Anıları şiirlerimizde yaşayacak*

8 Ağustos 2020, cumartesi günü eve yorgun argın geldim. Duş alıp uzandım direkt. Uzanmak çok iyi gelmişti. Çünkü hafta içleri saatlerce yol çekip işe gidiyor, çalışmak adı altında bir şeyler yapıp saatlerce gerisin geriye eve dönüyordum. Uzanmak güzel bir şeydi. Telefonda boş boş takılmak uzanmanın yoldaşıydı. Sosyal medya da o yoldaşın diğer adıydı. İşte o vakit gördüm geç kalmanın pişmanlığını… Bir fotoğrafın altında “Kardeşim çok üzgünüm” yazıyordu. Fotoğrafı tanıyordum ama anlam verememiştim ilk başta… Sonra, Semaver Kumpanya’nın paylaşımını gördüm ve anlamak istemediğim bir anlama zorlandım. Birkaç kişiyi aradım. Bir numara kullanılmıyordu, diğer numara ise kapalıydı. En sondaki numaradaki açan kişinin ağzından duyunca inanmak zorunda kaldım, Nurgül Abla’nın öldüğüne…

Geçen o yılların bütün pişmanlığı üzerime yağmur gibi aktı. Nurgül Abla nasıl ölebilirdi? Daha kırk dokuz yaşındaydı… Daha ilkokula giden küçük bir kızı vardı… Daha hayattan alacakları, tiyatroda yapacakları vardı… Bitmeyen umudu ve sevgisi vardı… Bu kadar var’a rağmen nasıl ölebildi? Bilmiyorum… Adaletsizliğin üzerine kurulu bu dünyada keşke ölüm adil olsaydı, diyorum. Başka bir şey de diyemiyorum.

Bu yazıyı yazıyorum, çünkü bence herkes Nurgül Uluç’u bilmeli… Herkes tanımalı… Biliyorum, bu yazıyı çok okuyan olmayacak. Belki Nurgül Abla’yı seven birkaç kişi okur ve yad ederiz… Belki onlar bile okumaz… Hiç önemli değil… Nurgül Abla düşünceleriyle, sevgisiyle ve o güzel gülüşüyle benim hayatıma dokunan nadir insanlardan biriydi. Keşke herkesin hayatına dokunabilseydi, o vakit belki daha güzel bir dünyada yaşardık.

Bu yazıyı yazmak çok zor geliyor bana. Çünkü öykü yazmak gibi derdini bir kılıfın arasına sokup sunmuyorsun insanların önüne. Bütün gerçek duygularını bir bir açıklıyorsun… Üryan kalıyorsun herkesin önünde. Ve üryan kalan insan elini kolunu nereye koyacağını nasıl bilemezse ben de nereden başlayacağımı o kadar bilemiyorum. Geveliyorum ama galiba artık Nurgül Abla’yı anlatmak lazım… En azından tanıdığım kadarıyla. Ve inanın bana, benim tanıdığım kadarıyla tanısaydınız bu yazıyı yazmak zorunda hissederdiniz kendinizi.

Nurgül Uluç kırk dokuz yaşındaydı ve bir tiyatro sanatçısıydı, bir anneydi, bir hocaydı, bir evlattı. Maalesef annesi ve babası evlat acısı çekiyor şu anda… Çocuğu, hiç kimsenin çekmek istemeyeceği bir acıyla sınanıyor o küçük yaşında. Ve nicesi… Onu tanıyan herkesin benim gibi durumu bir türlü kabullenmekte zorlanıyor olması lazım…

Nurgül Abla, çok başarılı bir tiyatro sanatçısıydı… Akademi İstanbul’da eğitim almış, Semaver Kumpanya’nın kuruluşunda yer almıştı. Daha sonra nice sanatçıyla beraber çalışmıştı. Ben bunları ondan ve bir kısmını da internetten öğrendim. Araştırdıkça o kadar yıldır tamamen tanıyamadığımın daha çok farkına vardım.

Kadıköy’de bir eylemde tanışmıştım onla. O zamanlar, daha tiyatronun ne demek olduğunu dahi bilmeden bağımsız tiyatro yapacağız deyip boyumuzdan büyük işlere girişmiştik birkaç arkadaş. Sanki tiyatroyla, ilk başta bu ülkede sonra başka yerlerde devrim yapacakmışız gibi… Ama bilmiyorduk insanın kirlendiği gibi, tiyatronun da bunu yapanın da en başta kirlendiğini… Tabii istisnalar var, çok iyi insanlar var ama çok az… Öyle az ki; bence çoğumuzun tanıdıkları o istisnaya bile girmiyor. Çoğu kişi Nurgül Abla’yı tanımıyordu… İşte Nurgül Abla, gerçekten insan kalabildiği için tanınmıyordu… Ben bunu o sanatçı olanlar ve olmaya çalışan tayfalarda gördükçe daha çok anladım. Tanınmak isteği arttıkça insanlığından kaybediyor insan, önemsenme arzusu uğruna her şeyini yitiriyor. Maalesef bu dönemde de çoğu öyle… Suçlamıyorum kimseyi… Hayat tragedyalar gibi iyi ve kötülerden oluşmuyor, Rus edebiyatı gibi ikisini birden barındırıyor.

O zamanlar Nurgül Abla bize inanmıştı, ben size öğretirim, demişti. İnanın bana, benim o yaştaki hâlim bana aynı şeyi söylese şu anda, bir git derim. Bir git, manyak mısın, derim. Yel değirmenlerine karşı don kişotluk yapmayın, derim… Biz daha o zamanlar don kişot gibi yel değirmenlerinin üzerine yürüyemiyorduk bile ama o bize inanmıştı. Öyle bir insan bize inanmıştı.

Biz mekân bulduk, boya yaptık, masa sandalye çözdük… Her şeyi bedava oradan buradan ayarlamıştık. Nurgül Abla, bir hoca daha bulmuştu bize… Necdet Abi… Eski maden işçisi ve aynı zamanda Zonguldak’ta uzun süre tiyatro oyunculuğu yapmış, yönetmenlik yapmış ve müzikle uğraşan gerçekten tam bir halk sanatçısıydı.

O zamanlar, birkaç kişi eğitime para verilmez diye başlamıştık buna. Ama bu kadar hızlı olacağını inanın biz de ummuyorduk. Tek derdimiz, yapmak istediğimiz şeyi yapmaktı ve paramız da yoktu. Hâlâ yok, orası ayrı mesele…

Birkaç kişi gerçekten isteyerek, birkaç kişi ise iş olsun torba dolsun diye eğitim almaya gelmişti. Nedeninden öte, emeği önemliydi. Nurgül Abla ve Necdet Abi kendi dallarında bölüşmüşlerdi alanları. Oyunculuk ve doğaçlama alanlarını Nurgül Abla, metin çözümleme ve tiyatro tarihi gibi teorik alanları ise Necdet Abi anlatacaktı. Hatırlıyorum da her şeyin bu kadar hızlı ve basit olması beni hem mutlu etmişti hem de şaşırtmıştı. Ben ise daha çok teknik işlere bakacaktım. Fotokopiymiş, cartmış, curtmuş… Ama öyle olmadı işte. Keşke öyle olsaydı.

Nurgül Abla uzun zamandır tiyatro yapmıyordu ve bizle başlayacaktı bu sürece. Ailevi sorunlar ve sağlık sorunları tiyatroyu hep ondan uzak tutmuştu ve yine bir sağlık sorunu kapıya dayanmıştı. Nurgül Abla’nın vücudunda kanser hücresi çıkıverdi ve tekrardan tedaviye başladı. O yüzden derslerden ayrılmak zorunda kaldı. Onun ardından Necdet Abi de gitti. Biz dımdızlak ortada kalmıştık.

Neye üzüleceğimi o an bilememiştim. Nurgül Abla’nın sağlık sorunu bir süre sonra geçer ve tekrar döner diye umuyordum. O yüzden eğitimi ben ele almıştım. Çünkü o kadar insan topladık, mekân bulduk, ayarladık. Bunun devam etmesi gerekiyordu. O yüzden her gün okulda derslerde kitap okuyor, temrinler (temel oyunculuk alıştırmaları) öğreniyordum ve akşamları ise o alıştırmaları yaptırmaya çalışıyordum. Haftada iki akşam çalışıyorduk. Ben Nurgül Abla’nın yanına her hafta gidemiyordum maalesef, bir de gitsem ne yapacaktım, bilemiyorum. Ama her hafta arayıp ekibe neler yaptırmam gerektiğini soruyordum. Tek tek notlarımı açıklıyor, o ise bazılarını çıkarttırıyor, bazı şeyler eklettiriyordu. Uzaktan eğitim nasıl verilir, tek tek anlatıyordu bana. O hasta hâlinde bunu dert etmişti ve hâlâ buna uğraşıyordu. Ve ben hâlâ sağlık sorununun çok daha ciddi olduğunu bilmiyordum.

Velhasılı kelâm, bu süreç bir süre böyle devam etti. Ekipten çıkanlar oldu, girenler oldu. Ama eğitimler devam etti. Nurgül Abla ile telefon üzerinden aldığım eğitimler de bitmedi. Yavaş yavaş yanına gidip yüz yüze görüşmelerim de olmaya başladı. Her gittiğimde daha çok mutlu oluyordu. Farkındaydım, tiyatroya ömrünü adamış bir kadındı ve tiyatro üzerine konuşmak ona çok iyi geliyordu. Ben geldiğimde ise annesine ve babasına ‘öğrencim geldi’ deyip balkona sigara içmeye giderdik ve saatlerce tiyatro hakkında konuşup dururduk.

Şimdi o konuşmalar aklıma geliyor da birkaç hafta sadece eğitim vermişti bize ve daha sonra hastalığı çıkmıştı. Tam anlamıyla bir eğitim süreci gerçekleştirememiştik ama benim Nurgül Abla ile her konuşmam bir eğitimdi. Tiyatrodan konuşmasak bile her konu oraya dayanıyor ve sonunda hep bir şey öğreniyordum.

Tiyatroda usta-çırak ilişkisini ben orada görmüştüm. Ondan önce de sonra da bazı kurumlardan ve kişilerden tiyatro eğitimi aldım ama usta-çırak ilişkisini hiçbir zaman oralarda göremedim. Çünkü ustalık sadece kendi alanıyla ilgili öğrettiği teorik ya da pratik bilgiler ve deneyimler değildi. Ustalık cidden çırağının hayatına dokunmaktı. Bu dönemde çok az insan çok az insanın hayatına dokunabiliyor. Hele ki tiyatroda usta bulabilmek, bu zamanda parayla alınamayan en nadir şeylerden biri sanırsam. Birçok sanat kurumu eğitim veriyor ama usta bulunduramıyor. En azından bakış hiçbir zaman öyle olmuyor artık. Nurgül Abla’da öyle bir bakış vardı. O yüzden Nurgül Abla benim ustamdı.

Kısacası, her tiyatro grubu gibi bizimkisi de yavaş yavaş dağıldı ve bitti. Fakat bu süreç aylar sürdü, bir anda pes etmedik. Ama pes edeceğimiz süreç geldiğinde mecburen dağıldık. Ben o süreçte Nurgül Abla’yla ilişkimi her zaman korudum. Ondan sonra artık tiyatro ekibiyle ilgili tavsiyelerden öte daha çok neler yapmamla ilgili tavsiyeler vermeye başladı bana. Ben ise artık bu alanda eğitim almam gerektiğini düşünüyordum, aslında Nurgül Abla da benim hakkımda öyle düşünüyordu ve eskiden yer aldığı Semaver Kumpanya’dan tanıdığını ayarlayarak oranın eğitim programına yazdırmıştı beni. Tanıdıklık sayesinde yüzde elli indirim sağlamıştı bana. Ben ise her ay yatan bursumun bir miktarını oraya veriyordum. Toplam dört aylık bir eğitimdi ama ben sadece üç aylık parasını ödedim son ayı ödemedim. Çünkü orada da kişi sayısı azaldıkça zaman doldurup gidelim kafasına erişmişlerdi ve o istek olmayınca kursiyerlerin aldıkları verim de düşmekteydi. En azından benim için öyle oldu. Normalde dört aylık bir eğitimdi ama ben üç aylık bir verim almıştım, o yüzden son ayın ücretini vermedim. Nurgül Abla vermemi ve bu alanda her zaman kurumdaki insanlarla yüz yüze bakacağımı söyledi. Ben tamam, dedim ama hâlâ vermedim. Haklıydı, ona göre vermem gerekirdi ama ben bir ay boş zaman geçirmenin neden parasını vereyim ki? Bence onların bu bakışı ayıptı. Ama bu bakış meşrulaştığı için ayıplığını git gide yitirmişti.

Daha sonrasında başka bir kurumun sınavına girdim ve eğitim almaya başladım. Sınava beni Nurgül Abla hazırlamıştı. Ve ben o süreçte mümkün oldukça yanına gidiyor ve yaptıklarımızı anlatıyordum. Nurgül Abla ise daha çok kemoterapiye giriyor ve kemoterapinin etkisi vücudunda daha çok ortaya çıkıyordu. Bu yüzden yanına gidemiyor, bazı zamanlar sadece telefonla görüşebiliyordum, çünkü dışardan biriyle görüşmek o zamanlarda sıkıntı yaratabiliyordu.

On yaşında kızı vardı ve o geldiğinde çok mutlu olduğunu gittiğim zaman hem gözlerinden hem de sözlerinden anlayabiliyordum. Bir konuşmasında; kızı Ayşe, Nurgül Abla’yı arkadaşlarından kıskandığını anlatmıştı. Çünkü Nurgül Abla çocuklarla nasıl oynandığını ve neler yapılacağını çok iyi biliyordu, çok uzun zaman farklı kurumlarda drama eğitimi vermişti. Bu yüzden Ayşe’nin arkadaşları da Nurgül Abla’yı çok seviyorlarmış, ama Ayşe ‘benim annem’ deyip arkadaşlarından ayırıyormuş Nurgül Abla’yı. Ayşe ise babasıyla yaşadığı için belli zamanlarda gidiyordu Nurgül Abla’nın yanına ve doya doya zaman geçirmeye çalışıyorlardı.

Bu hastalık sürecinde, bir kızıyla yaşadığı anılardan bir de gittiğimde konuştuğumuz tiyatro muhabbetinden zevk aldığını gözlerinden görebiliyordum. Hastalık süreci o kadar uzun sürdü ki; çoğu zaman yanına bile gidemiyordum. Bir süre sonra evde kendince kukla tarzı oyuncaklar yapmaya başlamıştı ve kızıyla onları oynuyorlardı. Ve kafasında hep planları vardı. Yapacağı tiyatro oyunlarını ve onların nasıl tarzda olacağını anlatıyordu.

Hastalığı çok ilerlemediği bir zamanda, ben ve bir arkadaşım kendimizce birer tiyatro oyunu yazmıştık. Ve o zaman sorsanız, o oyunlar dünyanın en iyi oyunları derdik ama tabii ki öyle değildi. Bizi umursayan bir tek Nurgül Abla olunca ondan okumasını ve yorum yapmasını istedik. O ise mail adresi verdi bize, oyunları oraya gönderdik. Şimdi bilsem direkt yazılı halde kâğıt olarak götürürdüm yanına. Çünkü telefonu word dosyasını açmadığı için gitmiş internet kafede saatlerce bizim o iki oyunu okumuştu, bizim ise sonradan haberimiz olmuştu bu durumdan. O hasta hâliyle yine bizi düşünmüş ve oyunlar hakkında notlar tutmuş, yorumlar yapmıştı. Necdet Abi’ye de göndermiştik oyunları. Buluşmaya gittiğimizde Necdet Abi ‘çöp’ deyip bir kenara atmıştı oyunları. “Oyun değil bunlar, kahve muhabbeti” demişti. Haklıydı, oyun değildi, kahve muhabbetiydi. Nurgül Abla ise derinlikli olarak nasıl oyunlardan etkilendiğimizi, yazım tarzımızı, oyun temasını tek tek bizle tartıştı ve eksikliklerimizi söyledi. Oyunlar gerçekten çöptü ama çöpten yine bir şeyler çıkartmıştı.

Şimdi hatırlıyorum da her muhabbetimiz, her sohbetimiz benim daha çok neler yapmam, neler yapmamamla ilgili oluyordu. O hasta hâliyle bununla ilgilenip dert ediyordu. Acaba ben mi bencillik yapıp öyle davranıyordum, diye düşünüyorum da hayır, o da bunun derdindeydi. Kendi sıkıntısını başkasına sıkıntı etmek istemiyordu ve bir usta gibi sorumluluk hissediyordu içinde. Ve ben genellikle onun yapma dediği şeylerin hepsini de yapıyordum. Bir şeylerin daha hızlı olması için, başarı için, kendimi gösterebilmek için… Ama sonunda o haklı çıkıyordu. Yapmamam gerekenleri yapmaya çalışsam da çoğu olmadı ve yarım kaldı.

Ölüm haberini duyduğumda ise onun pişmanlığı daha çok acıtmıştı. Çünkü o sadece eğitime odaklanmamı, özel tiyatroya girmememi istiyordu. Ben ise bir değil, tam iki özel tiyatroda yer almaya başlamıştım. Bunun sadece birini söyleyebilmiştim ona, zar zor onay alabilmiştim. Ama ikincisini söylememiştim. Tek derdim, oyun çıkarmak ve o oyuna çağırmaktı Nurgül Abla’yı. Ama oyunlar tam olarak çıkmadan pandemi vurdu bizi ve her şey darmadağın oldu. Pandemide herkes gibi ben de kabuğuma çekildim. Nurgül Abla’yla bir tek kısa bir telefon sohbetimiz oldu sadece. Sonra kendi lisans alanımla ilgili düzenli işe girdim ve pandeminin geçmesini bekledim. Ama işte pandemi geçmeden Nurgül Abla vefat etti.

Şimdi görüyorum ki; benimkisi bencillikten başka bir durum değildi. Konuşmalarımızda onun hastalığı ve hayatından öte benim tiyatro planlarım daha çok öne çıkıyordu. Belki o bunu bir sorumlulukla yapıyordu ama ben ufak da olsa sorumlulukla yaklaşamadım. Arayıp başarısızlığımı anlatmaktan öte hiç aramamayı tercih ettim.

Şimdi ise vefat edeli tam bir yıl geçti. Bence hatırlanması, bilinmesi ve anılması gereken biri Nurgül Abla. Bu yazıyı yazarken bile fark ediyorum ki hep kendi hayatım üzerinden anlattım Nurgül Abla’yı. Maalesef bu durum onun hayatına tam olarak giremediğimden ve bilmediğimdendir. Benle yaşadığı bu birkaç örnek, Allah bilir daha kimlerin hayatına benim gibi böyle dokunduğunu düşündürüyor bizlere. Kırk dokuz yıllık yaşamında daha nicelere ustalık yapmıştır. Bilemiyorum… Bu yazı biraz olsun onu tanıtıyorsa, merak ettiriyorsa ya da tanıyanlar için hatırlatıyorsa ne mutlu bana…

Nurgül Abla ve daha nice güzel insanların anıları şiirlerimizde yaşadı ve bundan sonra da yaşayacaktır.

Emre Kalaylar

*: “Hakikat, Elbet Bir Gün” oyunundan bir replik

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here