak dayatır. 4 Ocak’ta barikata yüklenmemizi ve devamında direnişin ivmesini yaratan şey, “eylemi bitiriyoruz” çağrılarına orada bulunan eylemcilerin iradesini yansıtmadığı için kulak asmamamız değil miydi? Aslında direniş boyunca yaptıklarımıza dönüp baktığımızda, bugün yaşadıklarımıza benzer sorunlara karşı aldığımız geliştirici tutumlara dair birçok örnek görüyoruz.

68 gençliğinin “içindeki polisi öldür” sloganı bu davranış biçimiyle karşılaştığımızda ne yapmamız gerektiğini anlatıyor, biraz açmak isteriz. Sorun, karşısında tutum alındığında geliştiricidir, alınan tutum da eylemle ölçülür, bu eylem de bilincin ifadesidir. Sorun karşısında eleştiri varsa, bu yönlü bir eylem ortaya konmalıdır. Bu tutum sadece beğenmemezlik, yapılanı ötelemeyle sınırlı kalıyorsa kolay olan seçilmiş demektir. Sorun karşısında tutumumuz bu olursa eylemsizlik örgütlenir, hatalar için günah keçileri aranır, bütünü ilerletmekle ilgili olmadığı için kendimize dair kaygılar bütünün kaygısıymış gibi yansıtılır. Bu burjuva ideolojisinin, egemen ideolojinin yansımasıdır, sistemle olan bağlarımızı tutan içimizdeki polistir; bu sistemde yaşayan herkese sirayet eder. Belirleyici olan, direnişin öğrettiği buna karşı verdiğin mücadeledir. Bu düzenin pisliğine bulanmış bu bakışa öncelikle biz ve diğer kurumlardan yoldaşlarımız, devrimci öğrenciler müdahale etmeliyiz; müdahalesizliğimiz sonucunda birlikte mücadele yürüttüğümüz sıra arkadaşlarımızda karşı tarafın da ideolojisi örgütlenmektedir. Oysaki madem eleştiriler var, madem yapılanın etkisi herkesçe bir yerden görülüyor beğenilmiyor, meydan orada, okul orada; bu kadar basittir.

Direnişten doğru bakar, kendimizi burada bir özne olarak tarif edersek konuyu bu sadeliğiyle anlayabiliriz. Bahsettiğimiz tutumları tartışmaya açmamızın nedeni bu direnişteki kazanımlarımızı büyütme amacımızdandır. Bu nedenle önümüzde duran bütün bileşenlerin katılımıyla gerçekleştirilecek rektörlük seçimini hayata geçirme yolunda önümüzdeki taşları temizlemeye ihtiyacımız var.

Ocak ayı içerisinde kurulan bileşenler meclisi üniversiteyi yönetme iddiasında yol açıcı oldu. Gözaltılar sonrası dağılan bileşenler meclisini tekrar toparlamakta eksik kaldık. Buradan şunu çıkartabiliriz; söz, yetki, karar mekanizmaları bizim kurduğumuz, bu fikirde buluşanların örgütlediği ve yaydığı oranda işleyecektir. Bileşenler meclisinin geniş tabana yayılması yolunda atılmayan adımlar devamında karışıklıklara yol açarak ilerleyişini sürdü. Bu süreçte öğrencilerin temsiliyet biçimine dair “beni temsil eden kişiye nasıl güveneceğim” sorusu, temsilcilerin seçimle belirleneceği söylense de yaygın bir soruydu. Bu sorunun temelinde yukarıda bahsettiğimiz özne-nesne ikiliğine bakışın yattığını söylemek yanlış olmaz. Fakülte, bölüm bazlı kurulacak mekanizmalar ve kurulan onlarca inisiyatifin içerisinde yer alacağı meclis fikri direnişe ve devamında bütün üniversitelerde model olarak önümüzde duracaktır. Bu deneyimi elde etme ve gerçekleştirme olanakları hâlâ elimizde duruyor.

Direnişimizle yolladığımız Melih Bulu ardından şunu gördük ki istediğimizde kazanım elde edebiliyoruz. Kazanımlarımızı bir adım daha büyütmenin yolu tüm bileşenlerin katılımıyla her yol ve yöntemi deneyerek seçim örgütlenmesi gerçekleştirmek. Burada hocaların dahiliyeti daha zayıf ise onları katacak eylem biçimi ve söz üretimi onları da seçim sürecinin parçası yapacaktır. Aday olarak gösterilen hocaların ya da bir bütünde akademisyenlerin “sürecin atıllaşması” olarak ele aldıkları bileşenler seçim süreci YÖK’e sunulacak adayları belirlemekle sınırlı bir tutumla devam ediyorsa devamında yapılacak olan bileşenlerin seçim talebini okul içerisinde örgütlemek, sözü eylemle bütünleştirmektir. Burada talepler son süreçte sosyal medyaya sıkışmış durumda kaldı. Melih’in alınması sonrası boşalan koltuğun atanmışını beklemeden dile getirilen bileşenlerin seçimini eyleme dönüştürmeli, bunun yerine atanacak herhangi birinin dahi koltuğunda kalıcı olmadığını 6 ayı aşan direnişimizin kazanımı olduğunu görerek hareket etmeliyiz. Taşı delen suyun kuvveti değil damlaların sürekliliğidir. Kazanımlarımızı sürekliliğe bindirecek olan da taleplerimizde ısrardan, bu yöndeki eylemimizi büyütmekten geçmekte.

Boğaziçi Direnişi’yle üniversitelerde büyüyen bu ateşi dört bir yanda büyütecek olan özneler olarak önümüze çıkan bu deneyimlerden öğrenerek devam etmeliyiz. Önümüzdeki dönem okulların açılmasıyla beraber hareketli bir sürece gireceğiz. Öğrenci gençlik içerisinde yanan bu ateşi örgütleyecek güçlerin kendilerini odak olarak görmesi, önümüzdeki döneme dair gelişen bu hareketi göğüsleyecek örgütlenmeler yaratacaktır.

Özgür bilimsel eğitim, kampüslerde dünden daha yakıcı bir şekilde ihtiyaç olarak dile getiriliyor. Üniversitelerin özneleri olan öğrenciler olarak bize düşen bu talepleri ve ihtiyacı örgütlemektir. Artık daha fazla tekrarlamalıyız: Üniversiteleri yönetmeye geliyoruz!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here