“Biz”deki hastalıklar: Durumu “teorize” etme, sıradanlaşma, “içe” kapanma

Fotoğraf: 1 Mayıs 2012 / Taksim

“Hastalar, kardeşlerim

iyileşeceksiniz

biraz sabır, biraz inat

kapının arkasında bekleyen

ölüm değil, hayat!”

Nâzım Hikmet

Kaldıraç sayfalarında geçen yıl, “aydın” üzerine bir tartışma vardı. Bu tartışmalarda, bir yandan “aydın” kavramı netleşiyordu, bir yandan da “ne yapmalı” sorusu, daha arkada, işleniyordu. Herkes kendi payına bu arka tartışmayı işletiyordu diyebiliriz. Fikret Başkaya, orada, kavramları netleştirmek için, üç ayrı kavram kullandı: Biri okur-yazar idi. Aslında okur-yazar olmanın, “aydın” olmak anlamına gelmediğini vurguluyordu. İkincisi “aydın” kavramıdır ve doğrusu son derece yalın bir biçimde de ortaya konmuştur. Aydın-münevver kavramı, bunun tarihi, kısa ve net olarak o sayılarda bulunabilir. Sanırım, herkesin ortak fikri de öyledir. Ve üçüncü kavram, “entelektüel” olarak ortaya konulmuştur.

Günlük kullanımda “aydın”, yaygındır ve hâlâ olumlu anlamda kullanılacaksa “entelektüel” anlamında kullanılmaktadır. “Entelektüel” ise, yanlış olarak ülkemizde “konuşup iş yapmayan eylemsiz insan” gibi kullanılmaktadır. Elbette yanlıştır. Belki bir süre, biz, aydın-entelektüel demeyi yeğlemeliyiz, entelektüel’i kastetmek üzere.

Aslında bu tartışmaların kavramsal boyutuna dönmeye niyetim yok. Her şeyin hâlledilmiş olduğu anlamında “niyetim yok” demiyorum. Çok daha derinlikli olarak yürümesi gereken bir tartışmadır ve kanımca, ülkemiz “aydın”ı üzerinden bir tartışma ile yerli yerine oturtulmadan, bir dönüm noktasını aşması da mümkün değildir. Nâzım’ın “putları yıkıyoruz” kampanyası bu açıdan somuttur.

Ama benim daha çok tartışmak istediğim şey, o tartışmaların arka planında da var olan bölümdür, yani “ne yapmalı” bölümü. Belki bunun için, ne yapmakla meşgul olunduğunu ele almak yerinde olacaktır. Sanırım, bu konuda tartışmayı ilerletebilmek için, en uygun olanı, bir, iki, üç gibi maddelerle yol almaktır. Böylesi bir maddeleştirmenin tek olmasa da riski, aslında okuyucunun sayılan maddeleri, konunun “tüm yönleri ile ortaya konmuş olması” gibi görmesidir. Yani, x kadar madde sayılıyorsa, başka bir madde yokmuş ve olamazmış gibi düşünülmesi. Oysa böylesi bir tartışmada, bu mümkün değil. En azından, bizim böylesi bir iddiamız yok. Biz, siyasal bir hareketiz ve aslında durum tespiti yapmak istiyoruz ve herkesi bu doğrultuda tutum almaya, görev almaya, işe, eyleme davet ediyoruz. Demek oluyor ki, bizim saydığımız maddelere mutlaka yenisi eklenebileceği gibi, birleştirilmeleri de mümkündür.

Günlük siyasal mücadelenin ötesinde, daha uzun vadeli sorunları, daha genel sorunları ele almak, bir yönü ile bir tartışmadır. Elbette ideolojik tutumunuzu yansıtır ama daha çok bilimsel-teorik bir tartışmadır. Bu nedenle de “eksiksiz” olması beklenebilir. İşte, biz bu eksikli olma durumunu göze alarak bu tartışmaya girişmek istiyoruz.

1

Önce bir tespit gerekir. Devrimin durumu konusunda bir tespit. Bugün, iktidar, sosyalist bir devrim ile devleti yıkmak ve yeni bir dünyaya, komünizme atılan ilk adım olarak siyasal iktidarı almak anlamında iktidar, nesnel olarak işçi sınıfına çok yakındır. Yani, nesnel olarak işçi sınıfı, ülkemiz tarihi içinde, iktidara bu denli yakın olduğu bir dönem yaşamamıştır. Bu anlamda nesnel olarak işçi sınıfı, iktidarı almaya çok yakındır. Belki buna tarihin bir çağrısı da diyebiliriz: Tarih işçi sınıfını iktidara çağırıyor. Ama öyle genel anlamda değil, yakıcı ve nesnel yönü ile son derece yakın anlamda.

Ama devrim, sadece “nesnel şartlar”ın olgunlaşması ile gerçekleşmez. Zamanı gelince bir doğumun ortaya çıkmasında da ebe gerekir ama, devrim üzerine konuşuyorsak durum biraz daha farklıdır. Doğada ebe yoksa da o doğum, şu ya da bu biçimde gerçekleşir. Ama hiçbir nesnel şart, devrimin otomatik olarak gerçekleşmesini sağlamaz. Bunun için öznel şartlar da gereklidir.

Devrimin nesnel temeli, üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişimini engellemesidir. Bu her tarihsel sosyo-ekonomik sistemin sonudur. Kapitalizm için bu nesnellik, 1900’lerin başından beri vardır.

Ama devrimin nesnel koşulları dediğimizde, bu çok genel nesnel temel üzerinde daha özel bir durumdan söz ediyoruz demektir. Ortada, egemen sınıf adına bir iktidar var. Devlet, her durumda sistemi korumakla görevli, egemen sınıfın baskı aygıtıdır. Yani, öyle “baba” değildir ve “devlet baba” anlayışı, devletin gerçek niteliğini gizlemek için oldukça yaygın olarak kullanılmış bir aldatmacadır. İşte bu devleti yıkmaktır devrim. Siyasal anlamda devrim, bu devleti yıkmak, parçalamak ve yerine işçi sınıfının diktatörlüğünü kurmaktır.

Bunun için nesnel koşulların oluşması demek, en başta, egemen sınıfın alışılmış metotlarla yönetemiyor olması ve geniş halk kitlelerinin de böyle yönetilmeye razı olmuyor olması gerekir. Bu birinci şarttır. Lenin’de vardır. Aslında ölçülmesi hiç de kolay olmayan bir belirlemedir bu. Her yönetme krizi, az ya da çok bunun içine girer. Ama aslında bariz bir biçimde halkın da bu yönetilme tarzını istemiyor olması önemlidir. Ve bunun ölçülmesi hiç de o kadar kolay değildir. Dahası, sadece bunu ölçme işi bile, devrimci bir siyasal partiyi gerekli kılar. Yani, halkın gerçek anlamda yönetilmek istememesi, öyle anketlerle ya da sadece anketlerle anlaşılamaz. Bunun için senin, yani iktidarı almak için örgütlenmiş öncü partinin faaliyeti gereklidir. İkinci koşul ekonomik krizdir. Bu krizin “had safhaya varmış olması” Lenin’in vurgusudur. Aslında bu vurgulardaki “had safha”, “en” gibi ölçüler, tam olarak belirlenmesi oldukça zor ölçülerdir. Ne zaman ekonomik kriz “had safhaya” varmış olarak ele alınabilir? 2001 krizi had safha mı idi, 2008 krizi? Ya da 2018’de kur yükselişi ile ortaya çıkan durum mudur kriz? Had safha ne demektir? Yani, bunu anlamak, ölçmek de devrimci örgütün işidir. Ve üçüncü şart var: Bu ilk ikisine bağlı olarak kitlelerin kendiliğinden eylemlerinin artışı. İşte ölçülmesi açısından en uygun ölçü de buradadır. En uygun, ama en kolay değil elbette.

Neden mi? Şöyle diyebiliriz:

Biliyoruz, devlet, sınıf savaşımlarına göre şekillenir. Mesela ABD’de devlet Kızılderili denilen yerlileri katlederek, soykırımdan geçirerek bir burjuva devlet olmuştur. Oysa bir başka devletin tarihinde bu yoktur. Bu iki devlet özü bakımından aynı olsa da, her ikisi de tekelci polis devleti olsa da, birbirinden farklılıklar gösterirler. Bizim ülkemizden biliriz, eğer Ermeni, Pontus, Süryani vb. katliamlar olmamış olsa idi, belki bugün Kürt halkına dayatılan katliamlar çok daha fazla tepki çekerdi. Belki bizim aydınımız, solumuz da bu tarih altında, bir yanı eksik olarak şekillenmiştir. Yani, devlet, sınıf savaşımından öğreniyor. Biz, işçi ve emekçiler, eğer sınıf savaşımından bir öğreniyorsak, devlet on öğrenebiliyor. Çünkü onların devleti, örgütü var. Öğrenmek, örgütlü bir varlık için daha mümkündür. Öyle değil mi, öğrenmek toplumsal bir süreç değil mi? Öyle ise en ileri öğrenmek, istisnalar bir yana, örgütlü şekilde başarılabilir. Demek ki, yeri gelmiştir; bir entelektüel örgütlü değil ise, öğrenme işinde de daha ileri gitmeyi reddediyordur. İşçi sınıfı ne kadar örgütlü ise o kadar sınıf savaşımı deneyimlerinden öğrenebilir. Ne kadar az örgütlü ise o kadar az öğrenir. Mesela devlet-patron, işçileri kandırmak için, her zaman işçilerin arasından bir balta sapı seçer. Ve işçileri, o ikna eder. Ödülü de paradır, ya lüks ev ya lüks araba vb. Bunu her kuşak işçi yaşar. Dedemiz de öyle kandırıldı, babamız da ve şimdi de biz. Eğer örgütlü olsak, örgütsel geleneğimiz güçlü olsa, belki dedemizi kandırabilirlerdi, ama ona karşı kullanılan bu savaş hilesi, babamıza işlemezdi.

Devlet, sınıf savaşımına göre şekilleniyorsa eğer, demek ki, devlet, kendiliğinden eylemleri engelleyecek adımlar da atacaktır. Mesela sendikalara kendi adamlarını yerleştirecek, mesela Alevi derneklerine kendi adamlarını yerleştirecek, mesela Barzanici Kürt örgütlenmesi yaratacak, mesela işçi sınıfının en düşük kesimlerinden kendine milliyetçi çeteler kuracak, mesela mahalledeki işsizlerden kendine eroin çeteleri oluşturacak vb. Bu yolla, aslında toplumsal eylemleri de önlemiş olacak. Kendiliğinden kitle eylemlerini daha doğmadan boğmaya çalışacak. En önemlisi, “devlete karşı isyan” korkusu yayacak, “sokağa çıkmak” tehlikeli hissini egemen kılacak, kısacası sindirdikçe sindirecek ve ideolojik hegemonyasını pekiştirecek. İşte tam da bunu yapıyorlar.

Ama buna rağmen, yine de kendiliğinden kitle eylemleri artar. Çünkü ne önlem alırsan al, ne kadar baskılarsan baskıla, sonuçta hayat dayanılmaz noktaya geldiğinde, işçi ve emekçilerin, kadınların ve gençlerin zulme karşı isyanı korku duvarlarını aşar. İşte bu kendiliğinden kitle eylemleri, gerçek anlamı ile devrimci durumun ölçülmesinde oldukça önemli göstergelerdir.

Devrimci örgüt, bu durumu ölçmek için, basının engellemelerini aşacak mekanizmalara sahiptir. Ve dahası, genel olarak durumdan bir epeyce farklı olarak, “kitlelerin ruh hâli”ni de ölçebilecek bir örgütsel yapıya sahiptir. Onun için, kitlelerin içinde olmayan bir devrimci örgütlenme, ne kadar doğru analizler üzerinden ilerlerse ilerlesin, kitleleri sevk edemez, yönetemez, onların öncüsü olarak kendisini örgütleyemez.

İşte bu nesnel şartların, ülkemizde bugün var olduğu, olgunlaştığı fikrindeyiz.

Ama buna karşılık, devrimin zaferi için gerekli öznel güçler eksiktir. Devrim, devrimci partinin öncülüğünde, kitlelerin örgütlü eylemi ile zafere ulaşır. İşte eksik olduğunu söylediğimiz şey de budur.

Nesnel olarak devrim yakın, öznel olarak ise “uzak”tır.

Elbette “uzak”lık görelidir. Bazan yarın çok uzaktır, bazan birkaç yıl çok yakın sayılır. Öyle ise, şimdi küreklere asılmanın, şimdi motoru açmanın, “adedi devir”i artırmanın zamanıdır.

Demek oluyor ki, herkesin, her devrimcinin, her “aydın-entelektüel”in yapacağı çok şey vardır. Ve bunun yolu da bilinmez değildir. Dünya devrimci hareketi tarihi, bu konuda birçok şey öğretecek kadar derindir.

2

12 Eylül yenilgisi, sol hareket içinde bir askerî, ideolojik, örgütsel yenilgi olarak algılanmak, öyle ele alınmak zorundadır.

Devrimci hareket, son derece cılız direnişler göstermiştir. Örgütsel yapılar, son derece hızla ve üstten aşağıya doğru çözülmüştür. Demek oluyor ki, devrimci hareket, devleti tanımamıştır, tanıyamamıştır. Devletin “Kemalist” ordusuna duyulan “bön”ce güven, bunun başlı başına bir işaretidir. Oysa Kemalist olduğu varsayılan ordu 1952’den beri ciddi biçimde NATO ordusuydu, hâlâ da öyledir. İktidarı alma rüyasını bile görmedik. Oysa iktidarı hedeflemeyen bir devrimci hamle, iktidarı hiçbir zaman alamaz.

Ama en büyük çözülme, ideolojik alanda oldu.

Buna bir erozyon diyebiliriz.

Bu erozyon, toprağın kayması gibi, sol ve aydın kesimleri devlete doğru kaydırdı. Hem de frensiz bir biçimde.

Bu durum, bizim safta kalanlarda kavramsal kargaşayı artırdı. Sadece bir örnek, sivil toplum kuruluşları (STK) diyoruz, oysa baştan aşağıya egemen sınıf kodlamasıdır. Bizim cephenin kavramı, demokratik kitle örgütleri (DKÖ)’dir. Mesela Mimarlar Odası, mesela Tabipler Birliği birer DKÖ’dür. Burjuva devlet, tekelci polis devleti, nasıl sendikaları kendine bağladı ve bir sendika mafyası örgütledi ise, aynı biçimde kendi sızdığı örgütleri STK olarak lanse etti ve onun dışında denetime alamadıklarını kapattı. Ve bugün, bilimle uğraştığını söyleyen herhangi bir kişi, utanmadan, STK diye bir kavramı kullanmaktadır, dahası bazı sol liberaller de bu kavrama yapışmış gibidir. Sosyolog unvanı ile yazanlar STK diye lafa başlamaktadır. O kadar ki, biz DKÖ dediğimizde, bize “uzaylı” diye bakılmaktadır. Bir açıdan da doğrudur, devrimci mücadelenin, tarihi derinlere uzanan uzayına bağlıyız.

Şimdi biz bu sürecin, solu ve devrimci-aydınları, solu ve aydın-entelektüelleri etkilemesi ile ilgiliyiz. Yoksa geniş kitleler üzerindeki etkisi ile ilgili değiliz şu an.

Bu sürece biz, “durumu teorize etme”, “sıradanlaşma” ve “içe kapanma” diyoruz. Daha doğru kavramlara da açığız elbette. Ve tartışırken, sol ya da devrimci-aydın ayrımı yapmadığımız sürece, ikisini de birlikte ele alıyoruz demektir.

Bir devrimci-aydın, bugün, ülkedeki duruma baktığında, kendini yalnız hissetmektedir. Bu doğrusu bir ölçüye kadar da son derece doğrudur, öyle hissetmelidir. Çünkü, bugün, bizim cepheden gelen bir rüzgâr ortalığı birbirine katıyor değildir. Ama sadece bir yere kadar doğrudur. Gezi Direnişi gibi bir direnişi de düşünürsek, bu yalnızlığı başka türlü ele almak gerekir. Bu yalnızlık, acaba, bir tür yaşam biçimi, bir tür alışkanlık, bir tür hastalıklı hayatı devam ettirme hâli, bir tür alışkanlıklarını bozmak için gerekli cesaretsizlik midir?

İnsanoğlu, doğanın bir parçası olsa da, onun bilincine varabildiği için, yani bilinci olduğu için, şaşırtıcı bir “adaptasyon” yeteneğine sahiptir. Belki bazı canlılar gibi, vücudumuzla çevreye uyum sağlayamıyoruz ama yine de kamufle olmakta hepsinden daha yetenekliyiz.

En zor koşulda insan hayata adapte olabiliyor. Bu yaşamını sürdürmeni sağlayabiliyor, ama bu yeni yaşama ne ölçüde yaşamak deriz bilmek zor.

Baskı ve sansür koşulları, mücadelenin geri düştüğü koşullar, insanın kendisini düşman safına kapaklanacak kadar namussuzlaşmamış kesimleri için de zordur. Direnmenin, ayakta kalmanın birçok yolu ortaya çıkıyor. Ve sonunda bu “yeni” hayat, dünden gelen değerleri bir yumurtanın içinde saklar gibi saklamamıza olanak verebiliyor, ama bu arada bizi de kendine uydurmuş oluyor.

Bizim çıktığımız yol belli. Bize yakın dostlarımız (dostumuz olmamış olsalardı, onları eleştirmeye kalkmazdık), “bu ülkede, bu halkla devrim olmaz” diyorlar. Dediklerini anlıyoruz, yani ne demek istediklerini anlıyoruz. Bize kendimize dikkat etmemizi, bu halkın içinde ihanetçinin, işbirlikçinin çok olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Biz de diyoruz ki, zaten o nedenle devleti yıkmak istiyoruz, bu burjuva egemenliği, insanı soysuzlaştıran bu sistemi yıkmak istiyoruz diyoruz. Yani, bu ihanetçinin, bu işbirlikçinin işbirliği yaptığı yeri yıkmak istiyoruz. Anlaşılacağı üzere, dostumuzun da yolu belli. Ayrı yollardayız. sadece onun gönlü bizimle, biz ise onun gönlünden daha fazlasına ihtiyaç duyuyoruz, onun kendisine, eylemine, aklına ihtiyaç duyuyoruz.

Bu aslında, bilimsel olarak hastalıklı bir durumdur. Hastalıktan kurtulmanın, iyileşmenin iki yolu var, ilki sizin irade koymanızla ilgilidir, yani dostumuz bunu istemelidir, ikincisi ise ortamın, havanın değişimidir, yani toplumsal eylemliliğin gelişimidir. Dostumuzu iyileştirecek şey bu iki süreçtir, ya ayrı ayrı ya ikisi birlikte, yani ya şimdi ya da zamanı gelince. Tekrar etmeliyiz, biz, bize en yakın olanlardan, dostlarımızdan söz ediyoruz. Er ya da geç birlikte yürüyeceğimiz kesin olanların, bugün ya da daha erken birlikte yürümek üzere saf tutmaları için eleştiriyoruz.

İnsan sadece “yeni yaşam”a uyum sağlamıyor. Onu da teorize ediyor. Teorize etmeye, bahanenin gelişmiş hâli diyebiliriz. Köylerde oynamak için davet edilen eğer utanıyor ise, “yerim dar” diye bir bahane uydurur. Bizim aydın-entelektüelimiz ise, aslında duruma uygun bir teori geliştiriyor. Mesela devrim, aslında bizzat içinde kendisinin olduğu ve her şeyini açıkça bildiği bir parti tarafından yapılabilir gibi. İyi ama, her şeyini senin bildiğin bir parti, legal-yasal bir parti olabilir ve devrim için böylesi partilerin varlığı çok da önemlidir. Ama devrim böyle olmaz. Bu durumda sen, çoktan bir parti-örgüt kurmuş olmalıydın, ki bu hâlde bile her şeyini bilemezsin, dahası bilmemelisin. Gördüğünüz gibi, son derece doğru ve bilimsel analizlerden sonra, geldiğimiz bir yerde, yaşam biçiminin verdiği alışkanlıkları teorize etme devreye girebiliyor. Burada “yerim dar”, başka bir biçime dönüşüyor: Dans etmek için gerekli metrekare ne kadardır? Biz diyoruz ki, konu toplumsal mücadele ise, sınıf mücadelesi ise, sen dans ettikçe duvarlar yıkılıyor, alan genişliyor, haydi ritme uy ve başla.

Bir başka örnek, belki tartışmayı daha da genişletebilir. Bu kez dostumuz diyor ki, “siz belli bir güce erişin, ondan sonra. Bu iş zordur, yapılamaz.” Aslında yine temizcedir. Biz öyle düşünüyoruz. Söyleyenlerin dostluk “derecesini” etkilemez bunlar. Biz bir düşünüş şeklini ele alıyoruz. Aydın ve sol saflarındaki yarı gizli, derinde kök salmış bir hastalığı ortaya çıkarmaya niyetliyiz.

Frédéric-Irène Joliot-Curie ikilisi, Nazi işgalindeki Fransa’da, laboratuvarlarında atomun parçalanması için Nazi nöbetçileri eşliğinde çalıştırılırken, bir yandan onları oyalıyorlardı ve diğer yandan da içinde etleri ile kemikleri ile yer aldıkları direniş hareketine bombalar tedarik ediyorlardı. Yani direnişçilere, “siz önce şu noktaya gelin, siz önce şu köprüyü geçin, şu dağları aşın” demiyorlardı. Zaten öyle de dememeleri gerekiyordu, bugün de gerekiyor.

İşte bu noktalarda başlayan bir “ama”, acaba, gerçeği ne ölçüde yansıtıyor ve hangi gerçeği yansıtıyor? Acaba, bu amalar, kendi durumumuzu “teorize” etmeye mi varıyor?

Madem ben devrim için gereken şu adımları atamıyorum, öyle ise “devrim böyle yapılmaz” tutumudur gerçek anlamı ile teorize etmek. Acaba bugün, daha çok sol, bu tutum içinde midir?

Bir yönü ile bu, güven sorunudur da. Güven sorununda bir sabit olarak kullanabileceğimiz gerçek var: Birçok hâlde güven sorunu, kendine güven sorunudur ve karşındakine güvensizlik olarak ortaya çıkar.

Kitleler için bu güven sorununu anlıyoruz. Çünkü 12 Eylül yenilgisi hâlâ yerindedir. Ve sosyalizmin çekiciliği de henüz öyle “gemileri yakıp” savaşa koyulacak boyutta değildir. Bu, kitleler için anlaşılırdır. Ama bilimle bakanlar için, görünenin ötesini, gelmekte olanı görenler için bu çok da anlaşılır gelmiyor.

Buna bağlı olarak, birçok kişi, bunların bir bölümü de bazı örgüt-partilerle bağlantılı, kalbinin bir köşesinde özlemini duyduğu devrimci mücadeleye, neredeyse güvensizdir ve bunun için hiçbir risk almadan yaşamını sürdürmektedir.

İnsanoğlunun özlemleri ile bu özlemler için yaptıkları arasında bu denli bir kopukluk, aslında onu hasta hâle getirir. Sevdasını kendi içine hapseden genç gibi, platonik bir yaşam sürmeye başlar. Hele ki, sizin istemleriniz toplumsal yaşama ilişkin, yani sizin bireysel ihtiyaçlarınızın ötesinde istemler ise, bu hastalık büsbütün tüm vücudu kaplar.

Kendi istemleri için (bireysel ihtiyaçlarını aşan istemleri) bir şey yapmayan bir kişi, sıradanlaşır. Sıradan, sürünün bir parçası hâline gelmiş bir kişi, sonra, bir rakı masasında, bildiği tüm doğruları söylemeye başlar. Evet bunlar doğrudur, ama ne işe yaramaktadırlar? Bu kadar çok doğruları söyleyebilen, ama bunun için bir şey yapmayan insanın oluştuğu bir başka dönem olmuş mudur? Sahi, bu kadar çok doğru, size fazla gelmiyor mu? Fazla, sıkıcı değil midir? Birçok hâlde bu kadar çok doğrunun konuşulduğu sohbetlerde, susmak zorunda kalıyoruz.

Temel ile Dursun birbirine bilmece sormaktadırlar. Dursun sorar: “Çıpası var sokamaz, peteği var bal yapmaz, kanadı var uçamaz bil bakalım nedir?” Temel bir an durur: “Arıdır ama ne boktan arıdır” diye yanıtlar. Bizim rakı masalarında gördüğümüz şey de budur. Her şeyi bilen, sola eğilimli insanlar, ama bildikleri hiçbir işe yaramıyor. İşte genel ve yaygın olan bu durum, yani bilmek ama işe yaramamak hâli, sol saflarda, bazı aydınlarda da “en az riskle yapmak” tutumu şeklinde yansımasını bulmaktadır.

3

İşte sıradanlaşmak dediğimiz risk de budur. Bilincinde olmak, mutlaka bu bilincin yansıması ile kendini ifade eder.

Bilincin ölçütü, pratiktir. Deprem konusunda bilgili olmak değil de, bilinçli olmak, mesela depreme dayanıklı evler yapmak ya da deprem fayları üzerinde yapılaşmamak demektir. Eğer bu yoksa, bu konuda konuşmak, aslında bir bilinç durumunun ifadesi olamaz. Bu durumda, bu konuda hiçbir bilgisi olmayan bir kişi ne kadar “sıradan” ise, o bilgili gibi konuşan kişi de o kadar “sıradan”dır ve elbette ilki daha masumdur.

İnsan bilincinin işareti eğer eylem ise, pratik ise, bu pratiğin en gelişmiş hâli, geliştirilen örgütlenmedir. Örgütlü mücadele, devrimci bilincin en gelişmiş hâlidir. Bu nedenle, tarih boyunca devrimci mücadeleyi izlemek demek, geliştirilen örgüt modellerini de incelemek demektir.

İnsan toplumsal bir varlıktır. Toplumsal bir varlık olarak insanın eylemi, toplumsal koşullar ve gerçeklikler içinde oluşur. Bir dili konuşmak için kullanmak üzere size 400 kelime bile fazla gelir, ama eğer siz edebi bir eser verecekseniz, bu kez o dile, aslında aynı dile, çok daha farklı tarzda hâkim olmanız gerekir.

Ve sizin gibi, bu edebî eserleri ortaya koyanlar, ne kadar birbirini aşarsa, o toplumda ortalama olarak dilin kullanımı da o kadar ilerler, diyelim ölçü 400 kelime ise, onu aşar. Mesela dilin iyi kullanıldığı bir toplumda ya da toplulukta, küfürler de değişir.

İnsanoğlunun en gelişmiş bilinci, kendi toplumsal koşulları ve süreci ile ilgili elde ettiği bilinç olabilir. Bu aslında son derece geniş bir alandır. Ve bu bilincin işareti eğer pratik ise, ki öyledir, öyle ise en gelişmiş pratik de insanoğlunun geliştirdiği örgütlenmedir.

Tüm insanlık tarihi boyunca, insan, kendi tarihsel ve toplumsal varlık sürecinin bilincine daha fazla varmaya başlar. Bu tarih boyunca aynı zamanda, insanın, yıkıcı ya da yapıcı, öznel eyleminin rolü artar. Tarih boyunca ilerlemede, öznelliğin rolü sürekli genişler. Sosyalist devrim ve ardından gelecek olan komünizmin kuruluşu süreci, insanın öznel rolünün zirveye ulaşacağı dönemdir (İnsanın öznel rolü, toplumsal anlamdaki öznel rolüdür ve bireysel anlamda insan ile hiç alâkası yoktur. Tüketim toplumunun bize dayattığı “birey” insan hâli, aslında fakirleşmiş, esirleşmiş insan hâlidir). İnsanoğlu, içinde yaşayacağı toplumsal koşulları, kendi elleri ile yaratmaya girişecektir. İşte o zaman doğanın bir parçası olduğunu çok daha ileri bir kavrayışla öğrenecektir. Belki o günleri yaşayanlar, bizim yaşadığımız bu modern zamanlara, insan öncesi tarihin son dönemleri diyeceklerdir.

Tarihte öznenin artan rolü, elbette bugün, modern kapitalist sisteme karşı mücadeleyi yönetecek örgüt meselesi bağlamında gündemdir. Yaşadığımız dönemin en önemli devrimci pratiği buradadır. Ve bu pratik, biliniyor, “buldum buldum” diye ortaya çıkmadan önce, bizzat bu pratiğin içinde yer alarak yaratılabilir. Kısacası bu süreç asla ve asla salt teorik bir süreç olamaz. Safını bilmek, o safta bir militan olmak devrimciliktir. Ama bu, hiçbir zaman “standart mekanizmalar”la bağlı olmak ile sınırlı tutulamaz. Şükür o kadar zekâmız var. Daha doğrusu zorlu yenilgi dönemlerinin kendine özgü bir zekâsı var. Hatta bu zekâ herkeste var, mesele bu zekâyı işlemekte, örgütlemektedir.

Eğer, bildiklerimiz bizi sıradan insandan ayırmıyorsa, aslında bu bir bunalım yaratır. Akmayan bilgi, akmayan bir su gibi çamurlaşır, bir bulanıklığa yol açar. Bilginin akması, toplumsal pratik içinde yoğrulması demektir.

Sıradanlaşma, aslında ortalama toplumsal bilinci aşamamak demektir.

Toplumsal bilinç, toplumdaki ortalama bilinçtir. Diyelim ki, bugün, hırsızlık, kamu malını soyma konusundaki bilinç, aslında toplumsal ortalama bilinç düzeyinde “makul”dur. Diyelim ki birisi kamu malını çalıyorsa, 5 müteahhite vergi afları getiriliyorsa, Erdoğan ailesi ile müteahhitler arasında akçeli ilişkiler varsa, bu durum “ayıplanmıyor.” Makul ve anlaşılır olarak karşılanıyor. İşte bu, toplumsal bilinç için bir örnektir. Aynı şey ahlâk açısından da söylenebilir. Namus, mesela kadının ve sadece kadının bacaklarının arasındadır, ama yalan söylemek namusla ilgili bir durum değildir. İşte bu toplumsal bilinç, genel bir kural olarak “birey”in bilincini belirler. Eğer birey bu bilincin dışına çıkamıyorsa, sıradanlaşmış demektir. Kamu malı soymak, yağma, rant sıradanlaşmıştır. Yalan sıradanlaşmıştır. Mesela bir tarikat üyesi, vapurda yanındaki eşine bakan bir çocuğu bile boğazlamaya hazırdır ama aynı zamanda kendisi eşini ve kendini tarikat şeyhine badeletmekten geri durmamaktadır. Bu kişinin vapurdaki davranışı sıradan, ortalama toplumsal bilince uygundur, ama tarikat şeyhine badeletmek üzere ailesinin tüm üyelerini sıraya dizmesi aslında “özel” bir durumdur, henüz sıradanlaşmamıştır.

Bilmek, ama bildiğinin gereklerinden habersiz yaşamak, aslında “bilmemek hâli” ile yaşamaktır. Bu durumda bu bilgiler, aslında var oldukları hâlde, işlevsiz, etkisiz, kullanılamaz durumdadır. Bunun insan üzerindeki etkisi, hastalık olarak adlandırılacak kadar önemli bir niceliği ifade eder.

Ortalama toplumsal bilinç ile davranmak, insanı “rahatlatır”. Bu nedenle aptallaşmak ile rahatlamak arasında, hatta aptallaşmak ile mutlu olmak arasında bir korelasyon kurulabilir.

Hemen her kültürel aktivite, aslında bu sıradan bilince, sanatın hemen her alanı bu sıradan, ortalama toplumsal bilince müdahale anlamını taşır. Onun için sistem, kapitalizm ya da günümüz tekelci kapitalizmi, entelektüel üretime, entelektüelin varlığına düşmandır. Bunun en açık örneği de, ülkemizde TV kanallarını dolduran “uzman”lardır. Kendinden menkul keramete sahip bu türedi “uzman”lar, muhtemelen Google’dan bir arama ile elde ettikleri, “doyurucu”luğu hamburger tarzı bilgilerle uzman olarak ortaya çıkmaktadırlar ve karşılarında yer alan eklenmiş “gazeteciler” formatlanmış karakter olduklarından herhangi bir soru ile bu bilgileri aşamamaktadırlar. Seyirci, bant sistemi üretilmiş bu bilgi “hamburgerlerini” yemekten obezleşmektedir, beyinsel obezite adı uygun olur mu, bilmiyorum, ama hastalık olduğu kesindir.

Tekeller çağı, aynı zamanda kitlesel üretim çağıdır ve bu çağda kitlesel üretim “standart” üretim de demektir. Standart, demek ki ortalama, kabul edilebilir anlamında iken, “kaliteli” olarak sunulmaktadır. Ve bu “standart” mallar, tüketim toplumunu gerekli kılmaktadır. Bilgi de bunun alanlarından biridir. “Uzman” üretimi, tam da bu yolla, bu anlamda Google’ın işi hâline gelmiştir ve bir üniversite öğretim üyesi, Google’ı aşan bir birikime, derinliğe sahip değildir.

Sıradanlaşma, işte böylesine kapitalist sistemin insanı yönetme uygulaması hâline gelmiştir.

Bilincin ifadesi olan pratik ortadan kaldırıldığında bilgi, sıradanlaşmak üzere hastalıklı davranışlara yol açmaktadır.

4

Örgütsüz insanın eylemi, ona bir anda sonuç verdiği ölçüde değerli gelmeye başlar. Bir üniversiteli, okulda katıldığı ilk protestonun hemen sonuç vermesini ister. Onun, bu eylemler yolu ile sistemi, toplumsal gerçekliği, devleti, devletin üniversitedeki uzantılarını tanıma sonuçları, ona bir sonuç olarak gelmez. Öğrenmek, pratikten, eylemden, yaşamdan kopar ve bilgi biriktirmek gibi bir anlam taşımaya başlar. Bu durumda bu birikmiş ama bilince dönüşmek üzere işlenmemiş bilgiler, eklektik, birbirinden kopuk tartışma-sohbetlere meze olarak iş görür.

Burada anahtar süreç, örgüt kaçkınlığıdır. Değiştirmek amacını gütmeyen öğrenme süreci, elbette örgütlenmeyi aşağılar. Örgütlenmeyi aşağıladığı ölçüde, aslında kendisini çevreleyen nesnelliği büyütür, onu aşılmaz olarak algılamasına neden olur.

Bu süreci bazı noktalarda, rastlantısal olarak aşan kişiler, bu kez, o kitleden kopmaya başlar. Eğer bilinç durumu bir örgütlenmeye yol açmıyorsa ve hâlâ dürüstlük devam ediyorsa, içe kapanma başlar.

İçe kapanma, kendi farkındalığını, kendi “aykırılığını” örgütleyememe de demektir. Bu içe kapanma, daha az insanla, daha dar bir çevre ile ilişkiyi ve yaşamı sınırlandırmak da demektir. Sistem zaten, aykırı olanı yalnızlaştırdığı için, bunu beslemektedir.

Böylece yaşam belirtisi demek olan eylem, dar bir çevrede bir tarz “koloni” gibi yaşamayı beraberinde getirir. Komün gibi olsa, bir pratiği çağırmış olacağından, buna daha çok bir tür “koloni” yaşamı, bir tür yalıtık yaşam demek yerinde olur.

Bu koloni yaşam tarzının da kendine özgü bir zekâsı vardır. Kendi içinde “temiz”, ama akmayan, hayatın kalabalığına karışmayan bir yaşam, en güvenilir bir çevre içinde sıkışıp kalmak gibi bir zekâ üretir. Böylece daha güvenli bir koloni yaşamı ortaya çıkmış olur. Sınıf mücadelesinin paldır küldür akışı, vurdulu kırdılı ilerleyişinden uzak, riski az kolonilerde, gerçeklik sorgulanmaya devam eder. Birçok açıdan olumluluklar da yaratan bu yaşam, aslında hayatın akışı ile karşı karşıya geldiğinde, nasıl bir tutum alacağına bağlı olarak bir yön alır. Büyük kitlesel eylemlerde kendini aşan, olumlu anlamda, bir yaşam ortaya çıkması daha olasıdır. Ama o büyük toplumsal eylemlerin olmadığı dönemlerde bu kez içeride bir kirlenme başlayacaktır. Koloni içinde gerçekleşen üretim, bilginin akışını sağladığı sürece buradaki hayat taze kalmayı başarır. Ama kendini yaşamın, sınıf savaşımının “kalabalığına” açmadan, bu üretim bir olumluluk olarak ortaya çıkamaz.

Bir açıdan bu koloni yaşamına örgüt diyebilirsiniz. Ama bunun gerçek anlamda bilincin işareti olarak örgüt hâline gelmesinin ana yolu, sınıf savaşımının yürüdüğü sahaya, koloninin açılması ile gerçekleşebilir. Bu saha, aslında teorik olarak tartışılan şeylerin, teste tabi tutulduğu sahadır. Burada bir elenme, fikirlerin daha çok pratiğe yansıması ile gözden geçirilmesi şeklinde ortaya çıkacaktır. Bu nedenle denir ki, “sen devrimden ne öğrendin?” Bu soru yerindedir. Devrime öğretmek, devrimden öğrenmek, birbirine sıkı sıkıya bağlı süreçlerdir.

Mücadelenin yürüdüğü sahada, doğrudan bir tutum alarak var olmadan, bu öğrenme ve öğretme süreci doğru yaşanamaz.

Bu koloni yaşamı, gruplar için olduğu kadar aydın-entelektüeller için de bir gerçekliktir, vardır, mevcuttur.

Önemli sorun, koloni yaşamında edinilen ve orada doğruluğuna inanılan alışkanlıkların, başkaları ile birlikte mücadele sırasında tümden değiştirilmesi gereğinin kabul edilmesindedir. Öyle ya kapalı devredeki alışkanlıklar, hayatın sıcaklığında kendiliğinden erimeye başladığında direnç göstermek mümkündür. Koloni yaşamında amaç ile araçlar arasındaki bağ, daha çok araçlar lehine bozulur. Ama sınıf savaşımında işler alışkanlıkları değiştirmeye vardığında, vücudun alışık olmadığı hareketleri yapması gibi zorlanmalar ortaya çıkacaktır. Bunu göze almadan koloni hayatını sürdürmek, risksizdir ve aynı zamanda kirlenmeye açıktır.

“Bana” uyan mükemmel yapılar aramak yerine, bu yapıları yaratmak üzere en doğru yerden işe başlamak, olası hastalıkların tümünü ortadan kaldırabilmeye muktedirdir. Risklidir ama doğrudur.

Elbette bugün, devrim adına atılacak her adım son derece kıymetlidir. Çünkü tarih, işçi sınıfını iktidara çağırmaktadır. Bu çağrıya uymak, bunun gereklerini yerine getirmek, su olmak, toprak olmak, gübre olmak birbirinden değerli varlık biçimleridir. Ve Anadolu’da, daha da ileri gidelim eğer bir coğrafî kısıtlama olarak görünüyor ise Anadolu yerine tüm bölgeyi (Kafkaslardan Ortadoğu’ya, Afrika’ya, Balkanlara kadar) koyarak bu coğrafyada devrimci mücadele için sayısız varlık biçimi olanaklıdır. Ayrıca da gereklidir. Tek bir şartla, örgüt ve örgütlü direnişi temel almak koşulu ile. Herkesin, bu filoya, bu örgütlü mücadeleye özgün katılımı olanaklı ve gereklidir. Belki de herkes, bir döneme kadar kendi katılım yollarını bizzat kendisi tanımlamalı, ortaya koymalıdır. Bir döneme kadar.

Gelmekte olan devrim, çok renkli olacaktır. Yeşil eğer yaşamın rengi olarak ele alınırsa, çok değişik tonu ile yeşil bu mücadelenin içinde olacaktır. Herkes kendi rengini bu mücadeleye, benim rengim bu demek için değil, daha mükemmel bir ton zenginliği elde etmek üzere katmalıdır.

İnsanlığın doğduğu, geliştiği beşiklerden birisi bizim üzerinde yaşadığımız coğrafyadır. Bu aynı coğrafya, son derece kanlı bir tarihe sahiptir. Aşağılanmanın ve sömürünün her türünü yaşamış bir coğrafyadır. Bu coğrafya, bugün, tarihî bir hesaplaşma için, insanlığın yeni bir doğumuna, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünyanın doğuşuna gebedir. Bu görkemli doğuş çetin bir mücadeleye hazır olmayı gerektirmektedir. Bunun kolay olmayacağı açıktır. Bu çağda kolay zafer hiçbir yerde olanaklı değildir. Zorlu mücadelelerin de kendine ait bir zekâsı olacaktır. Yaşamın her alanında işleyen diyalektiğin yasaları, bugün, burada da işlemektedir.

Her şeye inat, bir kere daha; ya komünizm ya ölüm!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here