100. yılında Ermeni meselesi an(la)mak

“Neden” mi? Elias Canetti’nin, “Körlük, zamanı ve mekânı alt etmeye yarayan bir silahtır,” (2) vurgusuyla tarif ettiği hâlin resmî ideolojiyle egemen kılındığı coğrafyamızda sermayenin Türkleştirilmesine mündemiç soykırım gerçeğini dillendirmek zordur (ama zorunludur)!

Kolay mı?

T.“C”yi sembolize eden Çankaya’yı bile doğrudan etkileyen bir soru(n)dur söz konusu olan!

“Nasıl” mı?

1921 yılında Çankaya’da tepenin yamacında bulunan bağ evinin ilk sahibi, 1915 tehciri sırasında Ankara’dan ayrılmak zorunda kalan Ermeni Kasapyan ailesiydi!
El koyarken yok eden soykırım, “unutuluşa” mahkûm edilirken; Gabriel García Márquez’in, ‘Anlatmak İçin Yaşamak’ başlıklı yapıtındaki dediği gibi: “Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.” (3)

İşte egemen söylemin bugününü betimleyen örnek: “Ermeniler, ölüleriyle yaşamayı bırakarak ve yası bütün hayatlarına yaymaktan vazgeçerek Türklerle/Anadolu Müslümanlarıyla anlaşabilirler. Ermenileri yas ve travmalarla yaşatmaya çalışmak, onları mumyalamaktır,” (4) diyor Ergün Yıldırım…

İkinci örnek de Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu’nun ‘1915 Trajedisini Yüzüncü Yılında Tartışmak: Anlam, Hafıza ve Siyaset’ başlıklı toplantıda açılış konuşması yapan TÜSİAD Yönetim Kurulu üyesi emekli büyükelçi Volkan Vural’dan… “Soykırım”ın politik bir terim olduğunu vurgulayarak TÜSİAD’ın bu terimi kullanmaya karşı olduğunu belirten Vural, “1915 Ermeni tehcirini tanıyoruz ve anlıyoruz. Bu konu bir insanlık sorunu olarak görülmeli. Sorunun doğru bir şekilde çözülmesi Türkiye ile Ermenistan’ın birlikte adım atmasından geçiyor,” diyor! (5)

Evet, egemen cephe meseleyi, kendisi olmaktan çıkarak, önemsizleştirip, “vaka-ı adiye”ye tahvil etmeyi amaçlarken yapılması gereken; “Quis? Quid? Ubi? Quibus auxiliis? Cur? Quomodo? Quando?/ Kim? Ne? Nerede? Ne yardımla? Ne için? Hangi maksatla? Ne zaman?” sorularını “Ama”sız, “Fakat”sız ve yüksek sesle yanıtlamaktır!

2015’İN RESMÎ OKUMALARI

2015, T.“C” için tarihin alt üst edilmek istendiği bir momentken; “Historia vero testis temponun, lux veritatis, vita memoriae, magistra vitae, nuntia vetustatis/ Tarih, geçmişin gerçek şahidi, gerçeğin ışığı, hayatın hafızası, hayatın öğretmeni, yaşlılığın habercisidir,” der Çiçeron…

Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanlığı bürokratları, 6 Haziran 2015’te TBMM’de Dışişleri Komisyonu üyelerine, 2015’e 100. yılına girecek 1915 olaylarının yıldönümüne yaklaşılırken verdikleri brifingde, 100. yılı için hummalı çalışma yürüttüklerinden, Türkiye’nin karşı atağa geçtiğinden, 1915 olaylarını anlatan filmle Ermeni sorununu dünyaya anlatacaklarından, filmin adının, ‘Kalbimdeki Delik’ adını taşıyacağından ve ayrıca Google gibi arama motorlarında Ermeni soykırımı iddialarına karşı Türkiye’nin tezlerini anlatan verilerin girilmesinin sağlanacağından söz ederlerken; Gazi Üniversitesi ile Azerbaycan Büyükelçiliği tarafından düzenlenen ‘Herkes Uyurken: Anadolu’dan Kafkasya’ya Ermeni Zulmü’ başlıklı afiş yarışmasının çağrı metni, Ermenilere dönük ırkçı mesajlarla doluydu!

Metinde yarışmanın amacı, “Ermenilerin Türk Milletine yaptığı soykırım ve katliamları hatırlatmak, Türk Milletine karşı sürdürülen sözde Ermeni Soykırımı iddiaları ile karalama politikalarına dur demek, Türk Milletine karşı yapılan haksızlıkları ve iftiraları göğüsleyen kesimlerin mücadelesine katkı sağlamak, bu mücadelede yalnız olmadıklarını hissettirmek, acıları paylaşmak ve farkındalık yaratarak geniş kitlelere bunu ulaştırabilmek amacı sergiyi planlamış bulunmaktayız,” biçiminde anlatılırken; yarışma metninde, Ermenilerin Türkler sayesinde rahat bir nefes aldığı, 1915’te devletin güvenliği sebebiyle Ermenilerin bazı bölgelere göçe zorlandığı ifade edilirken, I. Dünya Savaşı’nın asıl kurbanının Ermeniler tarafından öldürülen Müslüman Türkler olduğuna dikkat çekiliyor ve de tüm dünyadan sanatçılara seslenilen yarışmanın sonuçlarının açıklanacağı gün ise 19 Ocak 2015, yani Ermeni gazeteci-yazar Hrant Dink in ‘Agos’ gazetesi önünde vurularak öldürüldüğü günün tarihi olduğu ilan ediliyordu!

Sadece bu kadar mı?

Hasan Celal Güzel’in, “Altını çizerek belirtelim ki, Ermeni soykırımı yoktur, Türk Milleti’ne yapılan katliam vardır”;(6) Mehmet Yuva’nın, “Ermeni değil sefilsiniz,”(7) diye -sağdan ulusalcı “sol”a(?)- haykırdığı lanetli tabloda bunlarla da sınırlı kalmıyor!

İşte size yüzü kızarmayan ve “suret-i haktancı” postuna bürünmüş resmî tarihin okumalardan bir kaçı!

“Elbette… İttihatçılar bu yola bir ‘kıyım projesiyle’ durup dururken sapmış değiller. Rus ordularının önünde saha temizliği yapmak üzere silahlanmış Ermeni çeteleri de ölüm ve dehşet saçmışlardı. 100 binlerce Müslüman Osmanlı öldürülmüştü. Bu acı da yüreklerimizde dağlanmış dövmedir. Fakat…
Devlet isyan edene, çete kurana, saldırana hukukun ona verdiği ‘yaptırımları’ uygular. Tehlikeyi önler. Ama…” (8) der Güneri Cıvaoğlu!
“… ‘Tehcir’ başlamıştır, ‘İçişleri Bakanı Talat Bey’in emriyle tehcire başlanmıştır; sürgün de diyebilirsiniz, elbette durup dururken değil!” (9)
“… ‘Tehcir’in sözlük anlamı göç ettirmektir… Yani insanları, bir yerden bir yere zorla göndertmektir! Bir devlet düşünün ki, dört cephede savaş hâlindedir.
Yıllardan beri ‘tebayı sadıka’ diye bildiği bir azınlık, ona isyan etmiş, düşmanla birlik olmuştur. Bu devlet ne yapacaktır? Kendisini korumak için tedbir alacaktır. Osmanlı’nın yaptığı da budur! İsyan edenleri savaş bölgesinden çıkarmış ve yine sınırları içinde bulunan Suriye’ye göç ettirtmiştir,”(10) der Hasan Pulur!

Örnek çok ama uzatmak gereksiz!

Özetle T.“C”nin kara kutusu Ermeni Soykırımıyken; 1915’te aslında soykırım olmadığını ispatlamaya çalışan resmî ideolojinin, diğer etnik ve inanç gruplarında olduğu gibi Ermeniler için de, o günden bugüne “potansiyel düşman” algısı hiç değişmemiştir. Çünkü Ankara’nın resmi ideolojisi, “Ermeni tehciri”ni I. Dünya Savaşı’nın bir teferruatı, savaşın “tabii bir sonucu” kabul eder, aksini düşüneni reddeder, gereğinde mahkemeye çeker, cezalandırır.

Bu bağlamda T.“C” devleti (ve milleti) kanlı geçmişiyle yüzleşmekten uzaktır. Birçok konuda birbirleriyle sık sık dalaşan burjuva partilerinin tamamının ittifak ettikleri tek konu Ermeniler konusunda tarihin inkârıdır. Bir başka deyişle, Ermeni tabusunda hepsi hemfikirdirler. Çünkü Ermeni Soykırımı kolektif bir suçtur!
Bir an anımsayın: Toplumda Hıristiyanlarla ilgili “gâvur”, “kefere” gibi aşağılayıcı laflar çok yaygındır (Hatta dizilerde bazı diyalog yazarları, örneğin “bozuşmak” anlamında “papaz olmak” lafını kullanmakta hiçbir beis görmemektedirler). Yahudiler için “Çıfıt” ve benzeri aşağılayıcı laflar vardır…

Ermeniler için küfürlerin özel bir yeri bulunmaktadır. Mesela daha 2014 yılı seçim kampanyasında dönemin Başbakanı Erdoğan “Affedersiniz Ermeni” diyebilmiştir.
Ermenilerle ilgili aşağılık küfürleri buraya alamam, ancak “Ermeni dölü, Ermeni tohumu, Ermeni gâvuru”nu hatırlatabilirim.

Keza “Artin” adı da Türkün dilinde küfürdür. Örnek mi istiyorsunuz? Kemalistlerin yargılamak yerine (sakallı Nureddin Paşa emriyle) linç ettikleri -Mütarekede İngiliz muhipliği yapmış- gazeteci Ali Kemal’e “Artin Kemal” diyorlardı [Sen hem Ermenileri kitle hâlinde sür ve öldür, hem de bir Ermeni adını sövgü olarak kullan!].

Toplumun Armenofobi’den malûl olduğunu “es” geçemeyiz! Tehcir adı altındaki sürgün ve katliamda zor nedeniyle Müslüman olmuş Ermeniler de “dönme” diye aşağılanırlardı. Türk Tarih Kurumu Eski Başkanlarından (şimdiki MHP milletvekili) Halaçoğlu Alevîlerin bir kısmının tehcirden kurtulmak için İslâmiyeti kabul etmiş Ermeniler olduğunu ileri sürmüştü. Fakat onun asıl söylediği utanç verici şey “Bunların hepsinin isim ve adresleri devlette saklıdır” demesiydi…
1.5 milyon insanı çöllere sürüyorsun, yarısını yolda öldürüyorsun -ya da o koşullara dayanamayıp ölüyorlar-bu felaketten her nasılsa kurtulanlardan bazıları İslâmiyete geçiyorlar ya da kadınlara kız çocuklara el konularak İslâmlaştırılıyorlar, ama o insanları ve çocuklarını, torunlarını fişliyorsun. Bunun da adı uygarlık oluyor.

Soykırım zihniyetinin devam ettiğini Hrant Dink suikastinde gördük. Hrant, Ermeni olduğu için -ve Kemal Paşa’nın evlatlık edindiği kız çocuğu Sabiha’nın (Gökçen) Ermeni olduğunu açıkladığı için- öldürüldü. Suikast üst yapının bütün kanatlarının elbirliğiyle mutabık kalıp işledikleri kolektif bir suçtu.
Sadece Hrant Dink mi? Sevag Şahin Balıkçı isimli bir genç, Kercews (Gercüş) ilçesine bağlı Kozlu’da askerliğini yaparken Nisan 2011’de ülkücü (Alperen) bir jandarma eri tarafından öldürülmüştür. Yargı sürecinin geldiği aşamada mahkeme olayın cinayet olmadığı, kazaen vuku bulduğu hükmüne varmıştır. Hüküm şu anda askeri Yargıtay evresindedir.

Kadıköy’de bir Ermeni okulunda Bilgisayar öğretmeni İlker Şahin’in Caferağa’daki evinde boğazı kesilerek öldürülmesini (Ocak 2013) ve Fatih’te Hamparsun Harutunyan’ın bir kavgada bıçaklanarak ölmesini (Haziran 2014) siyasi cinayet saymasak bile Ermeni düşmanlığının devam ettiği muhakkaktır.
O hâlde 2015’te de değişen bir şey olmadığı gibi, soykırım hâlâ nefret suçları ve cinayetleri biçiminde sürdürülüyor!

TARİH(İ GERÇEKLER) Mİ?

Buradan, “De nihilo nihilum, in nihilum nil posse reverti/ Hiçbir şey yoktan var olmayacağı gibi, var olan hiçbir şey de yok olmaz,” saptamasının altını çizerek; ‘Türk Demokrasi Vakfı’ Başkan Vekili Birgül Bindal’ın, “Tarihteki korkunç olaylardan; utanç duyup bu günlerde bunlar için ‘özür dilemek-diletmeye çalışmak’ ve ajite (kışkırtan) sloganlar atarak acıklı ağıtlarla tarih ve hukuk anlatmak çıldırmanın bir tezahürü değil de nedir? Bu acıklı hikâyeleri ‘gerçek tarihçilik’ diye satmak, duyarlılık adına her yıl aynı günlerde bunları sahnelemek ne kadar tarihsel/bilimsel bir hassasiyettir?”(11) sorusuna geçersek!

Evet, evet “acıklı hikâyeler tarihi gerçek(ler)”dir; Bindal aksini “iddia” etse de; büyük bir felaket yaşandı. Elbette öncesiyle 24 Nisan 1915 miladıyla betimlenen Osmanlı Ermenilerine yönelik kırım, kıyım – bugünün ölçütleriyle- soykırımdan başka bir şey değildir!

Kesin olmamakla birlikte toplamda 235 İstanbullu aydın (gazeteci, avukat, doktor, bilim insanı, sanatçılar, mimarlar, mühendisler, matbaacılık ve yayıncılık işiyle uğraşanlar) 1915 yılının 24 Nisan’ında Çankırı ve Ayaş’a sürgün edilir. Sürgün Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Talat Bey’in (1917-1918 yıllarında Sadrazam ve Paşa olacaktır) 24 Nisan tarihli telgrafı ile gerçekleşir.

Telgraf talimatı Erzurum, Adana, Ankara, Aydın, Bitlis, Halep, Hüdavendigar (Bursa), Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Konya, Mamuretülaziz (Harput vilayeti, Elazığ), Van valiliklerine ve Urfa İzmit, Bolu, Canik (Samsun), Karesi (Balıkesir), Kayseri, Niğde, Eskişehir, Karahisar-ı Sahib (Afyonkarahisar) ve Maraş mutasarrıflıklarına (mutasarrıflık: sancak) gönderilir.

Bir ay sonra 27 Mayıs 1915 tarihinde ise “Tehcir Kanunu” olarak anılacak olan “Vakt-i seferde icraat-ı hükümete karşı gelenler için ciheti askeriyece ittihaz olunacak tedabir hakkında kanun-ı muvakkat” adlı dört maddelik kanun yürürlüğe girecektir.

Tehcir, o tarihte Osmanlı toprağı olan Suriye sancağına, yine bugün Suriye sınırları dahilinde olan Der Zor sancağına ve Musul vilayetine olacaktır. O tarihte Osmanlı Ermeni nüfus neydi, tehcir kararının uygulamasıyla ne oldu?

Yanıtı Murat Bardakçı’nın ‘Talat Paşanın Evrak-ı Metrukesi’ (12) başlıklı yapıtı ile Ara Sarafian’ın “Talat Paşa’nın Ermeni Soykırımı Raporu”nda (13) bulmak mümkün!
Murat Bardakçı’nın kitabının 109. sahifesinde sayılar çok net olarak yer alıyor. Sözgelimi Ankara’da 1914 yılında yaşayan 44 bin Ermeni nüfus, tehcir sonrasında 31 bin azalarak 12-13 binlere düşüyor. Sivas vilayetinde 141 bin Ermeni nüfustan sadece 8 bin civarında nüfus kalıyor.

Bursa’da (Hüdavendigar) 59 bin Ermeni nüfustan 2 bin civarında Ermeni nüfus kalıyor. Tehcirin yoğun olarak uygulandığı Erzurum, Bitlis, Diyarbakır, Trabzon ve Elazığ’da tehcir kararı sonrası hiç Ermeni nüfusun kalmadığı görülüyor.

Ermeni nüfusun gönderileceği/ gönderildiği Der Zor’da 7 bin, Suriye’de 39 bin, Musul’da 7 bin ve Halep’te 27 bin Ermeni’nin bulunduğu görülüyor. Hâlbuki Zor, Suriye, Halep ve Musul’a tehcir edilen Ermeni sayısı Talat Paşa’nın kayıtlarına göre 972 bin ile 1 milyon 100 bin civarındadır.

Talat Paşa’nın tehcir zamanı (1915) Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı), sonra da (1917-1918) Sadrazam (Başbakan) olduğunu anımsatarak, belgelerinde tehcir öncesi Osmanlı’da yaşayan Ermeni nüfus, nüfus sayımlarına göre, 1 milyon 256 bin 403 olduğunu; bu rakama da yüzde 30 ilave edilebileceğini belirtir.

Tehcir sonrası 1915 ve 1916 yıllarında yapılan nüfus sayımlarına göre ise Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Ermenilerin sayısı 284 bin 157’ye düşmüştür. Talat Paşa bu sayının da 300-400 bin olarak anlaşılması gerektiğini söyler. Belirtilen durumda resmi rakamlara göre azalan nüfus 972 bin 246 kişidir.

Bu insanlara ne oldu? 100 yıllık sorudur bu, Osmanlı ve T.“C” devletinin yanıtlayamadığı…

Yanıtı tehcire tabi tutulanların anlatımlarında, mektuplarda, fotoğraflarda, raporlarda ve çeşitli belgelerde buluruz. Bilgi edinmek ve empati yapmak için ‘Mavi Kitap’ olarak bilinen ve tanıklıklara dayanan “Osmanlığı İmparatorluğunda Ermenilere Yapılan Muamele, 1915-1916” adlı James Bryce ve Arnold Toynbee, Gomidas Enstitüsü tarafından basılan ve Ara Sarafian tarafından 2009 yılında yayıma hazırlanan kitaba ve Der Zor yollarında ve kamplardaki zulüm için de Raymond H. Kevorkian’ın “Soykırımın İkinci Safhası” kitaplarına bakmak lazım.

Türkiye’nin Ermeni soykırımı konusundaki resmi tezi, inkâr temellidir.

Peki bu kadar insana (Ermeni) ne oldu? İnandırıcı cevap yok. Bu kadar insanın (Osmanlı Ermeni nüfusun) malı mülkü ne oldu? Cevap yok. Bardakçı’nın kitabının 103. sahifesinde Ermeni nüfusa ait maden imtiyazları listesi var; bakırdan kömüre, kurşundan çinkoya, kükürde kadar! Ne oldu sahiplerine ve imtiyazlara? Yanıt yok!

YIKIM/TAHRİP: ANILAR/TANIKLIKLAR
Tekrarlıyorum: Bu insanlara ne oldu? 100 yıllık sorudur bu, Osmanlı ve T.“C” yanıtlayamadığı…
Yanıtı tehcire tabi tutulanların anlatımlarında, mektuplarda, fotoğraflarda, raporlarda ve çeşitli belgelerde buluruz; “Cui dolet, meminit/ Izdırap çeken, unutmaz” saptamasındaki üzere…
Hızla sıralayalım!

Mesela… “7 Ermeni öldürün cennete gidersiniz”, “Ermeni dölü”, “Ermeni” ve “Ermeni oğlu Ermeni” söylemlerinin küfür ve hakaret olarak kullanıldığı Erzurum’da, 1915’teki soykırımdan geriye kalan Ermeni iş yerleri, han, hamam, ev ve kiliseler de intikam alırcasına hâlâ tahrip ediliyor.
Aziziye ilçesi Dadaşkent semtinde bulunan Ermeni Gezköy Kilisesi olarak bilinen Surp Minas Kilisesi kaderine terk edilerek yıkılmak üzereyken; 2012 tarihli kentsel dönüşüm çalışması sırasında, etrafı acılınca gün yüzüne çıkan kilisenin, ilçe sakinleri tarafından o güne kadar ahır olarak kullanıldığı görüldü…
Bununla birlikte Aburnas Kilisesi, Bağbaşı (Bağlarbaşı-Haho) Kilisesi, Demirciler Kilisesi, Hınıs Kilisesi, Kale Kilisesi, Kamhis Kilisesi, Kevank Kilisesi, Meksor Kilisesi, Pancirot Kilisesi, Pernak Kilisesi de restore edilmediği için yok olmak üzere…

Bir şey daha: Nişantaşı Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi’den Yrd. Doç. Dr. Dikran M. Zenginkuzucu’nun verilerine göre, 1914’te İstanbul Ermeni Patrikliği kayıtlarına göre kendi kontrol alanında 200’ü aşkın manastır ve 1600’ü aşkın kilise vardır. Bunların bir kısmı 1915’te tahrip edilirken çoğu daha sonra ve özellikle de Cumhuriyet döneminde tahrip edilmiş, havaya uçurulmuş, ahır olarak kullanılmış ya da camiye çevrilmiştir. Birçok tarihi ve dinsel yer de askeri bölge içine alınmıştır.

1915 öncesi yalnız İstanbul’da değil tarihi Batı Ermenistan’da 2000 civarı okul, her kent ve köyde isimlerini saymak üç cilt dolduracak kadar kütüphane, müzik derneği, hayırseverlik derneği vb. dernekler bulunmakta, çok sayıda gazete, kitap ve çeviri yayınlanmakta, sanat ve mimari eserler ortaya çıkarılmaktaydı. Batı Ermenicesi zengin bir edebiyat ve bilim dili olarak kullanılmaktaydı. Bu süreçte Batı Ermenistan yok edildi…
Bunlara birkaç anı ve tanıklığı da -utanarak!- eklersek:

Halep’te 1922-1927 yıllarında hizmet vermiş ‘Koruma Evi’ne, çoğu seks ve hizmet köleliğinden kaçarak sığınabilmiş bahtı kara 1484 Ermeni kadın, kız ve oğlan çocuğunun hikâyeleri Cenevre’de Cemiyet-i Akvam arşivindedir. Danimarkalı misyoner Karen Jeppe’nin girişimiyle kurulan ‘Koruma Ev’inin kayıtlarından 600’ünün(14) üçü şöyle:

Birincisi: “Urfa Siverekli 30 yaşındaki Elmas Bağsaryan üç çocuğu ve annesiyle sürgün edildiğinde kocası Türk ordusunda askerdi. Sürgün kafilesi Siverek’e ulaştığında artık kucağında taşıyamadığı çocuklarından birisini yolda bırakmak zorunda kaldı. Siverek’e altı saat mesafedeki Cezire kasabasına geldiklerinde çocuklarını taşımaktan bitap düştüğünden ikinci çocuğunu da yolda bırakmak zorunda kaldı. Bu esnada bir Kürt onu köyüne götürdü. Onunla evlenmek istiyordu fakat O korunma talebiyle devlete sığındı. Köydeki bir Türk görevli onu evine götürdü. Onun da niyetinin aynı olduğunu anlayınca büyük hayal kırıklığı yaşadı. Onunla evlendi. Birkaç gün sonra adam son çocuğunu da kendisinden alıp nehre attı. Onu çocuğunun katili ile yaşamak zorunda bırakan hazin bir kaderi vardı. Yedi ay boyunca o memurun evinde mahkûm gibi alıkoyuldu. Daha sonra memur iş için Mardin’e gittiğinde kaçtı ve Savur’a gitti. Orada zengin bir Türk’ün evinde hizmetçi olarak kalabileceği bir yer buldu. Altı yıl burada çalıştı. Bundan yaklaşık iki yıl önce Halep’te olan kocasından haber aldı. Sınırı geçebileceği umuduyla derhâl kaçtı fakat Türk askerleri tarafından yakalanıp Mardin’e geri gönderildi. Orada tarım müdürünün hizmetçisi olup iki yıl daha kaldı. Bir Ermeni rahibin ona maddî yardımda bulunması sayesinde Hasiçi’ye gitmeyi başardı. Oradaki görevlimiz kendisini karşıladı ve onu bize gönderdi.”
İkincisi: “Tekirdağlı 19 yaşındaki Mayrig Arınenag Dudura ebeveyni, erkek ve kız kardeşi ile birlikte Musul yönüne doğru sürüldü. Yolda babası öldürüldü, annesi Araplarca alıkoyuldu, erkek kardeşi hayatını kurtarmak için kaçtı. Kız kardeşi ile kafilenin şehrin dışında kamp kurduğu Musul’a ulaştı. Giderek Arap ve Kürtlerin saldırılarına maruz kaldılar ve kardeşiyle Kürtlerin eline geçti. Mayrig Cebbur aşiretine mensup Sultan el Ali adlı bir adamla oniki yıl yaşadı. Büyüdüğünde efendisi onu bir araba, iki inek ve 12 Türk lirasına değiştirdi. Hasiçi’deki görevlimiz Mayrig hakkında duyum aldı fakat zavallı kıza yardım edemedi. Bir gün tehlikeyi göze aldı ve Savage aşiretinin içine gitti ancak çok geç kalmıştı çünkü kız beş günlük evli idi. Buna rağmen onun kaçışını ve bize gönderilmesini başardı.”

Üçüncüsü: “18 yaşındaki Varde Katçe’nin babası Ermeni katliamlarının başında öldürüldü. Varde Resülayn’a sürüldü. Mardin’li bir jandarma onu evine aldı, birkaç gün tuttuktan sonra onu kendisiyle zorla evlenecek olan bir Türk yetkiliye sattı. (…) Yardım edecek kimsesi olmadığından kendi milletine dönmek istese de kaçamıyordu. Bir keresinde kocası Ankara’ya gitmesi için emir aldı, Varde’yi evde bıraktı ve gitti. Onun yokluğunda bir kaç kez Ermeni rahibi gördü, rahip yardım edeceği sözü verdi. Rahip bir katırcı ile gerekli hazırlıkları yaptı ve onu Hasiçi’deki görevlimize yolladı. Oradan bize gönderildi.”
Bunların yanında tarihçi Ümit Kurt ile gazeteci Alev Er, Paris’teki Nubaryan Kütüphanesi’ndeki araştırmaları sırasında ulaştıkları bir belge, Zabel Yesayan tarafından kaleme alınıp, Paris Konferansı’nda Ermeni Delegasyonu’nu temsil eden Boğos Nubar Paşa’ya sunulan 1915 ve sonrasında Ermeni kadınların maruz kaldığı katliamı anlatan 11 sayfalık rapordur.

Raporda Zabel Yesayan, İttihat ve Terakki yönetiminin savaşın başından itibaren, gayrimüslim milletleri sistematik biçimde imha ettiğini belirtir. Genç kadınların, genç kızların ve çocukların zorla kaçırıldığını, bunların sayısının kesin olmamakla birlikte 200.000’den fazla olduğunu ifade eder. Yesayan, bu kişilerin büyük çoğunluğunun Ermeni olduğuna ve bunun yanında çok sayıda Rum, Süryanî ve Nasturî çocuk ve kadın bulunduğuna da işaret eder. Söz konusu çocuk ve kadınların farklı biçimlerde kaçırıldığını belirttikten sonra, bir sınıflandırma yapar:

“1. Birçok kadın ve çocuk, doğdukları şehir ve köylerden kaçırıldı. Bu sırada komşu Müslümanlar onlara gelip saklamayı önerdi. Yaşadıkları panik sırasında başıboş çocuklar anında kaçırıldı, genç kızlar zorla götürüldü; nitekim Erzurum’da Türk subaylar şehrin önde gelenlerinin kızlarını kaçırdı. Bir Alman subay, Erzurum’un en güzel kızı olan Kalfayan’ı, yollarda sürükleyerek götürdü. Erzincan’da, önde gelen Türkler zengin ailelerin mirasçısı kızları zorla kaçırdı. Trabzon’da sivil ve asker kıyafetli subaylar, şehrin en gözde, en iyi eğitimli kızlarını bir evde toplayıp İttihat ve Terakki üyelerine sundu. Rum Metropoliti’nin evine ya da yabancı kurumlara sığınmış olanlar, aynı amaçla zorla kaçırıldı.

2. İnsanlar şehir veya köyünden uzaklaştırıldıktan sonra erkekleri kadınlardan ve çocuklardan ayırdılar; erkekler acımasızca katledildi, çocuk, genç kız ve genç kadınlarsa caniler tarafından kaçırıldı. Bu onursuz durumdan kaçmayı başaranlar, bu kez de yollarda öldürüldü. Konvoylara refakat eden jandarmalar, onları 1-2 gün yürüttükten sonra bir su kaynağı yanında durduruyor, ama su içmelerini engelliyorlardı. Suya kavuşma izni elde etmenin bedeli, bilmem kaç tane bakire ya da genç kızın kendilerine teslim edilmesiydi. Bu korkunç yöntem sistematik biçimde uygulandı. Özellikle de Kemah-Halep, Konya-Tarsus yollarında ve bir de Fırat boyunlarında.

3. Bu zavallılar herhangi bir toplanma yerine vardığında Kürtler, Çerkezler, Çeçenler ve Rumeli göçmeni Müslümanlar, bunlara göz yuman jandarmanın himayesinde tehcir edilenlerin kampına saldırıyordu. Üzerlerinde ne bulurlarsa alıp götürüyor, elbiselerini bile soyup çıkarıyorlardı. (…) İnfazlar, ötekilere ibret olsun diye, diğer kadınların yanında yapılıyordu.”

Raporda toplu tecavüzler de yer alır. Bir Müslüman tarafından götürülmedikçe ya da satılıp kaderi belli olmadıkça, her kadın toplu tecavüzün muhtemel kurbanıdır.

Yesayan’ın raporundaki belki de en çarpıcı bölüm, bütün bu şiddete maruz kalan Ermeni kadınların tutumuna ilişkin olandır! Yesayan konvoylarda iyi eğitimli, yüksek tabakalara mensup kadınların birçoğu infazlar ilk başladığında intihar etmiştir. Pek çok anne, genç kızlarını Fırat’ın sularına atmıştır. Genç kadınlar yeni doğmuş çocuklarıyla birlikte aynı sulara atlamışlardır: “Pek çoğu delirdi. Aralarından bazıları tecavüzden sonra kaçmayı başardı; bunların çoğu kaçarken öldürüldü. Kimileri de, ki bunların sayısı çok azdı, mütecavizini öldürmeyi başardı. Elde silah kendisini savunanların sayısı hiç de az değildi.”

Yesayan, bu kadınlardan Sivas kökenli bir genç kız olan Matmazel Şahinyan’ın mavzeriyle 10 mermi sıktıktan sonra ancak tüfekle vurularak durdurulabildiğini belirtir. Şebinkârahisar kadınları ise tehcir kararına uyan erkeklerine isyan etmiş, evlerinde ölümü seçmişlerdir. Urfa’nın genç kız ve kadınları, şehirdeki muharebelere katılmıştır. Birçok Urfalı kadın da hasımlarının eline düşmektense zehir içmeyi tercih eder. Birçok bölgede anneler teslim olmaktansa, içinde oldukları evleri, genç kızları ve çocuklarıyla birlikte ateşe verirler.(15)

El özet ‘Agos’ yazarı Pakrat Estukyan’ın ifadesiyle, “1915 Soykırımı’nın faillerini çok net biliyoruz. Bu kararları kimlerin aldığını, bu kararları kimlerin hangi talimatlarla nasıl uyguladıklarını, merkezden başlayarak illere, ilçelere, köylere kadar hangi orduların, kolorduların, bölüklerin neler yaptıklarını bildiğimiz hâlde, bunların komutanlarının neler yaptıklarını bildiğimiz hâlde bu insanlardan hiçbiri mahkûm olmamıştır. Hepsi de daha sonrasında cumhuriyet yönetiminde siyasal faaliyetlerini yine sürdürmüşlerdir.

Meclis’e girmişlerdir. Ya da büyük holdinglerin patronluğuna yükselmişlerdir. Servetler edinmişlerdir. Bu bir çarktır Türkiye’de. Cezasızlık zırhıyla korunarak gelmektedir… Ermeni Soykırımı, Türkiye’nin batı ile organize bir şekilde kotardığı bir şey. Tek başına Türkiye’nin kendi kötücüllüğüne yorulacak bir şey değil. Bu sürecin bütün boyutlarında batının dahli vardır.”(16)

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Ermenilerin 1915’teki olayların yıl dönümü olarak kabul ettikleri 24 Nisan günü ile ilgili twitter mesajında, “Dualar ve düşünceler bugün Ermenilerle… Erdoğan’ın çarpıcı açıklaması küresel ilkeleri teyit ediyor,”(17) diye meseleyi AKP’ye havale edip; Hollanda Dışişleri Bakanı Bert Koenders, Temsilciler Meclisi Başkanlığı’na gönderdiği mektupta, 1915 Olaylarıyla ilgili tarihi iddiaların tanımlanmasının Hollanda hükümetinin görevi olmadığını belirtirken;(18) Garo Paylan’ın, her yıl nisan ayında ABD başta olmak üzere batının Ermeni kartını kullanmasına dikkat çekip, bu kartın kullanılmasının Ermenileri derinden yaraladığına vurgulaması, “Bunun vicdansızlık olduğu”nu kaydetmesi boşuna değildir elbet!

SOYKIRIM BAHSİ

Kadim Yunan’da “kabile, ırk” anlamına gelen “genos” ile Latincede “öldürmek” anlamına gelen “cide” kelimelerinin birleşmesinden oluşup, “genocide” olarak literatüre geçen Türkçeye “soykırım” olarak çevrilen kelimenin fikir babası ise Yahudi kökenli Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin’dir.
Birleşmiş Milletler’in (BM) 1948 tarihli “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme”nin 2. maddesinde soykırım şöyle tanımlanmıştır:
“Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur.

a) Gruba mensup olanların öldürülmesi; b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek; d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak; e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek.”

BM sözleşmesi’nde soykırım uluslararası bir suç olarak tanımlanırken; suç tanımlaması, 19 maddelik sözleşmenin ikinci maddesinde yapılmıştır. “Ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla” yapılan “öldürme, ciddi fiziksel ya da zihinsel zarar verme, grubun ortadan kalkmasına yol açacak koşulları kasıtlı olarak yaratma, grup içinde doğumları önleme, gruptaki çocukları başka bir gruba transfer etme” eylemleri soykırım olarak tanımlanmıştır.

Bu bağlayıcı bir tanımdır. Anlamı ve kapsamı keyfi olarak ne genişletilebilir, ne de daraltılabilir.
Ötesinde, bu eylemlerin gerçekleşmesi, açık anlatımıyla maddi unsurun varlığı soykırım suçunun oluşması için yeterli değildir. Maddi unsurun yanında bir de suçun manevi unsuru gereklidir. Soykırım suçunu çok özel bir suç yapan da bu manevi unsurdur
Suçun manevi unsuru “bir ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel grubu ortadan kaldırmak” kastıdır. Bu özel bir kasıttır. “Öldürme kastının ötesinde, eylemlerin bir grubu ortadan kaldırmak kastıyla gerçekleşmiş olması gereklidir.”

Şimdi burada bir parantez açıp ekleyelim: “1915 tehcir miydi, yoksa soykırım mı” tartışması resmi Türkçü zikriyattan çıkmıştır. Tehcir denilen uygulamanın yani deportasyonun da insanlık suçu olduğunu öncelikle kaydedip ilerlersek: a) Yapılmış olan BM literatüründe “crime against humanity” denilen insanlığa karşı işlenmiş suçtur, b) Adı etnik temizlik “ethnic cleansing” veya arındırma “purification” şeklindedir.
Yukarıda işaret ettiğimiz üzere 9 Aralık 1948’de kabul edilen ve 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin 2. maddesi, “Soykırım, bir milli, etnik, ırki veya dini grubu, grup olarak, kısmen veya tümüyle, yok etmek kastıyla, kimi fiillerin işlenmesidir,” der!

Bu tabloda dünyada 22 ülke, ABD’de ise 42 eyalet 1915’i Ermeni Soykırımı olarak tanırken; BM 1915’te Ermenilere yapılanların bir soykırım olduğu yolunda bir karar almış mıdır?

T.“C” hükümeti, yıllardır BM’nin hiçbir komitesinde Ermeni soykırımı konusunda bir oylama yapılmadığını ve bir karar alınmadığını iddia eder durur. Devletimizin sıradan, ilkel yalanlarından birisidir bu.

Benjamin Whitaker’ın, 1985 yılında Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması konusunda Birleşmiş Milletlerin, Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu için hazırladığı raporu Ermeni soykırımından bahseder ve Alt Komisyon’ca oylanarak kabul edilmiştir:(19)
Birinci bölümde Soykırıma ilişkin tarihsel arka plan bilgisi verilir. Kavramın gelişimi ve kapsamı anlatılır. 24’üncü paragrafta ise “Maalesef Nazi sapkınlığı (aberration) XX. yüzyıldaki tek soykırım örneği değildir,” dendikten sonra tarihten bazı örnekler verilir.

Yıl sırasına göre sayılan soykırım örneklerinin başında, Almanların Güney-Batı Afrika’da işledikleri Herero soykırımı (1904) ile Ermeni soykırımı (1915-1916) yer alır.

Whitaker Ermeni soykırımına ayrıca uzun bir dipnot ayırır. Dipnotta, “en az bir milyon [insan], muhtemel Ermeni nüfusunun yarısından fazlası öldürülmüştür” dedikten sonra başvurulacak bazı kaynakları sıralar.

Yapılan oylama sonucu, 14 lehte, bir aleyhte ve dört çekimser oyla rapor kabul edilir. Bu rapora dayanarak, Ermeni soykırımının Birleşmiş Milletler tanımına göre soykırım sayıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.(20)

ERMENİLERİN BUGÜNÜ ve DEVLETİN TAVRI!

‘Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi’nin, 7 Kasım-7 Aralık 2014 tarihleri arasında, 18 yaş üzerindeki kentli ve kırsal nüfustan 1508 kişiyle gerçekleştirdiği ankete göre, 1915’i Türkiye’nin soykırım olarak kabul etmesi gerektiğine inananların oranı yüzde 9.1; 1915’te hayatlarını kaybeden Ermeniler için özür dilemeli ama başka bir adım atmamalı diyenlerin yüzde 9.1; 1915’te hayatlarını kaybeden Ermeniler için üzüntüsünü belirtmeli ama özür dilememeli diyenlerin yüzde 12; 1915’te hayatını kaybedenlerin sadece Ermeniler olmadığını belirtip o dönemde hayatını kaybeden tüm Osmanlı vatandaşları için üzüntüsünü beyan etmeli diyenlerin yüzde 23.5; hiçbir adım olmamalı diyenlerin yüzde 21.3; fikri yok/ cevap yok yanıtını verenlerin yüzde 25.0 oranında olduğu Ermeniler’in bugününe ilişkin olarak birkaç veriyi aktarırsak:

i) “2009 yılında İHD yöneticilerine ve Baskın Oran’a ‘Türk İntikam Tugayları’ imzasıyla “Sonunuz Hrant gibi olacak” diye e-posta gönderen Alper Altuğ, Ermeni soykırımının yıldönümünde Ankara 22. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından beraat ettirildi!(21)

ii) Rafael Altunyan ya da nüfustaki ismiyle Faruk Altınoğlu, Amasya’da yaşayan son Ermeni. Çoğu kimse onun kimliğini farkında değil, çünkü o kimliğini gizleyerek yaşamak zorunda kalıyor. Hissettiği baskı ve ötekileştirmeden dolayı Rafael olan ismini Faruk olarak değiştirip “herkes gibi” yaşamaya çalışıyor. Ermeni olduğunu her yerde söylemiyor, söylemekten çekiniyor. Çocukluğunun geçtiği aile yadigârı eve belediye el koymuş, dedesinin ve babasını mezarlarının olduğu yerde ise şimdi imam hatip lisesi var!(22)

iii) Zeytinburnu Stadyumu’nu da içine alan 42 bin metrekarelik arazi Vakıflar Genel Meclisi’nin kararıyla Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı’na verildi. Zeytinburnu Belediyesi karara karşı çıktı. Belediye, arazinin Ermeni vakfına iadesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürüyor!(23)

iv) Türkiye Ermenileri Patrikhanesi tarafından Sirkeci’de bulunan gerçek adı “Sansaryan” olan tarihi hanın iadesi için açılan davada ret kararı veren İstanbul 13. Asliye Hukuk Mahkemesi gerekçeli kararını açıkladı. Mahkeme kararında patrikhanenin talebini haksız bulmadı ama yetkisi olmadığı için idare mahkemesini adres olarak gösterdi. Ermeni Patrikhanesi avukatı Ali Elbeyoğlu, hukuki mücadeleye devam edeceklerini ancak davayı kazansalar bile tarihi binayı, 20 yıllığına bir otele kiralandığı için geri alamayacaklarını söyledi!(24)

Evet, her şey “Yeni Türkiye döneminde…” kaydını düşen Raffi A. Hermonn’un özetlediği üzere:

“İstanbul Ümraniye’de bir havuzda, müşterilerden birinin, boynunda haç takıyor diye apar -topar görevlilerce kovulmuş olması (25) unutuldu bile. Devlet erkânından en ufak bir ayıplama olmamıştı. Hem, insan beyni, vicdanı, aklıyla alay eder gibi, 100 yıldır, pardon 8 yıldır Hrant Dink, Sevag Balıkçıyan, Maritsa Küçükyan cinayetlerinin sis perdeleri kalkmadı, Sevan Nişanyan hâlâ hapiste…”(26)

Ya devletin tavrı mı?

12 Eylül darbesinden 3 ay önce “çok gizli” ibaresiyle hazırlanıp, Kenan Evren imzasıyla Haziran 1980 tarihinde tugay ve alay komutanlıklarına gönderilen ‘Türkiye’ye Yönelik İç Tehdit’ başlıklı raporun, ‘Yıkıcı ve Bölücü Faaliyetler’ bölümünde Ermeni meselesinin tarihsel gelişiminin anlatıldığı raporda, “1913’te Ermeni meselesi tekrar gündeme geldi. 1914-1915 yılında Ermeni çeteleri doğu cephesinde devamlı olarak Ruslarla işbirliği hâlindedir. Müslüman – Türk ahaliye saldırılar düzenlenmektedir. Bu şekilde başlayan hareketler 1918 yılına kadar karşılıklı olarak devam etti. Ve Ermeni komitacılarının düşüncesizlikleri ve Avrupa devletlerinin insanlık düşüncesinden yoksun anlayış seviyeleri yüzünden binlerce günahsız sivilin karşılıksız ölümüne sebep oldu,” deniyordu.

Yine 1.5 milyon Ermeni’nin hayatını kaybettiği tehcir olayının mevzuata uygun ve haklı olduğu da ifade edilen raporda, “Birinci Dünya Savaşında Osmanlı ordusu Ermenilerin hıyanet ve cinayetlerinin yoğunlaşması üzerine, bunların savaş bölgesi dışındaki yerlere nakledilme zorunluluğu doğmuştur. Bu husustaki uygulama o zaman yürürlükte bulunan mevzuata tamamen uygun olup, haklıdır da. Ayrıca bu dönemdeki Ermeni kayıpları bir buçuk milyon değil 50-100 arasındadır. Bu dönemdeki Türk kayıpları ise çok daha fazladır. Ve olaylar Türklerin olan Osmanlı İmparatorluğu’nda cereyan etmektedir,” deniliyor.

Raporda “tehcirin yasal ve haklı olduğu” tespiti yapıldıktan sonra, Türkiye’deki Ermeni faaliyetlerine ilişkin uyarılara yer verilerek şöyle deniliyor: “Bugün de muhtemeldir ki atalarının Avrupa devletlerinin siyasetine alet oldukları gerçeğini bir türlü kavramayan Ermeni gençler, o dönemin kışkırtıcı yayınlarının da etkisinde kalarak aynı oyunun günümüzdeki piyonları olarak gerçek suçlular yerine günahsız Türk diplomatlarına saldırmakta ve Türkiye’de çeşitli terörist olaylara karışmaktadırlar. Yurdumuzdaki Ermeni miktarı 45 bin İstanbul’da, 15 bin kadar da Anadolu’da olmak üzere 60 bin kadardır. Anadolu’daki Ermeniler Hatay, Mardin, Siirt ve Urfa’da ikamet etmektedirler.”

Raporda İstanbul Ermeni Kilisesi mensuplarının faaliyetleri de ‘sakıncalı’ bulunarak şu değerlendirmeler yapılıyordu:

“Son yıllarda İstanbul Ermeni Kilisesi’nin mensuplarının bir takım faaliyetleri yürüttükleri haber alınmaktadır. 1967 yılından itibaren Doğu Anadolu’daki Ermeniler İstanbul’a göç etmeye başlamışlardır. Bundan Türk-Yunan anlaşmazlığının ve Varto depreminin etkisi vardır. Bu yolla İstanbul’da yoksul Ermeni çocukları Aramyan Uncuyan ve Anarat Hıgutyun okullarında eğitilerek yetiştirilmektedirler. Bu göç esnasında İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi bu insanların yoksulluğunu çeşitli vasıtalarla dünya kamuoyuna iletmek suretiyle konuyu istismar etme gayreti içinde görülmüştür. Patrikhanenin Ermenileri İstanbul’da toplayarak Ermeni varlığını devam ettirmek istedikleri değerlendirilmektedir. Patrikhanenin faaliyetleri meyanında; yoksulların Kumkapı Meryem ana kilisesi müştemilatında barındırılmaları, küçük çocukların yetimhanede yetiştirilmeleri, Ermeni okullarına kaydedilmeleri gösterilebilir. Öte yandan, seçilen bazı öğrenciler Üsküdar Ruhban Okulu’na, Kıbrıs’taki Ruhban Okulu’na ve yurt, dışındaki diğer ruhban okullarına gönderilmektedirler. Ermeniler isimlerini Ermeniceye çevirmek için teşvik edilmekte, cemaat içinde dayanışma çalışmaları arttırılmaktadır.” (27)

Darbe dönemi böyle de sonrası farklı mı? Elbette değil!

Taksim’de bir eylem! Dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ve İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ı alarak gelen dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, kürsüden kalabalığa şöyle sesleniyordu: “Katiller Hocalı’da 613 insanın kanını içmişlerdir. Bu kan o günden bugüne yerde kalmadığı gibi bundan sonra da kalmayacaktır”!

Bakanı alkışlayan kitlede kafalarına Ogün Samast’ın Dink’i katlederken taktığı beyaz bereyi geçirmiş gençler şu pankartları taşıyordu: “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz”! “Bozkurtlar burada Hrant’lar nerede?” “Dişe diş, kana kan, intikam intikam”! “İşgalcisiniz, katilsiniz, hepiniz Ermeni’siniz”! “Yaşasın Ogün Samast, Kahrolsun Hrant Dink”!

Beyaz Bereliler Agos’a doğru yürüyüşe geçtiğinde ise o semtlerde oturan tüm Ermeni vatandaşlar kapılarını kilitleyerek çocuklarını arka odaya gizlemeye çalışıyorken; İdris Naim, kalabalığa son sözlerini şöyle söyledi: “Türk milleti yeryüzünde barışın, sevginin ve insani değerlerin sigortasıdır. Türk milleti olarak dünyanın hiçbir yerinde insanlık adına utanılacak bir tarihimiz, bir geçmişimiz yoktur”!(28)

Oysa… Osmanlı devletinin temel politikasının, tarihi Ermeni platosunu ve çevresini sistematik bir biçimde “Ermenisizleştirmek” olduğu ve Kürt-Ermeni çelişkisini kışkırtarak Abdülhamit’in başlattığı bu politikayı, Talat Paşa’nın, tamamlamakla böbürlendiğini ve T.“C”nin soykırım inkârcılığı, devletin milli güvenlik politikasının bir parçası olarak yürüttüğünü bilmeyen, duymayan var mı hâlâ?

AKP “ÖZRÜ”

“Nemo potest personam dui fere/ Hiç kimse uzun süre maskeyle gezemez,” gerçeği boylu boyunca karşımızdayken; gelelim AKP’nin özür manipülasyonuna!
Bilindiği üzere Recep Tayyip Erdoğan, 24 Nisan öncesinde Fransızca, İngilizce, Almanca, Arapça, İspanyolca, Rusça ve Batı Ermenice ve Doğu Ermenice dillerinde de yayınlanan açıklamasında, “Adil bir insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar,” derken; Ermeni Patrik Vekili Aram Ateşyan’ın, “Uzatılan zeytin dalını görmezden gelemeyiz, atılan ilk adımı cemaatimiz takdirle karşıladı”; Orhan Miroğlu’nun, “Yeni Türkiye’yi, bu hakikâtin bilincinde olan Erdoğan ve Davutoğlu gibi devlet adamları yönetiyor olması büyük ve çok değerli bir şanstır”;(29) Ali Bayramoğlu’nun, “Resmi 24 Nisan taziyesi, kim ne derse desin, devlet dili ve tutumu açısından bir milat oluşturuyor”;(30) Özlem Albayrak’ın, “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi görüşü hâline getirilmiş bir İttihatçı tez daha reddi miras edildi,”(31) zırvalarına sarıldıkları tabloda Bahar Bakır ile Hasan Bozkurt hakikâti şöyle ortalığa döküyor:

“Erdoğan’ın, 1915 olaylarında hayatlarını kaybeden Ermeniler için yayınladığı taziye mesajının ardından Türkiye’nin, Dağlık Karabağ sorununun çözülmesi ve soykırım iddialarından vazgeçilmesi hâlinde, ülkeyi terk eden Ermenilerin torunlarına Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesi gibi ileri adımlar gelebilecek”! (32)
Oyun tam da bu, yani soykırım gerçeğinin (ve gereklerinin) dillendirilmesinden vazgeçmek!

Kaldı ki Taha Akyol’un, “Erdoğan, 1915 olayları dolayısıyla Ermenilere hitaben bir taziye mesajı yayınladı. Bu tarihimizde bir ilktir… Şimdi, Ermenistan ve Diyaspora söylemini yumuşatmalı, kavga sebebi olan “soykırım” terimi yerine uzlaşılabilir başka kavramlar geliştirmelidir,” (33) satırları da bunu teyid etmektedir!

Kaldı ki Erdoğan’ın, “Bana Gürcü dediler. Çıktı bir tanesi affedersin çok daha çirkin şeyler, Ermeni diyen oldu… Bizim ne Yahudiliğimiz, ne Ermeniliğimiz, ne affedersiniz Rumluğumuz, kaldı”; Davutoğlu’nun, “Bizim için 25 Nisan neyse 24 Nisan da odur,” (34) demelerini nasıl unutup/ unutturabiliriz ki?

‘Amerikan Ermeni Ulusal Komitesi/ Armenian National Committee of America’nın Başkanı Aram Hamparian, Erdoğan’ın açıklamasını “Uluslararası alanda giderek yalnızlaşan Ankara, inkârı yeniden ambalajladı… Erdoğan’ın yaptığı açıklamalarla, kolay bir yol seçerek soykırımın sorumluluğundan kaçma girişiminde bulundu,” diye değerlendirirken… (35)
Baskın Oran’ın, “Erdoğan Ermenilere taziyede falan bulunmadı, Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermeniler için de ‘rahmetle anıyorum’ dedi”!(36)
Yavuz Baydar’ın, “Erdoğan’ın ‘affedersiniz’ ve ‘Ermeni’ sözcüklerini yan yana kullandığı, ‘Ermeni lobilerinden para yiyenler’ gözdağını savurduğu ortadayken, ‘şimdi bu vicdan mı, taktik mi’ diye soranları da anlamak lazım”!(37)
‘Demokrat Yargı Derneği’nden Faruk Özsu’nun, “… ‘Medz Yeghern’i yaşamış olan bu insanlar ‘biz’iz ve ‘bizim’ parçamızdır. Başbakan’ın 1915 mesajıda ‘biz ve onlar’ tabirlerini kullanması, kendi halkının bir kısmını ‘dışarıda’ gördüğünü gösterir,”(38) saptamalarına kim itiraz edebilir ki?

YÜZLEŞME ve ÇÖZÜM

Bir çözüme muhtacız. Bunun yolu yüzleşme ve Ermeni taleplerinin koşulsuz kabulüdür. Bunu yapabiliriz.

Tehcir kararı kendisine tebliğ edildiği anda reddetme şerefini gösteren; Kütahya Ermenilerine din değiştirmelerini dayatan, “Ya topluca ihtida edersiniz ve burada kalırsınız ya da tehcir kafilelerine katılırsınız” diyen polis müdürünü görevden alıp, “Ermenilere karşı mezalime Kütahya Türkleri bugüne kadar katılmadı, bugünden sonra da katılmayacak,” diyen Kütahya Valisi Faik Ali Bey gibi…

İttihatçıların hukuksuz ve ahlâksız emri eline gelince “Ben valiyim, eşkıya değilim. Bu işi yapamam” diye Ankara Valisi Hasan Mazhar Bey gibi…
Ya da Kastamonu Valisi Reşit Paşa’nın, Basra Valisi Ferit Bey’in, Yozgat Valisi Cemal Bey’in, Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey’in, Batman Kaymakam Vekili Sabit Bey’in yaptıkları gibi…

Veya Konya’ya yığılan onbinlerce Ermeni’nin hayatta kalmasını sağlayan, bu sürgün kararını uygulamaya direnen (Celal Bey, daha evvel Halep valisiydi. Suriye çöllerine sevkıyatın, katliam anlamına geldiğini çok iyi biliyordu…) Konya Valisi Celal Bey gibi…
Hatırlayın: 1915’teki tehcirde Halep ve Konya valiliği yapan Mehmet Celal Bey, anılarında suçlunun Türkler olmadığını, Ermenileri bu hâle getirenlerden Türklerin de davacı olması gerektiğini belirtiyordu!

Merkezi Umumi Ermeni sevkini milli mefkûre sayarken; Mehmet Celal Bey, ‘mefkure’ yani ‘ideal’ uğruna yapıldığı öne sürülen ‘Tehcir’e karşı, ‘Hangi mefkure’ diye sorar ve yapanlardan, sadece Ermenilerin değil Türklerin de davacı olması gerektiğini söyler.
“Maksat imha idi” kaydını düşen Mehmet Celal Bey ekler:

“Benim vicdani kanaatimce Müslümanlar ve Türkler, bu meselede tamamen berielzemmedir (suçsuzdur). İddiamı birkaç vaka ile aydınlatmak isterim.
Halep’te iken oraya tehcir edilen Ermenilere yerli Müslümanların yardım ettiklerini birçok defalar gözlerimle gördüm…

Tahminime göre en az dört yüz bin Ermeni öldü. Bu kadar kanı akmış bir milletin feryat ve şikâyete hakkı vardır. Bu hakka kimse itiraz edemez. Fakat yalnız Ermeni ölmedi. İki milyondan ziyade Türk ve Arap da telef oldu. Türkler ve Araplar da Ermeniler kadar mağdur ve biçaredirler. Onların da şikâyet ve feryada hakları vardır. Ben Osmanlı memleketlerinin bugünkü hâlini Erzurum vilayetinin yukarıda tasvir ettiğim hâline benzetiyorum. Yani bütün memlekette iki sınıf halk var. Biri başkalarının hukukuna tecavüzle menfaat temin eden mütegallibe, diğeri bu mütegallibenin şu tecavüzleriyle ezilmiş olan Türkler, Araplar, Ermeniler.”(39)
Evet, evet biz de yapabiliriz.

Doğrudur bugüne kadar yüzleşilme yönünde adım atılacağı yerde, aksine olan bitenin inkârına, karartılmasına ve aynı zamanda bu izlek üzerinden tarih ve hukukun inşa edilmesine tanık olduk, taraf kılındık…

Diaspora Ermenilerinden Beyrut doğumlu sanatçı Anita Toutikian, soykırımda ailesinin neredeyse bütün üyelerini kaybeden büyük ninesi Kohar’ın öyküsünü anlatırken; sadece bir ailede altınların yerini söylesin diye kazıklara bağlanarak öldürülenlerden, karların ortasında donanlardan, tecavüze uğrayanlardan, açlıktan ölenlerden, tepeden atılanlardan, silahlarla öldürülenlerden, soğuktan donan bebeklerden söz edip; “Dünyadaki herkes bu kadının çektiği büyük acıları anlar. Ama bir tek Türkler anlayamadı,” dediği(40) üzere inkârcılık, hiçbir şeyi buharlaştırıp yok etmediği gibi meselenin daha da kangrenleşmesine yol açtı!
Tarihi gerçekleri gölgelemeye çalışmak gibi beyhude bir çabanın, 100 yıldır karanlık maziden kaçmanın yollarını arayanlara Sisifos işkencesini çektirmekten başka bir işe yaramıyor!

Ara Güler’in, Fatih Akın’ın ‘Kesik’ filminin galasındaki “Yaşasın tarih!” sözü herkes kulağına küpe olmalı. Çünkü tarih yaşıyor, yaşayacak. Tam da bunun için 19 Ocak 2015’te ‘Agos’un önüne asılan pankarttaki “Yüzleş” çağrısı, herkesi lanetli tarihten kopup kurtuluşa çağırıyordu; Aris Nalcı’nın, “Gerçek sizleri de bizleri de özgür kılacak,” sözleri eşliğinde!

Bir toplumun kendi hafızasını veya bilinçaltını bir yükten kurtarması, vicdanını temizlemesi ferahlatıcı ve özgürleştirici bir iştir. Ne var ki ister istemez insanların ve toplumların kendilerine yediremedikleri, geçmişlerine ait kusurlarla/günahlarla/suçlarla yüzleşmelerini gerektirir. O nedenle kolay gerçekleşemez. Yüzleşilmesi istenen gerçek korkutucudur, sindirilmesi zordur. Bu konularda başı çekenlerin işleri bu nedenle hiç kolay değildir. Çabaları mutlaka toplumsal ret ve inat duvarına çarpar. Çoğu modern toplumun, uluslaşma adı verilen hayli zorlu, kanlı, şiddetli süreçten geçmiş toplulukların hemen hepsinin dolaplarında bu türden hayaletler, iskeletler bulunur. Almanlarınki Yahudi soykırımı, Amerika kıtasındakilerinki kıtanın yerlilerinin yok edilişi, ABD’ninki kölelik, Fransa’nınki Cezayir diye ilanihaye örnek sıralayabilirsiniz.

Türkiye’ninki Ermeni tehciri/kıyımı ya da dünyanın Türkiye dışında herkesin kabullenişiyle soykırımıdır. “Medz Yeghern” kadim bir milletin acısını büyük bir ağırbaşlılıkla tanımlar.

Yunan mübadelesi ile birlikte Anadolu’nun Müslümanlaştırılmasının en derin yaraları bırakan, vicdanların içine kâbus gibi yerleşenidir. Diğerinden faklı olarak çok kanlı gerçekleşmiştir. Osmanlı mirasını pek çok açıdan reddeden Cumhuriyet kendi kurucu seçkinleri arasında da Ermeni kıyımından ve malların gasp edilmesinden sorumlu pek çok kişi bulunduğu için konuyu deşmemiştir.
Ama deşilmelidir, deşilecektir de!

Hem de Perihan Ergun’un, “Ermeni soykırımı büyük bir yalandır”;(41) Ferruh Demirmen’in, “… ‘Ermeni Soykırımı’ savı asılsızdır”;(42) Ayşe Kulin’in, “Bir trajedi yaşandığını biliyorum. Ama bu Ermeni soyunu yok etmek için yapılmış hareket değil. Nazilerin Yahudilere yaptığından çok farklı; durduk yere de olmamış”(43) diyerek “Plus peccat auctor quam actor/ Kışkırtan, icra edenden daha suçludur,” saptamasını doğrulayanlara inat!

NİHAYET

Ermeni meselesinde de, “Polorys Hrant enk, polorys hay enk/ Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz!” haykırışındaki kararlılıkla “Qui quaerit, reperit/ Arayan, bulacaktır”!

Vedat Türkali’nin, ‘Bitti Bitti Bitmedi’ başlıklı yapıtını; “Mahalle, ilkokul, üniversite ve uzun yıllar süren TKP içinde birlikte çalışma onuru kazandığım çektiği bütün işkencelere karşın hiçbir tutuklamada beni ve sorumlu birçok kişiyi ele vermeyen Dr. Haig Açıkgöz’e yürekten sevgi ve borçluluk duygularımla…”(44) ibareleriyle ithaf ettiği direngen ve Mayıs 1915’teki Paramaz ve yoldaşlarının isyancı geleneğine yaslanarak(45) -tekrarlıyorum- bunu yapabiliriz.
Yapmak istediğimiz, yapacağımız şey, Nâzım Hikmet’in “Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış/ Affetmedi bu Ermeni vatandaş/ Kürt dağlarında babasının kesilmesini/ Fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin/ Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına,” dizelerindeki tarihsel haksızlığı ilga etmektir ve edilecektir de elbet…

5 Mart 2015, Ankara.

1 “Herkesin malûmu.”
2 Elias Canetti, Körleşme, Çev: Ahmet Cemal, Sel Yay.,
2015, s. 94.
3 Gabriel García Márquez, Anlatmak İçin Yaşamak, çev: Pı-
nar Savaş, Can Yay., 2005.
4 Ergün Yıldırım, “Ermeni Açılımı”, Yeni Şafak, 27 Nisan
2014, s. 16.
5 “TÜSİAD’dan ‘1915’ Çıkışı”, Cumhuriyet, 13 Kasım 2014,
s. 13.
6 Hasan Celal Güzel, “Ermeni Soykırımı Yoktur, Türk Mil-
leti’ne Yapılan Katliam Vardır”, Sabah, 25 Nisan 2014, s. 14.
7 Mehmet Yuva, “Ermeni Değil Sefilsiniz”, Aydınlık, 28 Ara-
lık 2014, s. 13.
8 Güneri Cıvaoğlu, “100 Yıllık Sayfalar”, Milliyet, 25 Nisan
2014, s. 23.
9 Hasan Pulur, “Ermeni Sorunu -1-”, Milliyet, 26 Nisan
2014, s. 3.
10 Hasan Pulur, “Ermeni Sorunu – 2”, Milliyet, 27 Nisan
2014, s. 2.
11 Birgül Bindal, “Özür Dile Öp Geçsin”, Yeni Şafak, 24
Nisan 2014, s.18.
12 Murat Bardakçı, Talat Paşanın Evrak-ı Metrukesi, Everest
Yay., 6. baskı, 2013.
13 Ara Sarafian, Talat Paşa’nın Ermeni Soykırımı Raporu,
Gomidas Enstitüsü, 2011.
14 www.armenocide.de/armenocide/orphan-children.nsf!O-
penDatabase
15 “200 Binden Fazla Ermeni’nin Katlini İçeren Rapor, 100
Yıl Sonra Ortaya Çıktı”, T24, 21 Ağustos 2014… www.manaliposta.blogspot.com
16 M. Ali Çelebi, “Agos gazetesi yazarı Pakrat Estukyan:
Rojava’da Yepyeni Bir Işık Doğuyor”, Gündem, 22 Ocak 2015, s. 12.
17 “Kerry: Erdoğan’ın Açıklaması Küresel İlkeleri Teyit”,
Cumhuriyet, 25 Nisan 2014, s. 12.
18 “Hollanda’da Dışişleri Bakanı Koenders’ten Temsilciler
Meclisi’ne 1915’e Mektubu”, Hürriyet, 24 Şubat 2015… http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28284265.asp
19 http://www.preventgenocide.org/ prevent/ UNdocs/ whi-
taker/ section2.htm
20 Taner Akçam, “Birleşmiş Milletler 1985 Whitaker Rapo-
ru”, Taraf, 26 Haziran 2014, s. 7.
21 Hasan Akbaş, “Manidar Zamanda Manidar Beraat”, Ev-
rensel, 25 Nisan 2014, s. 3.
22 Mehmet Menekşe, “Bir Mezar Yerimiz Bile Yok”, Cum-
huriyet, 7 Ekim 2014, s. 9.
23 Mert İnan, “Zeytinburnu Stadyumu Artık Ermeni Vakfı’-
nın”, Milliyet, 26 Eylül 2014, s. 16.
24 Canan Coşkun, “Davayı Kazansalar Bile Binayı Alama-
yacaklar”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2014, s. 4.
25 http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=210145
26 Raffi A. Hermonn, “Erdoğan’dan ‘Prematüre’ Bir Tek-
lif…”, T24, 17 Ocak 2015… http://t24.com.tr/yazarlar/raffi-a-hermonn/erdogandan-premature-bir-teklif,11060http://t24.com.tr/yazarlar/raffi-a-hermonn/erdogandan-premature-bir-teklif,11060
27 Mesut Hasan Benli, “Ermeni Tehciri Haklı, Süryanîlere
Dikkat!”, Radikal, 12 Temmuz 2013, s. 12-13.
28 Hayko Bağdat, “Ne Dersiniz Başbakan…”, Taraf, 14 Ocak
2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/ne-dersiniz-basbakan/
29 Orhan Miroğlu, “Diyaspora Ermenileri ve Vatandaşlık Ta-
lebi”, http://haber.stargazete.com/yazar/diyaspora-ermenileri-ve-vatandaslik-talebi/yazi-847176
30 Ali Bayramoğlu, “1915 Karşısında Türk Toplumu (1)”,
Yeni Şafak, 25 Nisan 2014, s. 3.
31 Özlem Albayrak, “Köprüler Atmak Gerek, Köprüler Kur-
maksa Niyet: 1915”, Yeni Şafak, 25 Nisan 2014, s. 17.
32 Bahar Bakır-Hasan Bozkurt, “Karabağ Çözülürse Erme-
nilere Pasaport”, Haber Türk, 25 Mayıs 2014, s. 16.
33 Taha Akyol, “Ortak Acı”, Hürriyet, 24 Nisan 2014, s. 22.
34 Cengiz Aktar, “Ahlâk ve Siyaset”, Taraf, 25 Nisan 2014…
http://www.taraf.com.tr/yazilar/cengiz-aktar/ahlâk-ve-siyaset/29554/
35 “Ermeni Ulusal Komitesi: ‘Ankara İnkârı Yeniden Am-
balajladı’…”, Sesonline.net, 24 Nisan 2014… http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=58313
36 Baskın Oran, “1915 Konuşmasının Tahlili”, Radikal İki,
4 Mayıs 2014, s. 10.
37 Yavuz Baydar, “İstanbul’da 1915 Müzesi Açma Zamanı”,
Bugün, 25 Nisan 2014… http://www.bugun.com.tr/istanbulda-1915-muzesi-acma-zamani-yazisi-1076367
38 Faruk Özsu, “1915: Bir dönemin Sonu”, Radikal İki, 27
Nisan 2014, s. 1-10.
39 Zeki Sarıhan, “Ermeniler Gibi Biz Türkler de Davacıyız!”,
Radikal, 27 Nisan 2014, s. 20-21.
40 Çağdaş Günerbüyük, “1915’ten Beri Yüzyıllık Yalnızlık”,
Evrensel Pazar, 20 Nisan 2014, s. 3.
41 Perihan Ergun, “Ermeni Soykırımı Büyük Bir Yalandır”,
Cumhuriyet, 1 Mayıs 2014, s. 15.
42 Ferruh Demirmen, “… ‘Ermeni Soykırımı’ Savı Asılsız”,
Cumhuriyet, 13 Nissan 2014, s. 2.
43 Armağan Çağlayan, “Artık Dindar Bir Nesil Yetiştiremez-
siniz”, Radikal, 23 Şubat 2014, s. 20-21.
44 Vedat Türkali, Bitti Bitti Bitmedi, Ayrıntı Yay., 2014
45 Mayıs 1915’te (Ermeni toplumunun büyük soykırımı için
çıkarılan “Tehcir Kanunu” aynı gün kabul edilmişti) idam kararları ve 15 Haziran 1915’te İstanbul’da Hınçak Partisi Merkez Komite üyesi Paramaz (Madteos Sarkisyan) ve partinin 19 üyesinin topluca idam edildi. Uzun tutukluluktan ve 17 günlük hızlı bir yargılamadan sonra 20 Ermeni sosyalisti için 27 Mayıs 1915’te (Ermeni toplumunun büyük soykırımı için çıkarılan “Tehcir Kanunu” aynı gün kabul edilmişti) idam kararları verildi.
15 Haziran 1915 sabahı Beyazıt Meydanı’na kurulan darağaçlarının altında 20’lerin yüzlerine karşı idam fermanları okunurken Paramaz, arkadaşlarına dönerek, “Yoldaşlar, yiğitçe, başımız dik gideceğiz ölüme” dedi. İdam sehpasında ise onları izleyen sivil ve askeri erkâna karşı “Siz, sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz, fakat inandığımız fikirleri asla… Yarın Ermenilik, ülkenin Doğu’sunda özgür ve sosyalist Ermenistan’ı selamlayacaktır!” diye haykırdı. Ardı ardına darağacına çıkarılan yoldaşları da benzer şiarları haykırarak Paramaz’ı izlediler.